26 Aralık 2010 Pazar

Sıfırım, nereye gidiyorsun?


2011 mi geliyor şimdi? Yoksa biz mi ona gidiyoruz? Üzerine bir şeyler yazmazsam olmaz. Eh madem 2010 ve 2011'in bana ifade ettiklerinden biraz konuşalım. Daha doğrusu ben konuşayım işte.

Ben hala idrak edemedim 2011 mi gelmiş, yılbaşı mı gelmiş, yeni bir yıl mı gelmiş ne gelmiş. 2010, daha yeni gelmiştin yahu nereye? Ben daha ahan da 2010 diyemeden 11 gelmiş. Yıllar aynı çocuk gibi, bir an önce büyümek istiyorlar, yetmiyor onlara. Ama ben şahsen 2011'in gelmesine biraz üzüldüm, içimde küçük bir burukluk var. Nedeni ise 2000'li yıllardan bir sıfır daha atmış olmamız. Malum 9 senedir iki sıfırla yaşamaya alışmışken paradan atılan sıfırlar gibi bir sıfırı daha atıyoruz ta ki 2019 sonuna kadar. Tabii o kadar ömrümüz olur da tekrar 2 sıfırlı günleri görürsek. Bu sıfırın benim için neden bu kadar önemi var, bilmiyoum. Aslında yok. Yani herhangi bir sıfırın hayatımda bir önemi yok, sadece yıllardaki bu sıfırlar böyle allak bullak etti beni. Bir de sıfır etkisiz eleman derler, eleman beni alt üst etti. Ben ise her geçen yıl daha da saçmalıyor gibiyim.

Neyse şimdi 2010'un benim hayatımdaki garip yerinden bahsetmek istiyorum. Benim için çok hızlı bir yıl oldu. Bir yılda bunları yaşayacaksın, her şey olup bitecek deseydi birileri, 'herhalde 2010 vefat yılım olacak' diye düşünürdüm. Hiç daha önce yapmadığım aşırı hızlar yaptım çünkü. Ama elimde değildi, aslında bu kaderin hızıydı. Bir çoğunuza göre hiç de hızlı şeyler değil tabiiki. Sadece benim rutin hayatım için biraz farklı oldu. Yapmayacağım, öyle olmayacak dediğim şeyler yaşadım. Bu yüzden 2010'u seveyim mi, nefret mi edeyim bilemedim doğrusu. Bir yandan farklılık içimi açtı gibi algılıyorken diğer yandan kızdım bu yıla beni benden alıp başka bir yere koyduğu için. Şimdi 2011'in saçmalıklarını bekliyorum. Ama gerçekten merakla bekliyorum. Hoş, tercih hakkım olsaydı, gelmemesini tercih ederdim. Diğerleri bu güne kadar bana yarayacak ne getirdi ki hayatıma da, 2011 getirecek? Hayır, bu kesinlikle umutsuzluk emaresi değil. Sadece gerçeklik, gerçeğe dönüş bu. Bir yıldan salakça şeyler beklemektense hiç bir şey olmayacağını kabullenmek, bilmek, hissetmek daha normal değil mi?
İçimden geçenleri dökme seansımı noktalamadan önce şunu da belirteyim; 'eğer kırmızı uğur getirseydi matadorlar boynuzlanmazdı.' Haftanın sözü olsun. Herkese mutlu yıllar, güle güle sıfır, seni bekleyeceğim.

25 Aralık 2010 Cumartesi

Emir Verme!

Nefret ediyorum yönlendirilmekten. Böyle nasıl diyeyim, içim gıcıklanıyor derler ya öyle bir şey oluyor emirvari cümleler işittiğimde. "Yok ben öyle emir altında çalışamam" şeklinde konuşan insanlar gibi değil ama. İş ortamı, işin gerekliliğine göre davranırım iyi hoş da, özel hayat ve insan ilişkileri konusunda iş değişir. Bir arkadaşım sürekli beni yönlendirmeye kalkıyorsa, herşeyi "ben bilirim" edasıyla yardım etme başlığı altında ufaktan yönlendirmeye çalışıyorsa uzaklaşırım yavaştan. Yani fikrini almalarım biraz azalır. Fikir almak iyi hoş da, yönlendirilmek aman aman. Sevgililer de öyle yapar ya hani mesela. Ben belki bu yüzden hep tek tabanca kalakalıyorum. Düşünüyorum da, şimdilerde deliler gibi sevdiğim bir sevgilim olsaydı, yönlendirmeye başlasaydı beni, iki dakikada soğuma olasılığım %90'dı. Ailem bile ufacık bir konu üzerinde şöyle yap böyle yap demeye başladıklarında onlardan bile soğuyorum sanki. Bildiğimi okumak istiyorum. Zaten her bildiğini yapan, başınabuyruk, züppe, aykırı kararlar alan, mantıklı düşünemeyen, saçma sapan davranışlar, rahat tavırlar sergileyen biri değilim. Belki öyle olmadığım için yönlendirilmek gücüme gidiyor. Aklı başında kararlar aldığımı düşünürken ben, biri çıkıp da gerzekçe kararlar alıyormuşum gibi beni yönlendirmeye kalktığında haliyle bozuluyorum. Çok gezen, garip arkadaş çevresi olan biri olsaydım, sevgilim "bu saatte tek başına ne işin var oralarda" dediğinde hiç gocunmazdım mesela. Bu ve bunun gibi garip şeyler işte. Böyle yani, durum bu. Hepimiz tek kişilik bireyiz, zamanı geldiğinde çift kişilik yaşasak da.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Bir yerlerden girdim konuya ama...

Bu aralar hiç birşey yapmıyorum, yapamıyorum. Erkenden tavuk gibi uyuyorum. Tv'de 'tele' diye bir mahluk çıkıyor ve saygıdeğer Metin Akpınar belirip de ninni söylemeye başlıyor ya, ben de o andan sonra uyuklamaya başlıyorum. Sanırsın benim için yapmışlar o uygulamayı. Çocuğunuzu bir akşamlığına alın, benim yanıma koyun, bakın nasıl iyi örnek oluyorum ben. Şaka bir yana da, konudan konuya atlamak gibi de olacak ama Metin Akpınar ve ninnisi deyince o konuya da uzanmadan edemeyeceğim doğrusu. Zira o anı ne zaman görsem gülmekten alamıyorum kendimi. Metin Akpınar'ı çok severim. Çok ton ton, sevimli, en önemlisi de yılların sanatçısı. Ama ne akla hizmet o adama çıkarıp oraya koyup da ninni söyletmişler, kafam almadı doğrusu. E zaten o uygulama okul çağına hitap etmiyor mu? Açıkçası bana öyle gibi gelmedi. İlkokula giden bir çocuğu ninniyle uyutabilir misiniz ki? İlginç doğrusu. Ya bu projeyi başlatanlar yeni neslin zehir gibi olduğunu unutmuş, ya da bilemiyorum bir şey bulamadım başka ben.
Neyse işte demem o ki, uzun zamandır ne kitap okuyabiliyorum, ne uyumadan önce müzik dinliyorum, ne hayal kuruyorum, ne bloga girebiliyorum... Hiç bir şey yapamıyorum. Zaten davranışlarım da bir garipleşti. Sanırım iş güç yaramadı pek bana. Bir de ben okulumu özledim bunu fark ettim. Özleyeceğimi biliyordum ama bu kadar çabuk olması beni bile şaşırttı doğrusu. Pardon, aslında artık orası benim okulum falan değil. İlişiğimi kestiler komşular, yetişin, dostlar, vah vah bana!... Üzülüyorum yahu cidden. Öğrenci olarak girdim, yabancı gibi çıktım kapısından. Neyse belki gelecek şenliklerinde bulunabilirim.

 Buraya da konuyla alakasız -ama güzel- bir fotoğraf ekliyordum ama kısmet olmadı, çok yavaşladı pc, zaten yavaş yavaş bozuluyor, hiç kurcalamayayım en iyisi. Ama fotoğraf çok güzeldi ya içimde ukte kaldı şimdi, Metin Akpınarla Ajda Pekkan'ın gençliği. Öhöm, pardon, Ajda Pekkan hala genç zaten çok özür diliyorum. Aman googlea yazın, hemen çıkıveriyor. Çok da uzattım, özlemişim be buraları.

5 Aralık 2010 Pazar

Herkes gibiydi, koşuyordu...

Koşuyordu içimdeki çocuk. Çok uzak diyarlara varacağını düşünüyordu. Kar yüzüne vuruyordu, o koşuyordu. Gözünden süzülen yaşlara aldırmadan...
Durmak nedir, bilmiyordu. Denizleri bile koşarak geçmek istiyordu adeta. O koşuyordu, o koştukça uçuyordu kuşlar daha yükseklere, piyanonun tuşlarından çıkan notalar da uçuyordu sanki gökyüzüne. Her şey birbirine karışmış, uğulduyor gibi geliyordu çocuğa. Ama o koşuyordu durmadan, durmak bilmeden, ağlayarak. Yaşları da koşuyordu yanaklarından aşağı. O bir şey diyemiyordu onlara, kimseye. Sadece koşuyordu gözleri ileri dalarak.
Görmüyordu, bakmıyordu, koşuyordu uçarcasına. Ne yöne gittiğini bilmeden, nereye varacağını tam kestiremeden, nerede duracağını düşünemeden. Koşmak istiyordu sadece, koşmak koşmak koşmak...
Dur desem de durmuyordu, durmak istemiyordu. Çıkmak istiyordu sanki içimden. Benden bıkmış gibiydi. Belki de benden uzaklaşmak için koşuyordu. Kaçamazdı, bilmiyordu. Üzüyordu, ağlatıyordu beni de. Sevmiyordu, o da sevmiyordu. Herkes gibi, sevmiyordu, herkese hak veriyordu, istemiyordu. Koşuyordu, durmuyordu, ağlıyordu, bağırıyordu...

