27 Eylül 2010 Pazartesi

Sana kek yaptım!



Nil Karaibrahimgil... Enteresan, tatlı mı tatlı, kaçık, sevimli birşey. Tıpkı şarkıları gibi. Zaten şarkıları öyle olduğu için biz de onu öyle sanıyor olabiliriz. Tatlı işte. Kek yapmıştı hani bir şarkısında. Çırpmıştı, karıştırmıştı, yarıştırmıştı kendisini erkek arkadaşını ayartan kadınla. Öyle birşeyler söylüyordu şarkının sözleri.
Şimdi düşünüyorum da, sanırım kimse kimseye kek yapmıyor artık. Annelerin çocuklarına yaptığı keklerden bahsetmiyorum. Kızlar diyorum, artık sevdiceğine kek yapmıyorlar. Ya da ben bilmiyorum yapıp yapmadıklarını. Aslında söylemek istdiğim şey şu ki; artık insanlar birbiri için özel şeyler yapmıyorlar. Asıl konumuz kek değil. Eskiden el emeği, göz nuru anlayışı vardı. Tabii yine var ama, pek de yok. 'Hediye' denince insanın aklına para ile satın alınabilecek şeyler geliyor genelde. Bir düşünün, kutlanılmasını istediğiniz bir özel gününüz varsa (doğum günü, yıl dönümü vs.), bu özel günde bir hediye bekliyorsanız, aklınıza nasıl bir hediye gelirdi ilk olarak? Çoğu normal insan para ile satın alınabilecek bir hediye getirir aklına. Aksi de olabilir, olmaz demiyorum. Hele bazı insanlar vardır ki, el yapımı bir hediyeyi bir hediye olarak dahi görmez. Ben erkek olsaydım, kız arkadaşım bana hediye verecek olsaydı eğer, bana kek yapması fikrine bayılırdım. Bunu niye yazdım, bilmiyorum ama sanırım yine aklıma gelmiş.
İnsanlar hakettikleri değeri karşı taraftan göremeyince -hele ki bunu birkaç kere yaşayınca- artık başkaları için çaba sarfetmekten yorulmuş olmalılar ki, özel hediyeleri, tatlı kekleri sunmak istemiyorlar. Sanırım böyle. Şarkının sözlerini baştan aşağıya hatırlamak isteyenler için:

Üç yumurtayı kırdım önce
Portakal dilimledim ince ince
Göz kararı da biraz süt kattım
Kalktım, sana kek yaptım
İnsan neler yapar isteyince
Bu bir şey değil düşününce
Ben de tarifi öğrenince, kalktım sana kek yaptım
Gözlerin dönmüş kızı görünce
Yerli yersiz bakıp sana gülünce
Ben de tesadüf o gece erken yattım
Bana kelek yaptın
İnsan neler yapar isteyince
Bu bir şey değil düşününce
Sen de elektriği hissedince
Kalktın bana kelek yaptın
Çırptım, çırptım, karıştırdım
Kendimi onunla yarıştırdım
Kimse kimseye benzemez
Kendimi kekle yatıştırdım
Oturdum ellerimle sana kek yaptım
Unla sütü karıştırdım iyice
Tereyağı ekledim eriyince
Fırın da oldu yüz seksen derece, attım
Sana kek yaptım
İnsan neler yapar isteyince
Bu birşey değil, düşününce
Ben de tarifi öğrenince, kalktım
Sana kek yaptım
Çırptım, çırptım, karıştırdım
Kendimi onunla yarıştırdım
Kimse kimseye benzemez
Kendimi kekle yatıştırdım
Oturdum ellerimle sana kek yaptım
Üzüldüğün belli çok beni görünce
Elimde kekimle sana gelince
Bir de ağlayıp itiraf edince
Abarttın; beni melek yaptın 


 Bakın, bu sözlerde de emek-kelek ilişkisi var.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Ben giderim, sen bekleme.