2 Aralık 2010 Perşembe

Aklıma geldi de 5...


Aklıma geldi de;
"Alnın dar, sana kahkül olmaz, uzat onlarıııaaa, yüzünü kapatıyorsun..." bla bla bla diyenlere...
Sen hiç kahkülsüz Koreli gördün mü? Halbuki hepsinin de alnı dar. Oluyormuş demek ki, hıh! Demek istiyorum.
Ve dedim bile. Size ne ya aaa! Seviyorum, başka türlü çıplak hissediyorum, iyi böyle. Tarzım bu benim. Siz hiç kahkülsüz SmG gördünüz mü? Pardon, siz hiç SmG görmediniz. Olsun, herkes bilsin, kendimden bir ipucu daha vermiş bulundum. Ölümüne kahküllüyüm aga!

13 Kasım 2010 Cumartesi

Aptal Pembe Gözlüklü Bisküvi...

Kendimi 'çaya batırılmış bisküvi'ye benzettim bugün ben. Hem de çaya batırılmış ve henüz çıkarılmamış bisküviye. Kopmuş en önemli parçalarım, dağılmışım, tamamen düşmüş-düşeceğim. Eriyip yok olmaya az kalmış.



Eriyorum yavaş yavaş, çöküyorum dibe. Ama sıyrıldım tüm acılarımdan. Çünkü alıştım çayın sıcacık buharına. Alışana kadarmış her acı. Eriyip yok olsam da artık acılarımla mutlu olmaya alışmış olmamın sevincini yaşıyorum. Zaman zaman herşeye inancımı yitirsem de çoğu zaman polyanna olmayı seviyorum. Etrafa aptal pembe gözlüklerimle bakmaya bayılıyorum. Bir hayal etsenize; aptal pembe gözlüklü bisküviyi...

7 Kasım 2010 Pazar

Gözyaşlarımızı Bitti Mi Sandın?

Bana aşık olmayı hatta ne aşkı, birşeyler hissetmeyi haram zıkkım ettiler. Şimdi ben kimlere söveyim? Canımı acıtırken gözümün yaşına bakmayanlara demediğimi bırakmasam rahatlar mıyım? Yoksa doya sıya ağlasam açılır mıyım değmeyeceğini bile bile? Kendime mi sövsem yoksa? Zira hep aynı şeyleri yaşıyorsam farklı kişilerle, suç bende olmalı. Salaklık bende olmalı. Şimdi benim içimden neşeli şeyler yazmak nasıl gelsin? Mutlu olmam için vardı benim blog, ben mutlu olamıyorum. Git gide dibe iniyorum, elimden tutup beni uçurumun kenarından kaldıracağını sandıklarım daha bir hırsla basıyorlar tutunmaya çalıştığım parmaklarıma, tıpkı Türk filmlerindeki kötü adamlar gibi. İyi yüreklisin, safsın derken saflığımla alay ediyorlarmış meğer. Bu dünyada kötü kalpli cadılar prim yapıyormuş çünkü.

Göz yaşlarımızı bitti mi sandın?

17 Ekim 2010 Pazar

Otobüs...


Herkesin otobüs anıları vardır muhakkak. Otobüs aşklarından tutun da otobüste sinir olunan her şeye kadar herkesin yazacağı bir şeyler bulabileceği bir konu bence. Benim otobüsle ilgili söylemem gereken bir şey var ki, tamamen benimle alakalı. Geçen gün otobüste boş bir yere oturduğumda aklıma gelen şeyi yazmak geldi bir de aklıma. Zaten ne zaman otobüste boş bir yere otursam aklıma gelir. Ne biliyor musunuz? Şimdiiii... Nasıl gireyim konuya bilemedim. Hani otobüse binersiniz, birkaç boş yer vardır. Ama genelde cam kenarları hep doludur. Çünkü otobüse binen tekil kişiler genellikle cam kenarlarını kaparlar. Hiç kimse cam kenarları boştayken gidip cam kenarını kapmış birinin yanına oturmaz. Bunun nedeni insanları sıkıştırmama isteği, rahatsız etmeme isteği ya da cam kenarına oturma isteği olabilir. Ne olursa olsun, kural gibi bir şeydir bu. Önce yavaş yavaş tüm cam kenarları dolar, tüm cam kenarları dolduktan sonra diğer yerler de dolar.

Oysa geçtiğimiz bir sabah, otobüse bindiğimde bambaşka bir manzarayla karşılaştım. Çoğu yer doluydu, herkes çift çift oturmuştu. Bir tek, cam kenarı da boş olan bir ikili koltuk sivrilmişti aradan. Adeta ışıldıyordu. Farklı bir madde gibiydi. Hatta eşyanın doğasına aykırı bir mucizeydi sanki bu. Önce rahat rahat yaklaştım oraya doğru, sonra oturuverdim cam kenarına. Bu sefer haydiii, iç sesim bir başladı ki sormayın gitsin. Konuşuyor, aynen şöyle diyor; "ulan niye burası boştu ki? Arkamda oturanlar da, öndekiler de birbirlerini tanımadıkları halde çift çift oturmuş, burayı niye es geçmişler? Yoksa koltukta garip bir şey vardı da üzerine mi oturdum? Aman Allah'ımmm..." Yol boyunca bunu düşündüm. Gerçekten yaptım bunu. Bundan daha ilginci de otobüsten inmek için kalktığımda dönüp oturduğum yere bakmak oldu. Neyse ki içim rahatladı ama kafam daha da karıştı. Sizce o koltuk neden boştu?

16 Ekim 2010 Cumartesi

Çalışan İnsan Dramı

İşe başladığıma mı sevineyim, blogu boşladığıma ve kimsenin blogunu takip edemediğime mi üzüleyim, bilemedim. Bir süre daha böyle geçse de günler, gün gelip laptop aldığımda herrrrgün yazmak istiyorummmm. Zira artık abim olacak çocuğun bilgisayarını kullanmama kararı aldım. Daha önce de bu ve benzeri kararlar almıştım, ancak internetsiz de kalamıyordum. Artık biraz daha dişimi sıkacağım ve maaşımı almaya başladığımda tüm ihtiyaçlarımı hallettikten sonra alacağım laptobu hayırlısıyla. O zamana kadar umarım unutmazsınız beni. Hoşçakalın.

8 Ekim 2010 Cuma

Miiiiiim!

8ex-en8'in şuradaki isteği üzerine, oradaki 3 mimden birini seçtim ve yazmaya başlamak istiyorum. Ama öncelikle kendisine tekrar teşekkürlerimi sunuyorum.

Seçtiğim mimin konusu şöyle; Senin hayatında "Yedi önemli, ya da yedi ilginç şey"

 1.Mimde konusu geçen '7' rakamını duyunca, aklıma ilk gelen en önemli ya da ilginç olayların 7. sınıfta gerçekleştiğini söylemek isterim. Şöyle ki; 7.sınıfta ben ve arkadaşım ilk kez aşık olduk. O dönem deli gibiydim. Sevdiğim çocuğun geçtiği yollar bile özeldi. Onun geçtiği yerlerden geçerken "ayyyh, buradan geçti, buralara bastı..." şeklinde cümleler kurarak onun geçtiği yollara keyifle basıyor, aynı zamanda da aptal bir surat ifadesiyle geziniyordum ortalıkta. Okulda her karşılaştığımızda kalbim heyecandan yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Kimi zaman okulun penceresinden aşağı bakarken geldiğini görürdüm, wc kapısının arkasına saklanıp ara ara başımı uzatıp bakardım merdivenlerden çıkıyor mu diye. Geçtiği zaman gizli gizli izlerdim. Arkadaşım da, benim aşık olduğum çocuğun kankasından hoşlanıyordu. Beraber planlar yapar, onları görmek için didinirdik. Hatta o yaş için fazla kaçacak çılgınlıklar yapardık. Mesela sevdiğim çocuğun nerede oturduğunu merak edip evine kadar takip etmiştim. Zavallım anlamıştı, yol boyunca çaktırmadan arkasına bakmaya çalışıyordu, bir yandan da sinirlenmişti. Yine de yılmadım, nerede oturduğuna kadar öğrendim. O yılları mumla arıyorum.

2. Hayatımda başıma gelmesini istemediğim ve gelen en ilginç olay da Emre Belözoğlu'na aşık olmamdı. Ama şimdiki Justin Bieber'ci kızları görünce onlar gibi olmadığıma eminim. Benimki bambaşka birşeydi, gerçek bir aşk gibiydi adeta. Bu olay 7.sınıf mevzusundan 1 yıl öncesinde oldu. 2002 dünya kupası maçları vardı. Bir gün o maçlardan birinin başlamak üzere olduğu bir zamana denk geldim. Bir futbolcunun boynundaki kolyeyi açmaya çalıştığını gördüm, bayağı uğraşmıştı ama bir türlü beceremiyordu. Arkadaşlarından yardım aldı en sonunda. Hani ilk aşklar nefretle başlar ya, öyle bir şey oldu o an ve "salak yıaa, bir kolyeyi açamadı, kıh kıh kıh" diye güldüm, dalga geçtim. Sonra sonra dikkatimi çekmeye başladı izledim, izledim, izledim... Başka gün oldu yine izledim falan derken, bir bakmışım aşık olmuşum. Sonra kendimi bütün gazete ve dergilerden arşiv yaparken buldum. 200'e yakın fotoğraflı bilgi topladım hakkında. Evinin dekorasyonuna kadar öğrendim. Tüm röportajlarını izledim, okudum. O zamanlar internet yoktu. Tümünü kendi çabamla oluşturmuştum. Büyüdükçe anladım, böyle salakça aşk olmaz dedim, vazgeçtim, bağrıma taş bastım. Zaten kişiliğini beğenmiyorum şu an.