Ben giderim;
Sen bana yolu gösterme, kapı orada, biliyorum. Kaç kez girip çıkmıştık beraber o kapıdan, kaç kez ısrar etmiştin girmem için içeri, "biraz sohbet edelim" diye kahve eşliğinde. Ben de kapına kaç kere dayandım, bilemiyorum. Sırf iki çift cümle kuralım diye. Biz çift olamadık, bari cümleler olsun diye.

Ben giderim;
Arkamdan sakın ola su dökmeyesin, ben geri dönmeyeceğim... Çünkü biliyorum, sen de çağırmayacaksın beni. Onun için, gözümü boyamaya kalkma. Arkamdan hiçbir şey dökme. Ne su, ne öylesine söylenmiş sözler...

Ben giderim;
Uğurlamana hiç gerek yok, zahmet etme. Zaten gidiyorum, çıkarken kapıyı da çekerim, merak etme. 

Ben giderim;
Taksi çağırmana gerek yok. Ben taksiye binmem, biliyorsun. Yürürüm yağmurda, karda, çamurda. Yürürdüm yani. Sen de olurdun yanımda, ya da ben öyle zannederdim. Öyle hayal ederdim. O yüzden, sen hiçbir şey çağırma bana. Beni de çağır demiyorum. Çünkü biliyorum, çağırmayacaksın.

Ben giderim;
Arkamdan bakayım deme sakın. Geri dönüp baktığımda pencerene, her ne kadar saklansan da anlarım orada olduğunu perdenin usul usul nefesinle titreyişinden. Bilirim gidişimi izlediğini. Ama bilemem üzüldüğünü ya da sevindiğini. Onun için, sakın bakayım deme. Salakça umutlara kapılmak istemem, sen gidişim şerefine vereceğin partiyi kafanda tasarlarken.

Ben giderim;
El sallama bana. O el umut olur, "yine gel" der gibi yapar, dayanamam. Gelemem çünkü. Hem hiç el sallamadın ki bana. Hiç birbirimize "hoşçakal..." demedik biz galiba. Hatırlayamıyorum. Ama şimdi gidiyorum işte. "Görüşürüz" değil, "hoşçakal" bu sefer.

Ben giderim;
"Eve vardı mı acaba?" diye düşünmene hiç gerek yok. Zaten düşünmezsin de. Umrunda bile olmaz. Hiçbir zaman sormadın ki. Zaten "hoşçakal!" demedik mi birbirimize? O kapıyı orada kapattın sen. Pardon, ben çekmiştim kapıyı. Olsun, ne önemi var? Kim kapatsın diye konuşup karar vermedik bile. Sustuk. Cereyandan kapandı kapı aslında. Sen belki benim kapattığımı zannettin oturduğun sandalyeden. Ama ben kapatmadım. Ayakkabılarımı giyerken, "pat!". Kapı suratıma kapandı. Sadece söylemek istemedim. Sen, ben çekerim kapıyı diye bekledin, ben de ben çekmiş gibi yaptım. Birbirimizi kandırdık yine.

"Ben giderim" dedim, ve gittim ne önemi var bunların? Gitme bile diyemedin. Çünkü gitmemi istedin. Ben seni anladım, merak etme. Konuşmadan anlaşabiliyoruz. Muyuz? Konuşmadan anlaşabiliyor muyuz? Anlaşabildik mi? Bu anlaşmış halimiz mi? Sahi, anlaşabilmiş miyiz? Neyse, ne önemi var artık? Şimdi sadece;
Hoşça kal!...

20 Eylül 2010 Pazartesi

Aklıma geldi de 4

Yeni eğitim-öğretim yılı başlamış bulunmakta. Flüt seslerini duymaya başladığımda anlamıştım zaten. Şimdi buradan, yaşlı nineler gibi "Allah zihin açıklığı versin yavrum" demek istiyorum tüm öğrencilere. Zira aynı iyi dilekleri bu yıl alamıyorum. Bu bende bir yaradır (sanki yıllardır bende böyle bir yara varmış gibi dedim onu değil mi, yok yahu, yeni yeni oluşmaya başladı). Neyse neyse, gençlerin önünü açma vaktidir şimdi.
Sevgiyle ve saygıyla selamlıyorum...

19 Eylül 2010 Pazar

Aklıma geldi de 3

En nefret ettiğim şey, uzaktan dokundurmalardır. Herkes, uzaklardan birbirine laf atarsa affınıza sığınarak söylüyorum ki, buraları sidik yarışına çıkılmış yerler olarak kalır. Hayır, bakıyorum bazı insanlar anlam veremediği tipleri sıralıyor blogunda. Tamam ona bir lafım yok, ben de yaparım belki, ama bazıları laf göndermesi yapıyor. Tamam, ona da birşey demiyorum, ama yazılarımızın altındaki 'yorum yap' kutucukları da bunun için var, hatırlatmak istedim. Yani en azından benim blogumda işlerin böyle yürümesini isterim. Eğer bir yazımla ya da koyduğum fotoğrafla bir sorunu olan varsa, içinde tutmadan, sonra başka yerlere taşımadan dilediği gibi yazının altındaki yorum kutucuğunda belirtebilir. Ben de nedenini açıklarım, kardeş kardeş geçiniriz sevgili blog severler. Ha, çok koyuyorsa yazılanlar-yapılanlar, takip edilmez olur biter.  Eleştirin yahu, yazın yorumlara. Beğenmedim deyin, olmamış deyin, cık cık deyin. Yerinde ve zamanında olsun. Aklıma geldi, söylemek istedim.

18 Eylül 2010 Cumartesi

Konuşamıyoruz, hiç birimiz...

... 
"... Kadınları çoğu zaman anlamıyorum Filipina. Onlara öyle şeyler yapıyoruz ki, niye hâlâ bizi sevdiklerine, koyunlarına aldıklarına her gün şaşıyorum. Sanırım her seferinde yaralı bir köpek gibi bakmayı başarabildiğimiz için. Çünkü kadınlar şefkat göstermezlerse ölürler. Sanırım bu yüzden bizi her seferinde geri alıyorlar. Eğer bizi sevmeleri bizimle ilgili bir şey olsaydı, çoktan topluca göç etmiş olurlardı bu topraklardan."...

..."Onları ağlattığımız için kendimizden nefret ediyoruz, ama ağlamadıkları zaman da annelerimiz kadar iyi yürekli olmadıklarını sanıyoruz."...

..."Oysa bizim, bize gülecek kadınlara ihtiyacımız var. Bize gülüp peşimizden sürüklemekten yorulduğumuz salyangoz kabuklarımızı çatlatacak kadınlara. Ama en çok da kadınların bize gülmesinden korkuyoruz. Gülen kadınlardan ödümüz patlıyor bizim Filipina. Bu yüzden şöyle ferah feza sevmeyi de sevilmeyi de beceremiyoruz. Kadınların bizi gösterişli kabuklarımız yüzünden sevdiğini sanıyoruz. O kabuğa katlanmak için her gece nasıl ağladıklarını görmüyoruz."...
Muz Sesleri - syf. 89/90