Şıpsevdi görünmüş olabilirim ama, hayatım boyunca yaşadığım aşklar bu kadardı. Gerçekten.

3. İtalya / İtalyanca... İçimde garip bir duygu besliyorum İtalya ve İtalyanca'ya. Nedenini bilmiyorum. Ülkesini çok seven bir Türk genci olarak neden İtalya'nın ismi cismi sevimli geliyor, anlamış değilim. Hala çözemedim. Ama son iki-üç yıldır İtalya'ya bir merakım var. İtalya'ya has çok şeyi seviyorum. Mesela piyanoya bir merak peyda oldu bende. Çalmak istiyorum, çalamasam bile sesini duymak istiyorum. Hayatım boyunca bir kere İtalya'ya, olursa Venedik'e gitmek istiyorum. Turlarla olur, başka türlü olur, bir gidip görmek isterdim. Yaşlansam bile emekli maaşımdan biriktirip gitmek isterim en son ihtimal. Onu da değerlendiremezsem gitmeden ölürüm. Ama en azından denemek istiyorum. Balayında orada olsak sevdiceğimle, ne güzel olurdu. Dillerini de öğrenmeyi delice istiyorum. İtalyanca çok sempatik geliyor bana. Neyse, var böyle bir merak ilginçtir ki. 

4. Çocukluğumdan beri aklıma geldikçe televizyonu açar, sesini kapatır, komik seslendirmeler yaparım. Eğlence olur bana. Hatta yanımda bir arkadaşım olur da, o da diğer karakteri seslendirirse, yeme de yanında yat olur.

5. Seslendirme dedim de, sesim ince olduğu için ve daha da inceltebildiğim için, çizgi film seslendirmek isterdim. Eğlenceli bir mesleğim olurdu.

6. Çoğu zaman kesin konuşmak istemem. Bazen emin bile olsam, cümlemin sonuna 'galiba' koyarım. Kimseyi yanıltmak gibi olmasın diye. Malum, biraz balık hafızalılık var bende, belki unutmuş olabilirim diye emin konuşamam. O yüzden bu sıralar sürekli kullanıyorum 'galiba'yı.

7. Hayatım boyunca hiç bir yerimi kırmadım, kemiklerim ilk günkü kadar taze ehe ehe. Bu benim için çok önemli. İnşallah bundan sonra da kırmam kolumu bacağımı. Maşallah maşallah tü tü tü...

Eğer isterse yazması için ben de bu mimi bu arkadaşımıza yollamak istiyorum: Ayşa
 Başka bir arkadaşa daha yolluyordum ama gitmiş buralardan ya da gitmek üzere, çok üzüldüm, çok sıcak gelmişti bana yazıları. Hayırlısı, ne diyelim. Umarım kalır.

7 Ekim 2010 Perşembe

Bir Lens Hikayesi!...

http://fc01.deviantart.net/fs16/i/2007/183/2/9/reading_glasses_by_rocketina.jpg


Hedeflerim var ama elim kolum bağlı. Bir an önce gerçekleştirmek istediğim hiç bir şeyi gerçekleştiremiyorum, ama bunun tek nedeni ben değilim ki. İşsizlik demek istemezdim ama öyle. Ben de işsizlikten yakınan bir Türk genciyim artık. Ama bizleri bu hale maalesef ki kapitalist düzen getirdi. Neyse neyse. Amacım siyaset yapmak değil. Ama bir zaman sonra koyuyor evde boş boş oturmak. Para yok, iş yok, aşk yok, yok oğlu yok. Ben delirmeyeyim de kimler delirsin. Haksız mıyım? Oysa bir an önce benim bir işe girip para biriktirmeye başlamam lazım. Çünkü şu sıralar en çok ihtiyacım olan şey 'gözlerimin eskisi kadar iyi görebilmesi'. Tamam, belki gözlüğüm var -devamlı kullanmasam da- ama çok fena canımı sıkıyor bu durum. Gözlerimin bir gözlüğe muhtaç olması canımı acıtıyor. Sabah yatağımın içinde dönerken, pencereye konan kuşun nasıl birşey olduğunu görememek işte bu. İlla kalkıp o gözlüğü alıp gözüme takmam gerekli. Bir de ben çok duygusal, ağlak birşeyim. Gözlük olunca haliyle, ağlarken özgürlüğüm elimden alınmış gibi hissediyorum. Mesela televizyon izliyorum, çok acıklı bir film sahnesi, ağlıyorum, ağlarken gözlüğümü çıkartıyorum, bu sefer ekranı net göremiyorum. Hay arkadaş yaa! Gördün mü işte? Bir de gözlük kullanmada çok eski olmadığımı düşünürsek durum daha fena. Ortaokul biterken kullanmaya başladım. Haliyle alışmakta güçlük çektim, aslında hala alışamadım. Çok küçük bir yaşta gözlerim bozulsaydı ve başlamış olsaydım böyle olmazdı, biliyorum. Gözlük denen o eşyayı çok rahat bir şekilde ve sabırla kullanan herkesi çok takdir ediyorum. Yani sözün özü, benim bir an önce çalışarak, lotoyla, borçla harçla bir şekilde bir miktar paraya sahip olarak gözlerimi eski sağlığına kavuşturmam gerek. Ameliyat için gerekli miktarı bir bulsam iki gün durmam, hastaneye koşarım valla. Çünkü malumunuz, ilerledikçe ilerledi gözler. Artık eskisinden daha kötü görüyorum. Çok üzülüyorum çok. He belki lens diyeceksiniz. Ama bahsettiğim sorunlar lens için de geçerli. Her an gözümde olması gerekli, falan filan. Hem denemedim mi sanıyorsunuz sanki? Denedim. Garip şeyler yaşadım bir de akabinde. Çok fenaydı. Gülüyorum o halime. Kısaca bir özet geçmek gerekirse, şöyle bir şeyler oldu:

Lise 3'teyim. Haliyle okulun son yılı olduğu için de stajdayım. Staj yaptığım yere çalışanların rutin göz muayenelerini yapmak için bir miktar doktor geldi. Yanlarında bir sürü eşyaları ve aletleriyle, kontrolleri yapmaları için bir odaya yerleştirildiler. Muayeneler başladı. Ben de gözlük kullandığım için bir muayene olayım diye düşündüm. Muayene sırası bana geldiğinde genç ve yakışıklı(ehe ehe!) doktorun yanına giderek muayenemi oldum. Bir de -sanırım tanıtım amaçlı- yanlarında kutularca lens ve solüsyon getirmişler, isteyenlere veriyorlar ya da takmalarında yardımcı oluyorlar. Neyse işte doktor bana da sordu isteyip istemediğimi. Ben de bir gün deneyeceğimi, ama şu an istemediğimi, zaten nasıl takıldığını bilmediğimi söyledim. Doktor biraz ısrar etti, yardımcı olacağını söyledi derken kabul etmiş bulundum. İşte ne olduysa o andan sonra oldu.

Doktor gözümü açmamı söyledi, bir eliyle lensi tutarken diğeriyle gözümü gerdi. Lensi gözüme yerleştirmek için gösterdiği çabayı görseniz gözleriniz yaşarırdı. Ama olmuyordu. Ne kadar çabalarsa çabalasın, benim gözümde bir tuhaflık vardı. Sadece gözümde mi? Bende de bir tuhaflık vardı. Geri geri kaçıyordum adeta, gözümü de kısıyordum. Çünkü tik gibi bir şey bu. Bir yandan doktor hırs yaptı adeta. Canımı acıtmaya başladı, az kalsın gözüm çıkacak yani, o derece. Bir yandan da geri geri kaçmayayım diye kıstırdı köşeye beni. En sonunda konuştuk ve bu sessizliği bozmaya karar verdik. Sanırım ilk karar veren kişi bendim. Doktorun azmi karşısında pes ediyordum:
-Olmuyor galiba, neyse boşverin, istemiyordum zaten.
-Aaa! Olur mu öyle şey? Ben kimlerin lensini taktım!
-(!?) ... Ben biliyordum zaten ya of, boşverin olmayacak galiba.

Uzun uğraşlar sonucu göze lens yerleştirme operasyonu yarı başarıyla tamamlanıyordu.
Doktor: İşte oldu, demedim mi ben! (doktorun haklı sevinci)
Ben: Nihayet... Ehe, teşekkürler, çok uğraştınız, kem küm...

Akşama doğru doktorlar pılılarını, pırtılarını toparlayarak çıkıyorlardı. Gözüme lensi sokuşturmak için bayağı efor sarf eden doktor yanıma yanaştı:
- Yatmadan önce lensi çıkartırken yukarı bakacaksın, parmağınla aşağı doğru tutup çekeceksin, bak işte böyle, çok basit. Tamam mı?
-Tamam, anladım. Teşekkürler.
Anladığımı sanmıştım. Meğer anlamamışım. Yani anlamıştım, ama kısmen unutacağımı nereden bilebilirdim ki?
Akşam eve geldim, biraz zaman geçtikten sonra artık lensleri çıkarıp solüsyonun içinde onları salınmaya bırakmaya karar verdim. Önce ellerimi yıkadım, sonra başladım denemeye. Herşey tamamdı, doktorun dediğinin aynını yapıyordum sanki ama bir şey eksikti. Yukarı doğru bakmayı unutmuştum! İleri bakıyordum ben. Parmağım gözümde, lensi çekiştirmeye çalışıyorum bir yandan, o gelmiyor, gözümü acıttığımı fark ediyorum bir ara, yavaş yavaş bir gerginlik sarıyor beni, panikliyorum. En sonunda ağlamaya başlıyorum, ağlarken bağırmaya başlıyorum, anneme dönüyorum ve:
-Anneeeeaaaaaeeeeeaaa! Çıkmıyo buuuu, napcaz şimdiiiiiii??? Ya kalırsa bu şey gözümde, napıcaz o zamannn? Anneeee, çıkmıyoooo...
- Çıkar çıkar hadi bişey olmaz, beceriksiz misin nesin?
-Ya anneeee, hani ben ağladım ya şimdi, yapışır mı bu gözümeeeee?
Bunu söylerken bir yandan göz yaşlarıma hakim olmaya çalışıyorum deli gibi. Elimi yelpaze görevine sokarak gözüme sallıyorum göz yaşlarım kurusun diye falan. O bir kaç dakikalık an ölüm gibi gelmişti. En sonunda eczacı olan komşumuza giderek çıkarmasını rica etmiştim. Bir de orada rezil oldum. Gülmemek için kendilerini zor tuttuklarını fark ettim ama bozuntuya vermedim.
Ogün hayatımın en değişik günüydü. Lensle böyle maceralar yaşayacağımı biri söylese inanmazdım. Garipti o gün, çok garip. İşte o gün bu gündür bir daha lensin adını ağzıma almıyorum. He o günden sonra kendi çapında takmayı denedim ama beceremedim zaten. O defter kapandı.