İkili gönül ilişkileri kadar zor bir başka ilişki türü yoktur şu hayatta. Patron-çalışan ilişkisi mi? Anne-çocuk ilişkisi mi? Abla-kardeş ilişkisi mi? Hiç biri bu kadar karmaşık, çözümlenemez olamaz bana göre.
Biz getiriyoruz bu ilişki türünü bu hale. Biz yapamıyoruz doğrusunu. Aslında herşey gururdan başlıyor, farklı yollara sapıyor yol ayrımında, farklı dönemeçlerde viraj alıyoruz. Konuşamıyoruz açıkça. Söyleyemiyoruz asıl söylenmesi gerekeni. Korkuyoruz belki yanılmaktan, belki sadece adrenalin tutkunu olduğumuzdan. Sözcüklerle beslenen canlıyı aç bırakmak gibi bir şey bu yaptığımız. Susuyoruz. Sadece susuyoruz, gözlerle anlaşmasını çok iyi biliyormuşuz gibi. Tek başarabildiğimiz bu; susmak. Gururdan, korkaklıktan, yanlışlardan... Nasılsa işte. Ne fırsatları kaçırıyoruz elimizden. Olması gerekenden daha kötü hissetmemizin de sebebi bu. Sanki bizi engelleyen bir şeyler var önümüzde. O yaklaştırmıyor bizi ulaşmamız gereken hedefe, konuşmamıza engel oluyor, eliyle ağzımızı kapatıyor. Bu sebeptan, biz dürüst olamıyoruz. Dürüstlük budur işte, konuşabilmek. Herşeyi, tüm açıklığıyla söyleyebilmek. Susmamak. Bir şeyi bitirmek isterken dürüst olunmalı, tıpkı başlarken olunması gerektiği gibi. Bir şeyi düzeltmek için dürüst olunmalı, tıpkı yıkarkenki gibi... Yani sözün özü, dürüstlük belki de.



Çok lazımmış gibi!...



Müstakbel telefon sapığımı buldum. Dayanamadım, mesaj attım. Tahmin ettğim gibi tanımadığım biri. Ayrıca amacını da çözemediğim biri ve nereden bulaştığına bir anlam veremediğim biri. Aramızdaki kısa 'mesajlaşma' şöyle geçti:

ben: kimsin?
sapkın: ben ...., siz kimsiniz peki? (bir de arsız yahu)
ben: tanımadığın numarayı ne arıyosun kardeşim? (asabiyet yaptım, sinirlerim tepeme çıktı)
uzunca bir süre es verildikten sonra tekrar sesi çıktı -ben de, korktu da bir daha bulaşmayacak diye seviniyordum tam-;
sapkın: ya özür isminiz neydi belki tanırım

Yuh yani dedim hem içimden hem dışımdan. Yüzsüzlüğün de bu kadarı be kardeşim! Adam iyice arsızlığa vurdu iyi mi? Onun adını sanını, numarasını bir güzel, evire çevire buralarda ifşa etmek isterdim de, neyse diyorum. Sapıklarla uğraşacak halim yok. Cevap vereceğim sanki ben ona durupta. Bir güzel adımı, soyadımı, oturduğum semti de söyleyeyim istersen. Nereden aldıysa bu cesareti? Bir de adımı soruyor yahu, gel de dellenme. Hep beni bulur zaten böyle manyaklar.
Düşünüyorum, nereden buldu benim numaramı da rehberine kaydetti, acaba diyorum, şu internetten başvuru yaptığım iş ilanlarından olabilir mi? İyi de, genelde düzgün yerlere başvurdum. Demekki oluyormuş böyle şeyler. İyi de, birkaç gün arayla sadece bir kere çaldırıp kapatması normal bir şey mi? Nasıl bir sapıklıktır bu? Deli midir nedir? Pişkin!

17 Eylül 2010 Cuma

Çözemedim bu işi, psikopata bağliyciiim!