Bu arada konudan konuya atlayış yaptığımı farkediyorum. Ve sanırım bu yazı, benim şahsi bloglarımın yayın hayatının ilk bu kadar uzun yazısı olarak tarihe geçiyor. Ne diyordum ben? Heh, gözlük. Evet, gözlük ve lens, ikisinden de kurtulmak istiyorum. Bunun için de artık iş istiyorum. İşsizliğe son istiyorum. Konu saptığı için başlığı en çok ağırlık verdiğim olaydan seçip çıkarmak istedim ve öyle de yaptım. Okuduğunuz için teşekkür ederim, gittim ben.

3 Ekim 2010 Pazar

Büyüyoruz şaka maka...

Durdurmak istiyorum ben, büyümek istemiyorum daha fazla. Her yıl, bir yaş daha büyüdükçe insanların sizden beklentileri daha fazla oluyor. Sorumluluklar artıyor. Küçükken büyümek isterdik, geleceği görebiliyor olsaydık bunu ister miydik? Hem geleceği öngörebilseydik çocuk mu olurduk sanki?


Her neyse. Nerden geldi bu aklıma, şuradan geldi; çevremde herkes evlenmeye başladı. Tüm arkadaşlarım sırayla evleniyor, evlenmeyen nişanlanıyor, kimisi çocuk yapıyor. İçimden diyorum kendi kendime "Ulan, bu kadar büyümüş mü ki bu evleniyor? Vay anasını ya işe bak!". Kendimi o aşamada düşünüyorum da, yok olmuyor, hayal bile edemiyorum, çok güç. Ama sahiden, şaşılacak birşey yok, yirmili yaşlara gelindiyse olacak böyle şeyler. Artık çok şükür mü dersiniz, kaçınılmaz son mu dersiniz bilemem. Kişiye göre değişir. Mesela benim görüşüm; yirmili yaşların başı evlilik için çok erken.
 Neyse ya, evde kaldığımı belli etmeyeyim bari böyle erken merken diyerek. Şaka bir yana, mesut olsunlar canlarım. Herkes adına çok sevindiğimi söylemeliyim. Ben de evde kalışımın şerefine bir cigara mı yaksam hı?
Bu arada, evlenmeyi düşünen düşünmeyen, saçma bulan, hoş bulan kim varsa (bayan olaraktan yani) illa gelinlik modellerini karıştırmış, içinden kendine bir tanesini beğenmiş, ya da fikir almıştır sağdan soldan. Her genç kızın hayalidir gelinlik giymek derler ya, çoğunlukla doğru kabul ediyorum bu sözü. Benim de kafamda var bir model. Öyle işte, garip.

Not: Sigaaaaara sağlığa zararlıdır. Sigaaaaara öldürür! Sigaaaara süründürür. Sigaaaara içenlerde bunama, kalp ritm bozuklukları, sakarlık, patavatsızlık, beyin fonksiyonlarında işlevsizlik, ağızda koku, dişlerde sararma, saçlarda dökülme görülebilir. Sigaaaara içmeyelim, içenleri uyaralım, içmeyenleri pasif içici yapmayalım, aktif içici ise hiç yapmayalım. Huh, beni mi dinleyeceksiniz sanki, bu kadar.

1 Ekim 2010 Cuma

Toplu Fotoğraf Katliamı!

Bazı insanlara anlam veremiyorum. "Nedir yani, ne olur ki illa birşeyi bozmasan?" diyesim gelmiyor değil. Kırıcı olamamak adına da şöyle diyorum tabii; "yaa uf, nolur ki aman sen de he!" Sanki böyle daha sitemkâr, daha az onur kırıcı, daha daha daha... Her neyse...
Konumuz; toplu fotoğraflar ve onların içinde yer alan en az bir kişinin serzenişleri ve benim sinir üst sınırımın aşılması.



Güzel bir gündür. Tüm arkadaşlar ya da tüm aile, toplanılır, fotoğraf çektirilir. Fotoğraf çekme fikri ortaya atılmadan önce, atılma sırasında ya da sonrasında hiç sesi çıkmayan bir ablamız/abimiz (genelde ablamız, hatta sadece ablamız), gün sonunda fotoğraf makinesi sahibiyle bir şekilde telefonda, internette veya yüz yüze irtibata geçmişse fotoğraf mevzusunu açar ve "Canımcım, o fotoğrafları bir yerlere koyma he mi, ya da beni kes olur mu? Kocam kızıyor, valla bak. Hadi canım, hadi güzelim..." O an fotoğraf makinesi sahibinin içinden de şunlar geçer; "Ben seni bi kesecem, sen o zaman görücen ya, te allam ya, sen kes, kapat telefonu kes sesini..." Ama dilinden dökülenler; "Eee şey, peki abla. Ama ya hatıraydı onlar ne olacak ki? Peki bilgisayarımda durabilirler mi bari?" Ablamız biraz ileri giderek şunları bile söyleyebilir; " Aaaa tabiyyki de gizli bir dosyada sakla, sen abinle ortak kullanıyordun diymi bilgisayarı? Katiyyen olmaz, sen gizle onları bişey yap..." Gerçekten bu kadarı da oluyor, inanın ki.

Bu konuşma bu yönde istenildiği kadar uzatılabilir. Peki ya o fotoğraftan kesilmeyi isteyen 'abla' fotoğraf çekildikten sonra kenara çekilip de şunları deseydi dünya daha güzel olmaz mıydı; "Yahu çocuklar, kusura bakmayın, benim sevgilim karışır böyle şeylere, sizi ben çekeyim bu sefer, olmaz mı?" Ya da çekilmeden önce makineyi eline alarak diğer komplekssiz insanları çekseydi?

Ben de tanıyorum böyle bir arkadaş. Hatta bir arkadaş değil sadece, bir sürüsünü tanıyorum. Ama bir tanesi var ya, tam illetlikti doğrusu. Kısaca anlatayım;
Okuldayız bir gün. Güzel bir gün, eğleniyoruz falan. Fotoğraf çekilmek istedik. Bir arkadaş fotoğrafı çekiyor, diğerleri poz veriyor. O illet olduğum arkadaş da her ama her fotoğrafa tavşan gibi atlıyor zıp zıp. Ulan bir tanesi için de de madem "Bunu da ben çekeyim, nasılsa ben bir yerlere koymanızı, kimseye göstermenizi istemiyorum..." bla bla. Yok yahu, herkes değişiyor, makineyi alan çekiyor fotoğraflarda, bir o değişmiyor, hepsinde var. -Gel de sinir olma yani.- En son fotoğraf çekilme seansı bitti, derse gireceğiz, arkadan sesi yankılanıyor beynimin içinde, kulaklarım sinirden çınlamaya başlıyor, içimde kırmızı bir sıvı sanki boğazıma dayanıyor da geçiyor, gözlerim dönüyor, sıcak basıyor... "Ya kızlar, o fotoğrafları koymayın bir yerlere he! Benimki görmesin."

Arkadaş facebook'u kastediyor. İyi de, ona ve onun sevgilisine ne ki benim facebook profilim? He madem öyle, her fotoğrafta niye varsın arkadaşım? Önceden yapacaksın o zaman uyarını. Arada bir sen alacaksın makineyi eline o zaman. Tamam, belki istemiyor olabilir, sevgilisini hayatına bu kadar fazla karıştırıyor da olabilir, fotoğrafta tipini beğenmemiş de olabilir, ama her şeyin bir çözümü var. Anlarım, hak veririm, saygı duyarım, ama karşıdakinden de aynı insancıl davranışları beklerim arkadaş!

Kimisi de makine sahibi, biz fotoğrafları atmasını beklerken, fotoğraflar bir geliyor ki, kırpılmış. Gel, buna da sinirlenme. Neymiş, çirkin çıkmışmış kendisi, o yüzden kesmişmiş. Tamam da, orijinalleri üzerinde niye oynarsın be arkadaş? O fotoğraflar hatıra için çekilmedi mi, oradaki de sen değil misin? Geçen gün bir başka arkadaşımla da bu yüzden hafif tartıştık. Haksız mıyım ama? Biraz empati, azıcık empati, minicik empati...

27 Eylül 2010 Pazartesi

Sana kek yaptım!