Yahu kim bu? Kim kim kim? Yeni bir telefon sapığım mı peydah oluyordur nedir, anlamadım. Hayır, sapıklık yapsa anlarım bir derece. Çaldırıp kapatıyor azizim. Ama bir kere yapıyor bunu da gün içinde. Anlamış değilim. Bu kişi sanırım "gel bana bir telefon sapıklığı yap" demek istiyor bana. "Ara beni, öptüm seni!" de diyor olabilir. İyi de yani, 'kontör yok bende be yavrum her kimsen' demek istiyorum ben de. Amacı bir anlasam. Ama bayağı bayağı kaydetmiş listesine beni. Canı sıkıldıkça çağrı atıyor. Geçen bayramda atıyordu çağrıları, şimdi az önce oldu.
Bazen de düşünmüyor değilim ya tanıdıksa diye? O kişi tanıdık olsaydı ve bunları okursaydı rezil olurdum herhalde. Bir de numarası daha önce bende olan ve benim sildiğim biriyse? Ya öyleyse... Düşündüm de şimdi, garip olurdum be. Ama imkansız denilecek kadar küçük bir ihtimal ki bu. Çünkü hattım o kadar eski değil. Turkcell'in telefon rehberine de kayıtlı üstelik. Ama ne o adı, ne de soyadını ta-nı-mı-yo-ruuum. Of ama yaa!
Cidden çok merak ettim bir mesaj mı şettirsem? Üf aman be, böyle telefon sapığı mı olur? Bir dahakine hemen açacağım telefonu da kontörü gitsin, oh olsun.
Kafayı yedim kim bu diye bir aydır!

Aşk hiç biter mi?

Ezginin Günlüğü - Aşk bitti

Bu sıralar dilime, kulağıma, beynime dolanan şarkı. Farklı yerlere sürükleniyorum sanki bunu dinlerken. Ruhumu rahatlatıyor gibi. Bir taraftan hüzün çöküyormuş gibi olurken, birden sevimli bir hâl alıyor gibi. Hoş gibi, tatlı gibi, güzel gibi, duru gibi, mis gibi...

16 Eylül 2010 Perşembe

Hayaller ve Kırıklıkları

benim şahsi ve bahtsız kalemciklerim

Öğrendiğimde beynimden vurulmuşa döndüm. Acı acı baktım etrafıma boş gözlerle. Birazdan kopacak fırtınanın sessizliğiydi işte bu. Öylece baktım. Yanıbaşımda duran anneme değdi gözlerim bir an, sonra çektim bakışlarımı üzerinden.
Bunu öğrenmek için gidip listeye bakmaya cesaret bile edememiştim. Nasılsa öğrenirdim. Herkes o gün akbabalar gibi listenin başına ya da internete doluşacaktı. Nitekim öyle de oldu. Şu an kimin beni aradığını tam olarak hatırlayamasam da, tanıdığım insanlardan sadece bir tanesinin listede adının olduğunu öğreniyordum o telefonla. "Bir daha" dedim, "Bir daha bak şu lanet olası listeye!" Ama yoktu. Ben ilk defa kendimden bu kadar eminken, ilk defa daha öğrenmeden bile olsa kesin gözüyle baktığım başarımın kutlamalarına başlamıştım bile içimde. Ama ben böyle eminken...
Ardından acı acı bağırmaya, ağlamaya başladım. Hüngür hüngür, hiç böyle bir şey için ağlamadığım kadar. Kendimi yere attım. Halının üzerinde, yerleri yumruklayarak bağırdım ve ağladım. Kendimi kaybetmiştim. İlk kez böyle olmuyordum, ama ilk kez bu kadar büyük bir hayal kırıklığına uğruyordum. Ve tabii ilk kez yerlere atılıyordum kendimi kaybederek. 
Daha önce de bir kez kendimi kaybetmiş, akan yaşlara aldırmadan gözlerimi boşluğa dikmiş, hareketsizce, öylece duruyordum. Arkadaşım, arkadaşlarım, dostlarım sayesinde evime kadar gidebilmiş, evde hüngür hüngür ağlamış, boş duvarlara bakarak gözümün önüne bir şeyler getirmeye çabalamıştım. Ama o zaman ve o durumlar çok başkaydı. Böylesini ilk defa görüyor ve yaşıyordum.
Elimde olsa uçup gidip kendi gözlerimle görmek isterdim. Ama yapamazdım da, bakamazdım belki. Eğer bu kadar çok isteseydim yapmış olurdum zaten. Herşey açıktı. O kadar umutlarla girdiğim, kendimden ilk defa bu kadar fazla emin olduğum -etrafımdakilerden de-, kesin gözüyle baktığım yetenek sınavını kazanamamıştım. Listede adım yoktu. Oysa figür, en iyi çizdiğim şeydi. O gün daha fazlası olmuştu.
Herşey bitmişti artık benim için. Hayat durmuştu sanki o an. "Dünyanın sonu değil ya!" derler hani, benim için adeta 'dünyanın sonu'ydu. İlk kez yüksek bir yerden, kalın bir betona çakılıyordum. Canım çok yanıyordu. Yanımda beni teselli etmek isteyen annem, fark etmeden daha can acıtıcı kelimelerle tuz basıyordu yarama sanki. O an, bir kelime daha etseydi, kendimi bir yolunu bulup öldürebilirdim. Herşeyimi kaybetmiştim, hayallerimi, geleceğimi, iki yılımı...