Nil Karaibrahimgil... Enteresan, tatlı mı tatlı, kaçık, sevimli birşey. Tıpkı şarkıları gibi. Zaten şarkıları öyle olduğu için biz de onu öyle sanıyor olabiliriz. Tatlı işte. Kek yapmıştı hani bir şarkısında. Çırpmıştı, karıştırmıştı, yarıştırmıştı kendisini erkek arkadaşını ayartan kadınla. Öyle birşeyler söylüyordu şarkının sözleri.
Şimdi düşünüyorum da, sanırım kimse kimseye kek yapmıyor artık. Annelerin çocuklarına yaptığı keklerden bahsetmiyorum. Kızlar diyorum, artık sevdiceğine kek yapmıyorlar. Ya da ben bilmiyorum yapıp yapmadıklarını. Aslında söylemek istdiğim şey şu ki; artık insanlar birbiri için özel şeyler yapmıyorlar. Asıl konumuz kek değil. Eskiden el emeği, göz nuru anlayışı vardı. Tabii yine var ama, pek de yok. 'Hediye' denince insanın aklına para ile satın alınabilecek şeyler geliyor genelde. Bir düşünün, kutlanılmasını istediğiniz bir özel gününüz varsa (doğum günü, yıl dönümü vs.), bu özel günde bir hediye bekliyorsanız, aklınıza nasıl bir hediye gelirdi ilk olarak? Çoğu normal insan para ile satın alınabilecek bir hediye getirir aklına. Aksi de olabilir, olmaz demiyorum. Hele bazı insanlar vardır ki, el yapımı bir hediyeyi bir hediye olarak dahi görmez. Ben erkek olsaydım, kız arkadaşım bana hediye verecek olsaydı eğer, bana kek yapması fikrine bayılırdım. Bunu niye yazdım, bilmiyorum ama sanırım yine aklıma gelmiş.
İnsanlar hakettikleri değeri karşı taraftan göremeyince -hele ki bunu birkaç kere yaşayınca- artık başkaları için çaba sarfetmekten yorulmuş olmalılar ki, özel hediyeleri, tatlı kekleri sunmak istemiyorlar. Sanırım böyle. Şarkının sözlerini baştan aşağıya hatırlamak isteyenler için:

Üç yumurtayı kırdım önce
Portakal dilimledim ince ince
Göz kararı da biraz süt kattım
Kalktım, sana kek yaptım
İnsan neler yapar isteyince
Bu bir şey değil düşününce
Ben de tarifi öğrenince, kalktım sana kek yaptım
Gözlerin dönmüş kızı görünce
Yerli yersiz bakıp sana gülünce
Ben de tesadüf o gece erken yattım
Bana kelek yaptın
İnsan neler yapar isteyince
Bu bir şey değil düşününce
Sen de elektriği hissedince
Kalktın bana kelek yaptın
Çırptım, çırptım, karıştırdım
Kendimi onunla yarıştırdım
Kimse kimseye benzemez
Kendimi kekle yatıştırdım
Oturdum ellerimle sana kek yaptım
Unla sütü karıştırdım iyice
Tereyağı ekledim eriyince
Fırın da oldu yüz seksen derece, attım
Sana kek yaptım
İnsan neler yapar isteyince
Bu birşey değil, düşününce
Ben de tarifi öğrenince, kalktım
Sana kek yaptım
Çırptım, çırptım, karıştırdım
Kendimi onunla yarıştırdım
Kimse kimseye benzemez
Kendimi kekle yatıştırdım
Oturdum ellerimle sana kek yaptım
Üzüldüğün belli çok beni görünce
Elimde kekimle sana gelince
Bir de ağlayıp itiraf edince
Abarttın; beni melek yaptın 


 Bakın, bu sözlerde de emek-kelek ilişkisi var.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Ben giderim, sen bekleme.



Ben giderim;
Sen bana yolu gösterme, kapı orada, biliyorum. Kaç kez girip çıkmıştık beraber o kapıdan, kaç kez ısrar etmiştin girmem için içeri, "biraz sohbet edelim" diye kahve eşliğinde. Ben de kapına kaç kere dayandım, bilemiyorum. Sırf iki çift cümle kuralım diye. Biz çift olamadık, bari cümleler olsun diye.

Ben giderim;
Arkamdan sakın ola su dökmeyesin, ben geri dönmeyeceğim... Çünkü biliyorum, sen de çağırmayacaksın beni. Onun için, gözümü boyamaya kalkma. Arkamdan hiçbir şey dökme. Ne su, ne öylesine söylenmiş sözler...

Ben giderim;
Uğurlamana hiç gerek yok, zahmet etme. Zaten gidiyorum, çıkarken kapıyı da çekerim, merak etme. 

Ben giderim;
Taksi çağırmana gerek yok. Ben taksiye binmem, biliyorsun. Yürürüm yağmurda, karda, çamurda. Yürürdüm yani. Sen de olurdun yanımda, ya da ben öyle zannederdim. Öyle hayal ederdim. O yüzden, sen hiçbir şey çağırma bana. Beni de çağır demiyorum. Çünkü biliyorum, çağırmayacaksın.

Ben giderim;
Arkamdan bakayım deme sakın. Geri dönüp baktığımda pencerene, her ne kadar saklansan da anlarım orada olduğunu perdenin usul usul nefesinle titreyişinden. Bilirim gidişimi izlediğini. Ama bilemem üzüldüğünü ya da sevindiğini. Onun için, sakın bakayım deme. Salakça umutlara kapılmak istemem, sen gidişim şerefine vereceğin partiyi kafanda tasarlarken.

Ben giderim;
El sallama bana. O el umut olur, "yine gel" der gibi yapar, dayanamam. Gelemem çünkü. Hem hiç el sallamadın ki bana. Hiç birbirimize "hoşçakal..." demedik biz galiba. Hatırlayamıyorum. Ama şimdi gidiyorum işte. "Görüşürüz" değil, "hoşçakal" bu sefer.

Ben giderim;
"Eve vardı mı acaba?" diye düşünmene hiç gerek yok. Zaten düşünmezsin de. Umrunda bile olmaz. Hiçbir zaman sormadın ki. Zaten "hoşçakal!" demedik mi birbirimize? O kapıyı orada kapattın sen. Pardon, ben çekmiştim kapıyı. Olsun, ne önemi var? Kim kapatsın diye konuşup karar vermedik bile. Sustuk. Cereyandan kapandı kapı aslında. Sen belki benim kapattığımı zannettin oturduğun sandalyeden. Ama ben kapatmadım. Ayakkabılarımı giyerken, "pat!". Kapı suratıma kapandı. Sadece söylemek istemedim. Sen, ben çekerim kapıyı diye bekledin, ben de ben çekmiş gibi yaptım. Birbirimizi kandırdık yine.

"Ben giderim" dedim, ve gittim ne önemi var bunların? Gitme bile diyemedin. Çünkü gitmemi istedin. Ben seni anladım, merak etme. Konuşmadan anlaşabiliyoruz. Muyuz? Konuşmadan anlaşabiliyor muyuz? Anlaşabildik mi? Bu anlaşmış halimiz mi? Sahi, anlaşabilmiş miyiz? Neyse, ne önemi var artık? Şimdi sadece;
Hoşça kal!...

20 Eylül 2010 Pazartesi

Aklıma geldi de 4

Yeni eğitim-öğretim yılı başlamış bulunmakta. Flüt seslerini duymaya başladığımda anlamıştım zaten. Şimdi buradan, yaşlı nineler gibi "Allah zihin açıklığı versin yavrum" demek istiyorum tüm öğrencilere. Zira aynı iyi dilekleri bu yıl alamıyorum. Bu bende bir yaradır (sanki yıllardır bende böyle bir yara varmış gibi dedim onu değil mi, yok yahu, yeni yeni oluşmaya başladı). Neyse neyse, gençlerin önünü açma vaktidir şimdi.
Sevgiyle ve saygıyla selamlıyorum...

19 Eylül 2010 Pazar

Aklıma geldi de 3

En nefret ettiğim şey, uzaktan dokundurmalardır. Herkes, uzaklardan birbirine laf atarsa affınıza sığınarak söylüyorum ki, buraları sidik yarışına çıkılmış yerler olarak kalır. Hayır, bakıyorum bazı insanlar anlam veremediği tipleri sıralıyor blogunda. Tamam ona bir lafım yok, ben de yaparım belki, ama bazıları laf göndermesi yapıyor. Tamam, ona da birşey demiyorum, ama yazılarımızın altındaki 'yorum yap' kutucukları da bunun için var, hatırlatmak istedim. Yani en azından benim blogumda işlerin böyle yürümesini isterim. Eğer bir yazımla ya da koyduğum fotoğrafla bir sorunu olan varsa, içinde tutmadan, sonra başka yerlere taşımadan dilediği gibi yazının altındaki yorum kutucuğunda belirtebilir. Ben de nedenini açıklarım, kardeş kardeş geçiniriz sevgili blog severler. Ha, çok koyuyorsa yazılanlar-yapılanlar, takip edilmez olur biter.  Eleştirin yahu, yazın yorumlara. Beğenmedim deyin, olmamış deyin, cık cık deyin. Yerinde ve zamanında olsun. Aklıma geldi, söylemek istedim.

18 Eylül 2010 Cumartesi

Konuşamıyoruz, hiç birimiz...

... 
"... Kadınları çoğu zaman anlamıyorum Filipina. Onlara öyle şeyler yapıyoruz ki, niye hâlâ bizi sevdiklerine, koyunlarına aldıklarına her gün şaşıyorum. Sanırım her seferinde yaralı bir köpek gibi bakmayı başarabildiğimiz için. Çünkü kadınlar şefkat göstermezlerse ölürler. Sanırım bu yüzden bizi her seferinde geri alıyorlar. Eğer bizi sevmeleri bizimle ilgili bir şey olsaydı, çoktan topluca göç etmiş olurlardı bu topraklardan."...

..."Onları ağlattığımız için kendimizden nefret ediyoruz, ama ağlamadıkları zaman da annelerimiz kadar iyi yürekli olmadıklarını sanıyoruz."...