Unutulmaya yüz tutmuş, körelmiş yeteneklerimi canlandırma çabalarım vardı bir kaç zamana kadar.
Şimdi olsa, bir daha aynı hayal kırıklığına uğrar mıydım diye soruyorum kendime. Ama yok, bir daha aynı hatayı yapıp boşa zaman harcayamam. Herkes o sınavların nasıl döndüğünü yavaş yavaş öğreniyor artık. Hepsi böyle olmasa da. Aldığım ders bana yetti. Ve tabii kazandığım hobi de.

11 Eylül 2010 Cumartesi

Yine aklıma geldi de...

Bu sağda solda çıkan testler iyice kafayı yedi yahu! "Hangi Ajda Pekkan şarkısısınız?" ne demektir? İnsanlar neden hangi ajda şarkısı olduklarını merak ederler ki? Daha doğrusu ederler mi? 'Hangi Ajda Pekkan şarkısı sizi ifade eder?' gibi bişey olsa sanırım, kısmen, belki daha mantıklı olabilir.

Bakınız bir de şusu var, çok yaratıcı, insanı iyi hissettiren(!) bir test: 'hangi hayvansın?'

Yakında şunları da görebiliriz:
-'nasıl kokuyorsun?' sonuçlar: a)katır gibi b)bir çift çorap c)pastırma d)mis mis oh!
-'kumaş olsan desenin nasıl olurdu?' sonuçlar: a) çiçekli b)puantiyeli c)pitikareli d)senin kumaşında yok böyle şeyler cicim!
-'sarışın olsan ne olurdun?' sonuçlar: a) aptal b)çok zeki c)aklı gidip gelen d)zaten sarışınsın!
-'büyüyünce ne olacaksın?' sonuçlar: a) pilot b)anne-baba c)astronot d)örtmen
...

8 Eylül 2010 Çarşamba

Aklıma geldi de...

Bi blogu izlemeye aldığınızda yazan 'bitti', aşıdan sonra iğne çıkartılan yere pamuk konulurkenki "bittiiii!"'ye ne kadar çok benziyor değil mi?

7 Eylül 2010 Salı

Renksizlik...


Hala arıyorum hayatımın rengini, hatta ince ayrıntısını, cmyk'sını. Öyle bir çıkmaz sokağa boyanmış ki o renk, benim bilmediğim bir yerlerde. Arayarak mı bulunur, bekleyerek mi? Bildiğim tek şey sabrımın tükenmekte olduğu, yavaştan. Belki de elimde bir pantone kataloğu, renklerin gözüme en hoş gelenini seçesim var.
Ey hayat! o zaman bu, kader olmaktan çıkar. Kendi ellerimle boyamadım ki gökkuşağını. O zaten hep oradaydı, aynı renklerle. Ama hep yağmurdan sonra gösterirdi kendini. Saklanırdı uzunca bir müddet.
Sahi, ne zamandır gökkuşağını göremiyorum. Arayı açmasın. Solmayalım buralarda. Biliyorum, çıkmaz sokağı bulabilseydim eğer, eğer bulabilseydim o sokağı... Bulabilseydim, o sokağın içinde başımı göğe çevirirdim. Gökkuşağını görürdüm o zaman. Tam tepemden akardı göğsüme, sol yanıma doğru, yavaştan dolardı ruhuma, kalpten ayağa kadar. O zaman aramama gerek kalmazdı rengimi, zaten içim rengârenkken. Sonra beklerdim geceyi. Bir daha kaldırırdım başımı. Yıldızları görürdüm o zaman, yanında da dolunayı. Oldum olası severim çünkü ben dolunayı. Beni ben yapan ışık da oradan dolardı içime, rengârenk ışıklar saçardım etrafa. Artık parıldayan renklerim var benim diye haykırırdım bana bunları veren gökyüzüne. Minnettar olduğumu söylerdim ona...