..."Oysa bizim, bize gülecek kadınlara ihtiyacımız var. Bize gülüp peşimizden sürüklemekten yorulduğumuz salyangoz kabuklarımızı çatlatacak kadınlara. Ama en çok da kadınların bize gülmesinden korkuyoruz. Gülen kadınlardan ödümüz patlıyor bizim Filipina. Bu yüzden şöyle ferah feza sevmeyi de sevilmeyi de beceremiyoruz. Kadınların bizi gösterişli kabuklarımız yüzünden sevdiğini sanıyoruz. O kabuğa katlanmak için her gece nasıl ağladıklarını görmüyoruz."...
Muz Sesleri - syf. 89/90

İkili gönül ilişkileri kadar zor bir başka ilişki türü yoktur şu hayatta. Patron-çalışan ilişkisi mi? Anne-çocuk ilişkisi mi? Abla-kardeş ilişkisi mi? Hiç biri bu kadar karmaşık, çözümlenemez olamaz bana göre.
Biz getiriyoruz bu ilişki türünü bu hale. Biz yapamıyoruz doğrusunu. Aslında herşey gururdan başlıyor, farklı yollara sapıyor yol ayrımında, farklı dönemeçlerde viraj alıyoruz. Konuşamıyoruz açıkça. Söyleyemiyoruz asıl söylenmesi gerekeni. Korkuyoruz belki yanılmaktan, belki sadece adrenalin tutkunu olduğumuzdan. Sözcüklerle beslenen canlıyı aç bırakmak gibi bir şey bu yaptığımız. Susuyoruz. Sadece susuyoruz, gözlerle anlaşmasını çok iyi biliyormuşuz gibi. Tek başarabildiğimiz bu; susmak. Gururdan, korkaklıktan, yanlışlardan... Nasılsa işte. Ne fırsatları kaçırıyoruz elimizden. Olması gerekenden daha kötü hissetmemizin de sebebi bu. Sanki bizi engelleyen bir şeyler var önümüzde. O yaklaştırmıyor bizi ulaşmamız gereken hedefe, konuşmamıza engel oluyor, eliyle ağzımızı kapatıyor. Bu sebeptan, biz dürüst olamıyoruz. Dürüstlük budur işte, konuşabilmek. Herşeyi, tüm açıklığıyla söyleyebilmek. Susmamak. Bir şeyi bitirmek isterken dürüst olunmalı, tıpkı başlarken olunması gerektiği gibi. Bir şeyi düzeltmek için dürüst olunmalı, tıpkı yıkarkenki gibi... Yani sözün özü, dürüstlük belki de.



Çok lazımmış gibi!...



Müstakbel telefon sapığımı buldum. Dayanamadım, mesaj attım. Tahmin ettğim gibi tanımadığım biri. Ayrıca amacını da çözemediğim biri ve nereden bulaştığına bir anlam veremediğim biri. Aramızdaki kısa 'mesajlaşma' şöyle geçti:

ben: kimsin?
sapkın: ben ...., siz kimsiniz peki? (bir de arsız yahu)
ben: tanımadığın numarayı ne arıyosun kardeşim? (asabiyet yaptım, sinirlerim tepeme çıktı)
uzunca bir süre es verildikten sonra tekrar sesi çıktı -ben de, korktu da bir daha bulaşmayacak diye seviniyordum tam-;
sapkın: ya özür isminiz neydi belki tanırım

Yuh yani dedim hem içimden hem dışımdan. Yüzsüzlüğün de bu kadarı be kardeşim! Adam iyice arsızlığa vurdu iyi mi? Onun adını sanını, numarasını bir güzel, evire çevire buralarda ifşa etmek isterdim de, neyse diyorum. Sapıklarla uğraşacak halim yok. Cevap vereceğim sanki ben ona durupta. Bir güzel adımı, soyadımı, oturduğum semti de söyleyeyim istersen. Nereden aldıysa bu cesareti? Bir de adımı soruyor yahu, gel de dellenme. Hep beni bulur zaten böyle manyaklar.
Düşünüyorum, nereden buldu benim numaramı da rehberine kaydetti, acaba diyorum, şu internetten başvuru yaptığım iş ilanlarından olabilir mi? İyi de, genelde düzgün yerlere başvurdum. Demekki oluyormuş böyle şeyler. İyi de, birkaç gün arayla sadece bir kere çaldırıp kapatması normal bir şey mi? Nasıl bir sapıklıktır bu? Deli midir nedir? Pişkin!

17 Eylül 2010 Cuma

Çözemedim bu işi, psikopata bağliyciiim!



Yahu kim bu? Kim kim kim? Yeni bir telefon sapığım mı peydah oluyordur nedir, anlamadım. Hayır, sapıklık yapsa anlarım bir derece. Çaldırıp kapatıyor azizim. Ama bir kere yapıyor bunu da gün içinde. Anlamış değilim. Bu kişi sanırım "gel bana bir telefon sapıklığı yap" demek istiyor bana. "Ara beni, öptüm seni!" de diyor olabilir. İyi de yani, 'kontör yok bende be yavrum her kimsen' demek istiyorum ben de. Amacı bir anlasam. Ama bayağı bayağı kaydetmiş listesine beni. Canı sıkıldıkça çağrı atıyor. Geçen bayramda atıyordu çağrıları, şimdi az önce oldu.
Bazen de düşünmüyor değilim ya tanıdıksa diye? O kişi tanıdık olsaydı ve bunları okursaydı rezil olurdum herhalde. Bir de numarası daha önce bende olan ve benim sildiğim biriyse? Ya öyleyse... Düşündüm de şimdi, garip olurdum be. Ama imkansız denilecek kadar küçük bir ihtimal ki bu. Çünkü hattım o kadar eski değil. Turkcell'in telefon rehberine de kayıtlı üstelik. Ama ne o adı, ne de soyadını ta-nı-mı-yo-ruuum. Of ama yaa!
Cidden çok merak ettim bir mesaj mı şettirsem? Üf aman be, böyle telefon sapığı mı olur? Bir dahakine hemen açacağım telefonu da kontörü gitsin, oh olsun.
Kafayı yedim kim bu diye bir aydır!

Aşk hiç biter mi?

Ezginin Günlüğü - Aşk bitti

Bu sıralar dilime, kulağıma, beynime dolanan şarkı. Farklı yerlere sürükleniyorum sanki bunu dinlerken. Ruhumu rahatlatıyor gibi. Bir taraftan hüzün çöküyormuş gibi olurken, birden sevimli bir hâl alıyor gibi. Hoş gibi, tatlı gibi, güzel gibi, duru gibi, mis gibi...

16 Eylül 2010 Perşembe

Hayaller ve Kırıklıkları

benim şahsi ve bahtsız kalemciklerim

Öğrendiğimde beynimden vurulmuşa döndüm. Acı acı baktım etrafıma boş gözlerle. Birazdan kopacak fırtınanın sessizliğiydi işte bu. Öylece baktım. Yanıbaşımda duran anneme değdi gözlerim bir an, sonra çektim bakışlarımı üzerinden.
Bunu öğrenmek için gidip listeye bakmaya cesaret bile edememiştim. Nasılsa öğrenirdim. Herkes o gün akbabalar gibi listenin başına ya da internete doluşacaktı. Nitekim öyle de oldu. Şu an kimin beni aradığını tam olarak hatırlayamasam da, tanıdığım insanlardan sadece bir tanesinin listede adının olduğunu öğreniyordum o telefonla. "Bir daha" dedim, "Bir daha bak şu lanet olası listeye!" Ama yoktu. Ben ilk defa kendimden bu kadar eminken, ilk defa daha öğrenmeden bile olsa kesin gözüyle baktığım başarımın kutlamalarına başlamıştım bile içimde. Ama ben böyle eminken...
Ardından acı acı bağırmaya, ağlamaya başladım. Hüngür hüngür, hiç böyle bir şey için ağlamadığım kadar. Kendimi yere attım. Halının üzerinde, yerleri yumruklayarak bağırdım ve ağladım. Kendimi kaybetmiştim. İlk kez böyle olmuyordum, ama ilk kez bu kadar büyük bir hayal kırıklığına uğruyordum. Ve tabii ilk kez yerlere atılıyordum kendimi kaybederek. 
Daha önce de bir kez kendimi kaybetmiş, akan yaşlara aldırmadan gözlerimi boşluğa dikmiş, hareketsizce, öylece duruyordum. Arkadaşım, arkadaşlarım, dostlarım sayesinde evime kadar gidebilmiş, evde hüngür hüngür ağlamış, boş duvarlara bakarak gözümün önüne bir şeyler getirmeye çabalamıştım. Ama o zaman ve o durumlar çok başkaydı. Böylesini ilk defa görüyor ve yaşıyordum.
Elimde olsa uçup gidip kendi gözlerimle görmek isterdim. Ama yapamazdım da, bakamazdım belki. Eğer bu kadar çok isteseydim yapmış olurdum zaten. Herşey açıktı. O kadar umutlarla girdiğim, kendimden ilk defa bu kadar fazla emin olduğum -etrafımdakilerden de-, kesin gözüyle baktığım yetenek sınavını kazanamamıştım. Listede adım yoktu. Oysa figür, en iyi çizdiğim şeydi. O gün daha fazlası olmuştu.
Herşey bitmişti artık benim için. Hayat durmuştu sanki o an. "Dünyanın sonu değil ya!" derler hani, benim için adeta 'dünyanın sonu'ydu. İlk kez yüksek bir yerden, kalın bir betona çakılıyordum. Canım çok yanıyordu. Yanımda beni teselli etmek isteyen annem, fark etmeden daha can acıtıcı kelimelerle tuz basıyordu yarama sanki. O an, bir kelime daha etseydi, kendimi bir yolunu bulup öldürebilirdim. Herşeyimi kaybetmiştim, hayallerimi, geleceğimi, iki yılımı...

Unutulmaya yüz tutmuş, körelmiş yeteneklerimi canlandırma çabalarım vardı bir kaç zamana kadar.
Şimdi olsa, bir daha aynı hayal kırıklığına uğrar mıydım diye soruyorum kendime. Ama yok, bir daha aynı hatayı yapıp boşa zaman harcayamam. Herkes o sınavların nasıl döndüğünü yavaş yavaş öğreniyor artık. Hepsi böyle olmasa da. Aldığım ders bana yetti. Ve tabii kazandığım hobi de.

11 Eylül 2010 Cumartesi

Yine aklıma geldi de...

Bu sağda solda çıkan testler iyice kafayı yedi yahu! "Hangi Ajda Pekkan şarkısısınız?" ne demektir? İnsanlar neden hangi ajda şarkısı olduklarını merak ederler ki? Daha doğrusu ederler mi? 'Hangi Ajda Pekkan şarkısı sizi ifade eder?' gibi bişey olsa sanırım, kısmen, belki daha mantıklı olabilir.

Bakınız bir de şusu var, çok yaratıcı, insanı iyi hissettiren(!) bir test: 'hangi hayvansın?'

Yakında şunları da görebiliriz:
-'nasıl kokuyorsun?' sonuçlar: a)katır gibi b)bir çift çorap c)pastırma d)mis mis oh!
-'kumaş olsan desenin nasıl olurdu?' sonuçlar: a) çiçekli b)puantiyeli c)pitikareli d)senin kumaşında yok böyle şeyler cicim!
-'sarışın olsan ne olurdun?' sonuçlar: a) aptal b)çok zeki c)aklı gidip gelen d)zaten sarışınsın!
-'büyüyünce ne olacaksın?' sonuçlar: a) pilot b)anne-baba c)astronot d)örtmen
...

8 Eylül 2010 Çarşamba

Aklıma geldi de...

Bi blogu izlemeye aldığınızda yazan 'bitti', aşıdan sonra iğne çıkartılan yere pamuk konulurkenki "bittiiii!"'ye ne kadar çok benziyor değil mi?

7 Eylül 2010 Salı

Renksizlik...


Hala arıyorum hayatımın rengini, hatta ince ayrıntısını, cmyk'sını. Öyle bir çıkmaz sokağa boyanmış ki o renk, benim bilmediğim bir yerlerde. Arayarak mı bulunur, bekleyerek mi? Bildiğim tek şey sabrımın tükenmekte olduğu, yavaştan. Belki de elimde bir pantone kataloğu, renklerin gözüme en hoş gelenini seçesim var.
Ey hayat! o zaman bu, kader olmaktan çıkar. Kendi ellerimle boyamadım ki gökkuşağını. O zaten hep oradaydı, aynı renklerle. Ama hep yağmurdan sonra gösterirdi kendini. Saklanırdı uzunca bir müddet.
Sahi, ne zamandır gökkuşağını göremiyorum. Arayı açmasın. Solmayalım buralarda. Biliyorum, çıkmaz sokağı bulabilseydim eğer, eğer bulabilseydim o sokağı... Bulabilseydim, o sokağın içinde başımı göğe çevirirdim. Gökkuşağını görürdüm o zaman. Tam tepemden akardı göğsüme, sol yanıma doğru, yavaştan dolardı ruhuma, kalpten ayağa kadar. O zaman aramama gerek kalmazdı rengimi, zaten içim rengârenkken. Sonra beklerdim geceyi. Bir daha kaldırırdım başımı. Yıldızları görürdüm o zaman, yanında da dolunayı. Oldum olası severim çünkü ben dolunayı. Beni ben yapan ışık da oradan dolardı içime, rengârenk ışıklar saçardım etrafa. Artık parıldayan renklerim var benim diye haykırırdım bana bunları veren gökyüzüne. Minnettar olduğumu söylerdim ona...

6 Eylül 2010 Pazartesi

Artık 'en'lerim yok benim!

Kendime not
Hayatta en sevdiğim şeyler hemen elimden kayıp gider. Küpe takmayan ve kendisine yakıştırmayan biri olarak benim, kendime en yakıştırdığım küpeyi banyoda kaybetmem gibi. Bu en basit örneği tabii. Bunu yazmak aklıma bu küpe sayesinde geldi aslında, ondan böyle bir giriş oldu.

Ben hayatımda bir kere aşık oldum. Platonik bir çocukluk aşkıydı. Aşların en safı, en temizi, en yalansız ve güzeli. Hiç karşılıklı birşeyler yaşamadım, olabileceğine de inanmıyorum. Olsa da zaten elimden kayıp gider, eminim. Tıpkı platonik aşıkken olduğu gibi. Yazının başında dedim ya, en sevdiğim şeyler gider hep diye. O da gitmişti öyle. Ama 5 sene sonra anladım ki, iyiki de gitmiş, geç bile kalmış. Jetonum geç düşmüş.

Hayatımda en çok değer verdiğim, yeri geldiğinde ailemin dahi önüne geçebilecek bir gerçeğim de dostluklarımdı. Biliyorum, değer vermiyor kimse. Değerleri hak edilen ölçüde vermeyi de beceremiyorum zaten. Dostluklarımda da hep böyle yaptım. Gereğinden fazla değer vermenin cezasını hep çektim, hala da çekiyorum. Sonuç olarak; zaman ilerledikçe dostlarımı da teker teker kaybediyorum. İşin kötüsü, yerlerine yenileri de gelmiyor. Öyle birşey değil çünkü dostluk. Her birinin yeri ayrı.

Okuyup da sevdiğim, en şekerli duygulara sürüklendiğim kitabım bir arkadaşım tarafından alıkoyuldu. Hala da alıkonulmaya devam ediyor. Üstelik üzerinden 2 sene geçti. Benim öyle ödünç verdiğim şeyi geri isteme huyum yoktur. Karşı tarafın o inceliği düşünmesini beklerim. Sonuçta bir eşya sana ait değilse emanettir. Emanetler de tam zamanında sahibine teslim edilir. Sonuç olarak o kitap unutuldu. Oysa ben, olsaydı da tekrar okusaydım diyorum, ki okuduğum kitabı tekrar okumam her zaman.

Balık besledim ben. Sadece balık değil; tavşan, civciv, ördek, su kaplumbağası, kuş... Annemin karşı çıkabilitesi en düşük olan hangi hayvan varsa işte. Ama hep öldüler. İyi baktığımı sanıyordum hepsine, ama onlar da sevgimin kurbanı oldular. Teker teker gittiler. Son olarak akvaryum aldık. Balıklar aldık. Onlar da öldüler. Üzüldüğümü görünce babam bir daha, bir daha aldı. Onlar da öldüler.En sonunda hayvanları bu kadar sevmekten vazgeçtim. Şu an akvaryumda 2 tane kara japon balığım var. Onları sevmekten vazgeçtiğimden beri yaşıyorlar. İç ses olarak "yapma baba, yine alma, ölecekler..." dediğimden ve babam onları aldığından beri hala ölmediler.

Hayatım böyle işte benim. Çok istediğim şeyleri kaybetmekle geçiyor her anım her saniyem. Bunun içindir ki, bana gelip sorsalar, "en sevdiğin şarkı hangisi?", "hangi yazar en çok etkiledi seni?", "gitmekten hoşlandığın en özel yer neresi?" diye, pek bi cevap veremem. Artık 'en'lerim yok. Sanırım yaşadığım ve yaşamakta olduğum bu travmatik olaylar sayesinde bilinçaltım bir şeyi 'en' sevmeme engel oluyor. Mesela artık en sevdiğim renk bile yok.  Belki artık sevmekten de korkuyorum kayıp gider diye.

Durum vahim.

2 Eylül 2010 Perşembe

Acil Bir Hayal Diyetisyeni Aranıyor!

Benim kadar hayalperest biri daha var mıdır acaba? Aynı konudan daha önce eski blogda bahsetmiştim. Hala anlam veremediğimden olsa gerek, irdeliyor da irdeliyorum. Aslında şimdi hatırladım; eski blogdaki yazıya yorumlar gelmişti, benim kadar hayalperestler de vardı yahu. Ama gözümle görmeden de inanasım yok. Hoş nasıl göreceksem milletin hayalini.

İnanamıyorum işte napayım? Her gece konulu hayaller türetiyorum. Bazen istediğim, bazen istemediğim şeyleri kuruyorum kafamda, gözlerimi kapatıyorum, uzanıyorum şöyle bi güzel, başlıyorum hayal etmeye. Hepsinde baş rolüm. Esas kız hep benim. Tamam, itiraf etmeliyim ki aslında sadece gece uyumadan önce değil. Bazen gündüz gündüz de oluyor. Aklıma birşeyler geldi mi uzanıyorum koltuğa, hayallerimi kuruyorum. Bazen otobüste, vapurda falan da oluyor. Gözlerimi kapatabildiğim her yer ve zamanda. Saçma, biliyorum. Hiç birinin gerçek hayatlarla alakası yok, herhangi bir filmden herhangi bir sahne gibi. Hayatımızın filmlerdeki gibi olmayışından mıdır bu? Bazen kurmamaya çalışıyorum. Müzik dinleyerek uyuduğum zamanlar kurtarıyor beni bundan. Ama o zaman da müziğe uygun klip girişimlerim oluyor, onu naparım bilmem. Neyse ki hayallerden daha az oluyor bu klipler. Ciddi gibi yazdığıma da bakmayın, komik olduğunun gayet farkındayım. Ama engel olamıyorum sorun orada.

Ömrümün sonuna kadar böyle hayaller kurmaya devam edebileceğimi sanmıyorum ama. Çünkü biliyorum ki, büyüdükçe hayaller küçülür. Büyüdükçe, olabileceklerle senaryoları daha iyi ayırt ederiz. Eskiden yapabileceğimiz şeyleri artık yapamayacağımız bir zamandaysak -ya da çoktan yapmışsak- zaten hayalini kuramayız. Mesela örnek vermek gerekirse; evli bir kadının evliliği hayal etmesi gibi. Artık evlidir, eskiden hayalini kurduğu şeyin içindedir. Bu yüzden, evli bir kadın yatağına yattığında evlenmeden önceki evlilik telaşı sahnelerini hayal edemez. Çok isterse kendi düğününü gözünün önüne getirir. Zaten bu da hayaller kadar zevk vermez, gibi.