6 Eylül 2010 Pazartesi

Artık 'en'lerim yok benim!

Kendime not
Hayatta en sevdiğim şeyler hemen elimden kayıp gider. Küpe takmayan ve kendisine yakıştırmayan biri olarak benim, kendime en yakıştırdığım küpeyi banyoda kaybetmem gibi. Bu en basit örneği tabii. Bunu yazmak aklıma bu küpe sayesinde geldi aslında, ondan böyle bir giriş oldu.

Ben hayatımda bir kere aşık oldum. Platonik bir çocukluk aşkıydı. Aşların en safı, en temizi, en yalansız ve güzeli. Hiç karşılıklı birşeyler yaşamadım, olabileceğine de inanmıyorum. Olsa da zaten elimden kayıp gider, eminim. Tıpkı platonik aşıkken olduğu gibi. Yazının başında dedim ya, en sevdiğim şeyler gider hep diye. O da gitmişti öyle. Ama 5 sene sonra anladım ki, iyiki de gitmiş, geç bile kalmış. Jetonum geç düşmüş.

Hayatımda en çok değer verdiğim, yeri geldiğinde ailemin dahi önüne geçebilecek bir gerçeğim de dostluklarımdı. Biliyorum, değer vermiyor kimse. Değerleri hak edilen ölçüde vermeyi de beceremiyorum zaten. Dostluklarımda da hep böyle yaptım. Gereğinden fazla değer vermenin cezasını hep çektim, hala da çekiyorum. Sonuç olarak; zaman ilerledikçe dostlarımı da teker teker kaybediyorum. İşin kötüsü, yerlerine yenileri de gelmiyor. Öyle birşey değil çünkü dostluk. Her birinin yeri ayrı.

Okuyup da sevdiğim, en şekerli duygulara sürüklendiğim kitabım bir arkadaşım tarafından alıkoyuldu. Hala da alıkonulmaya devam ediyor. Üstelik üzerinden 2 sene geçti. Benim öyle ödünç verdiğim şeyi geri isteme huyum yoktur. Karşı tarafın o inceliği düşünmesini beklerim. Sonuçta bir eşya sana ait değilse emanettir. Emanetler de tam zamanında sahibine teslim edilir. Sonuç olarak o kitap unutuldu. Oysa ben, olsaydı da tekrar okusaydım diyorum, ki okuduğum kitabı tekrar okumam her zaman.

Balık besledim ben. Sadece balık değil; tavşan, civciv, ördek, su kaplumbağası, kuş... Annemin karşı çıkabilitesi en düşük olan hangi hayvan varsa işte. Ama hep öldüler. İyi baktığımı sanıyordum hepsine, ama onlar da sevgimin kurbanı oldular. Teker teker gittiler. Son olarak akvaryum aldık. Balıklar aldık. Onlar da öldüler. Üzüldüğümü görünce babam bir daha, bir daha aldı. Onlar da öldüler.En sonunda hayvanları bu kadar sevmekten vazgeçtim. Şu an akvaryumda 2 tane kara japon balığım var. Onları sevmekten vazgeçtiğimden beri yaşıyorlar. İç ses olarak "yapma baba, yine alma, ölecekler..." dediğimden ve babam onları aldığından beri hala ölmediler.