Hayal kurmak iyi, hoş, güzel de; korkuyorum. Şizofrenleşmekten korkuyorum, hayaller gerçekleşmediğinde hayal kırıklığı yaşamaktan korkuyorum. Hayal kurmak güzel de, öğünleri düşürmek gerek kanısındayım. Haftada 3 olsun. Evet evet. Hayal diyetisyeni falan yok mu, öyle bir meslek olmalı. Evet evet.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

aaoooaoaoaooaaa!

Bilmiyorum, herkese mi oluyor ama, şu an çok çok çok sinirliyim. İzlemek istedğim çoğu blogu izleyemiyorum. Yeniden denemeliymişim! Hah! Sanki yüz defa denememişim gibi...

Mezun Olmuş Öğrenci Sendromu

Ben birşey merak etmek istiyorum! Zaman zaman da ediyorum. Nasıl 'insan' olduğumuzu, beynimizi naasıl kullanabildiğimizi, hareketlerimizi nasıl kontrol edebildiğimizi... vs.
Nasıl oluyor da kime ne dememiz gerektiğini biliyoruz? Mesela; merak ediyorum, normal bir ailenin gayet normal bir kızı, çözülen sütyen kopçasını götürüp babasının eline tutuşturarak "babacığım, takar mısoooaaann?" dese, babanın tepkisi ne olur? O kızcağız bunu yapmaz. Ama yapmaması gerektiğini nereden öğrenmiştir? Nasıl oluyor da bunu bilebiliyor?
Böyle saçma şeyleri çok düşünsem mi kafayı yerim, yoksa çok kafayı yersem mi böyle saçma şeyler düşünürüm? İkinci ihtimal daha kuvvetliyse bu, çok kafayı yediğim anlamına gelir. 'Çok kafayı yemek' nasıl bir fiildir, bilinmez. Ama doğru olabilir.

Uzun zamandır kafamın içinde garip garip, işe yaramayan düşünceler var. Buna 'mezun olmuş öğrenci sendromu' da denebilir. Zira, mezun olmuş öğrenci sendromunda bu gibi belirtiler baş gösterir. Peki ama nedir bu mezun olmuş öğrenci sendromu?

Yeni mezun olmuş ya da mezun olmasına ramak kalmış öğrencinin içinde bulunduğu duygu karmaşasıdır. Hâlâ sendromda adı geçen kişiye 'öğrenci' denmesinin sebebi, kişinin hâlâ öğrenci gibi hissetmesi ya da öyle olmak istemesidir. Bkz.  okuyom ben yeaa! (sendromla alakası olmasa da)
Bu kişi bir yandan "oh be, kurtuldum" derken, bir yandan da "indirimli öğrenci akbilimsiz ne yaparım" demeye başlar. Bu dertlere düşen kişinin artık bir yol seçmesi gerekmektedir. Ya tekrar sınavlarla boğuşacak, ömrünün bir kısmını daha öğrenci olarak geçirecek, ya da kendine iş aramaya koyulacaktır.

Birinci yolu seçen öğrencinin(daha doğrusu kısmen mezunun) aile görüşü, kendisinin isteklerinden daha kutsaldır. Çünkü öğrenciyi bir süre daha cebinden besleyecek olan ailedir. Bu nedenledir ki, öğrenci bu yolda yalnız sayılmaz. Genelde bu tip kişinin aile görüşü; "bu yaşına kadar sana biz baktık, biraz da sen bize bakıver"dir. Ve eğer bu yol seçildiyse, yorucu bir sınav maratonu daha kişiyi bekler. Hoş, kazanıp kazanmayacağını bilemeyiz. Bkz. gıcık eş-dost: "tekrar kazanacağın ne malum?"

İkinci yolu seçen kişinin içini ise bu sefer iş olgusu kemirmeye başlamıştır. Nerede, ne üzerine çalışacağına henüz karar verememiştir. Ya da kararını vermiştir, iş bulamamaktadır. İşte bu, tam anlamıyla bir 'sorun' dur. Bir yerlerden torpil bulamamış olan bu kişi bir süre daha kafayı yemeye mahkumdur. Saçma sapan şeyler yapar, hobiler edinmeye çalışır, evde eşyalarla konuşur falan. Örnekler çoğaltılabilir tabii. Bundan sonraki tüm örnek ve gelişmeler hayal ötesidir. Bkz. Posthayalizm

Hiç bu sıkıntılara girmeyen, daha gamsız arkadaşlar da yok değildir. Onları da kendi hallerine bırakıyor, bu sendroma yakalanan herkese hayırlı şifalar diliyorum, CUT.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Ayna ayna, söyle be bana...

Aynalar yalan söyler mi? Ondan mıdır insanın bir gün kendini güzel görürken, ertesi gün bambaşka bir çirkinlikte görmesi? Amacı nedir ki aynaların? Bir canlı aynada kendini çirkin de görse, güzel de görse, bu aynayı ilgilendirir mi?
Şimdi şunu düşündüm ki, belki de ilgilendirir. Hani olur ya, ayna sıkılmıştır, demiştir ki; "ulan bu lavuk da hergün burada, bakıp bakıp duruyor artık sinirimi bozmaya başladı!" ve sırf tekrar tekrar bakmasını önlemek için "şuna kendini öyle bir çirkin göstereyim ki, bir daha uğramasın buralara" diyerek çirkinleştirmiştir.

O zaman neden bizi masallarla kandırdılar ki? Masallarda direkt olmasa da şöyle denmiyor muydu:
"Aynalar asla yalan söylemez. Başlarına ne gelecekse gelsin, hangi kraliçe tarafından hor görülecekse görülsün, umrunda bile olmaz. Lönk diye gerçeği insanın yüzüne vurur. Aynaya bakınca çirkinsen çirkinsindir, güzelsen güzel. Senden daha güzeli varsa bu hayatta, ayna onu bile söyler, hiç acımaz. Ayna herşeyi bilir, görür, duyar ve söyler. Ulan yavşak ayna..."
Öhöm bu böyle devam eder, ben burada keseyim, gerisi saydırmaya giriyor. Yani malum masalda asıl anlatılması gereken budur. İç ses bunu söyler ama dışa vurmaz ne yazık ki. Ancak şimdilerde görüyoruz ki, ayna dürüsttür ama korkaktır -zamanın kraliçesinden çok çekmiş belki zavallılar-. Korkusundan artık direkt yüzümüze işte efendim "sen çirkinsin", "senden daha güzelleri de var bi tarafların kalkmasın", "çek git buralardan"... şeklinde ifade edemeseler de imalarda bulunabiliyorlar. Bize gelip "ahanda bu işte senden daha güzel" demektense, ona gidip onu güzel göstererek kendine, pohpohlayarak üzerimize salıyor. Kimilerini de hergün bir başka göstererek aklınca ne yapmaya çalışıyor bilinmez. Aynaların cansız nesneler olduklarını düşünüyorsanız, bir daha düşünün derim. İlginçler. Hep ilginç bulmuşumdur onları.

Herşeyi aynalara yüklemek... İşte ana tema bu. Kesin aynadandır, kesin.

27 Ağustos 2010 Cuma

Sevgili W.g.

Boş boş evde oturabilitesi yüksek bir insan olarak canım çok sıkılıyor. Aslında bir dünya işim olmasına rağmen sıcaklarda üşeniyorum da. Hı tabii önemli işlerimi hallettim sayılır. Sadece konuşmaya ihtiyacım var. Çok yalnızım be w.g. Evde tek başınayım, zihnimde tek başınayım, tek başınayım işte. Bu yazının bir amacı yok aslında. Genelde pek amaçsız yazmam. İlla sitem ediyorumdur bir şeylere, eleştiriyorumdur, o an söylemem gerekiyordur ya da... falan filan. Ama şu an bir amacım yok. Aslında bu bir alışma evresi belki de. Sana alışmaya çalışıyorum w.g. Daha yeni geldim, misafirperverliğini ölçüyorum belki de. Bakalım ne kadar kendimi iyi hissediyorum? Bana iyi geliyor musun? Gelirsin yahu, şüphem yok da, öyle işte.
ramazan ramazan bunu yapmak istemesem de yaptım, al w.g. :$
Kafama takılan çok şey var. Mesela neden hala seçmen kağıdım gelmedi? Üff. Başka takılan şeyler de var da, 'akıl akıl, gel kafama takıl' demekle yetiniyorum. Yeteneklerimi köreltmeye devam edeyim ben en iyisi. Oturayım kös kös. Ramazan bitince alemlere akarız ama. Tabii öyle olur ya, tabii. Alem demek ben demek. 'Hı hı, yaa tabii!' diyen ses sana mı ait? Yoksa şu an beni tanıyan biri mi okuyor? Hı hı, tabii. Tamam ya. Alemlere akmasak da eş dost kapısı çalarız biz de, napalım. Hem bayram var, tabii bak şimdi, bayramda eli öpülesi insanlarla takılırım belki. Gerçi misafirliği, misafir gelmesini, misafirliğe gidilmesini pek sevmem ama, şeker için kapıyı çalan çocukları ve davulcuları daha da çok sevmem. Davulculara para verme gibi garip zorunluğu da hiç sevmem. Zaten ben ne kapıya bakmayı, ne telefona bakmayı severim. Adamı hayattan o kadar soğutuyorlar ki arkadaş, anti-sosyal olduk çıktık, iyi mi? Neyse, ben gidip biraz daha sıkılayım en iyisi...
Related Posts with Thumbnails
Bu gadget'ta bir hata oluştu