Hayatım böyle işte benim. Çok istediğim şeyleri kaybetmekle geçiyor her anım her saniyem. Bunun içindir ki, bana gelip sorsalar, "en sevdiğin şarkı hangisi?", "hangi yazar en çok etkiledi seni?", "gitmekten hoşlandığın en özel yer neresi?" diye, pek bi cevap veremem. Artık 'en'lerim yok. Sanırım yaşadığım ve yaşamakta olduğum bu travmatik olaylar sayesinde bilinçaltım bir şeyi 'en' sevmeme engel oluyor. Mesela artık en sevdiğim renk bile yok.  Belki artık sevmekten de korkuyorum kayıp gider diye.

Durum vahim.

2 Eylül 2010 Perşembe

Acil Bir Hayal Diyetisyeni Aranıyor!

Benim kadar hayalperest biri daha var mıdır acaba? Aynı konudan daha önce eski blogda bahsetmiştim. Hala anlam veremediğimden olsa gerek, irdeliyor da irdeliyorum. Aslında şimdi hatırladım; eski blogdaki yazıya yorumlar gelmişti, benim kadar hayalperestler de vardı yahu. Ama gözümle görmeden de inanasım yok. Hoş nasıl göreceksem milletin hayalini.

İnanamıyorum işte napayım? Her gece konulu hayaller türetiyorum. Bazen istediğim, bazen istemediğim şeyleri kuruyorum kafamda, gözlerimi kapatıyorum, uzanıyorum şöyle bi güzel, başlıyorum hayal etmeye. Hepsinde baş rolüm. Esas kız hep benim. Tamam, itiraf etmeliyim ki aslında sadece gece uyumadan önce değil. Bazen gündüz gündüz de oluyor. Aklıma birşeyler geldi mi uzanıyorum koltuğa, hayallerimi kuruyorum. Bazen otobüste, vapurda falan da oluyor. Gözlerimi kapatabildiğim her yer ve zamanda. Saçma, biliyorum. Hiç birinin gerçek hayatlarla alakası yok, herhangi bir filmden herhangi bir sahne gibi. Hayatımızın filmlerdeki gibi olmayışından mıdır bu? Bazen kurmamaya çalışıyorum. Müzik dinleyerek uyuduğum zamanlar kurtarıyor beni bundan. Ama o zaman da müziğe uygun klip girişimlerim oluyor, onu naparım bilmem. Neyse ki hayallerden daha az oluyor bu klipler. Ciddi gibi yazdığıma da bakmayın, komik olduğunun gayet farkındayım. Ama engel olamıyorum sorun orada.

Ömrümün sonuna kadar böyle hayaller kurmaya devam edebileceğimi sanmıyorum ama. Çünkü biliyorum ki, büyüdükçe hayaller küçülür. Büyüdükçe, olabileceklerle senaryoları daha iyi ayırt ederiz. Eskiden yapabileceğimiz şeyleri artık yapamayacağımız bir zamandaysak -ya da çoktan yapmışsak- zaten hayalini kuramayız. Mesela örnek vermek gerekirse; evli bir kadının evliliği hayal etmesi gibi. Artık evlidir, eskiden hayalini kurduğu şeyin içindedir. Bu yüzden, evli bir kadın yatağına yattığında evlenmeden önceki evlilik telaşı sahnelerini hayal edemez. Çok isterse kendi düğününü gözünün önüne getirir. Zaten bu da hayaller kadar zevk vermez, gibi.


Hayal kurmak iyi, hoş, güzel de; korkuyorum. Şizofrenleşmekten korkuyorum, hayaller gerçekleşmediğinde hayal kırıklığı yaşamaktan korkuyorum. Hayal kurmak güzel de, öğünleri düşürmek gerek kanısındayım. Haftada 3 olsun. Evet evet. Hayal diyetisyeni falan yok mu, öyle bir meslek olmalı. Evet evet.
Related Posts with Thumbnails
Bu gadget'ta bir hata oluştu