17 Ekim 2010 Pazar

Otobüs...


Herkesin otobüs anıları vardır muhakkak. Otobüs aşklarından tutun da otobüste sinir olunan her şeye kadar herkesin yazacağı bir şeyler bulabileceği bir konu bence. Benim otobüsle ilgili söylemem gereken bir şey var ki, tamamen benimle alakalı. Geçen gün otobüste boş bir yere oturduğumda aklıma gelen şeyi yazmak geldi bir de aklıma. Zaten ne zaman otobüste boş bir yere otursam aklıma gelir. Ne biliyor musunuz? Şimdiiii... Nasıl gireyim konuya bilemedim. Hani otobüse binersiniz, birkaç boş yer vardır. Ama genelde cam kenarları hep doludur. Çünkü otobüse binen tekil kişiler genellikle cam kenarlarını kaparlar. Hiç kimse cam kenarları boştayken gidip cam kenarını kapmış birinin yanına oturmaz. Bunun nedeni insanları sıkıştırmama isteği, rahatsız etmeme isteği ya da cam kenarına oturma isteği olabilir. Ne olursa olsun, kural gibi bir şeydir bu. Önce yavaş yavaş tüm cam kenarları dolar, tüm cam kenarları dolduktan sonra diğer yerler de dolar.

Oysa geçtiğimiz bir sabah, otobüse bindiğimde bambaşka bir manzarayla karşılaştım. Çoğu yer doluydu, herkes çift çift oturmuştu. Bir tek, cam kenarı da boş olan bir ikili koltuk sivrilmişti aradan. Adeta ışıldıyordu. Farklı bir madde gibiydi. Hatta eşyanın doğasına aykırı bir mucizeydi sanki bu. Önce rahat rahat yaklaştım oraya doğru, sonra oturuverdim cam kenarına. Bu sefer haydiii, iç sesim bir başladı ki sormayın gitsin. Konuşuyor, aynen şöyle diyor; "ulan niye burası boştu ki? Arkamda oturanlar da, öndekiler de birbirlerini tanımadıkları halde çift çift oturmuş, burayı niye es geçmişler? Yoksa koltukta garip bir şey vardı da üzerine mi oturdum? Aman Allah'ımmm..." Yol boyunca bunu düşündüm. Gerçekten yaptım bunu. Bundan daha ilginci de otobüsten inmek için kalktığımda dönüp oturduğum yere bakmak oldu. Neyse ki içim rahatladı ama kafam daha da karıştı. Sizce o koltuk neden boştu?

16 Ekim 2010 Cumartesi

Çalışan İnsan Dramı

İşe başladığıma mı sevineyim, blogu boşladığıma ve kimsenin blogunu takip edemediğime mi üzüleyim, bilemedim. Bir süre daha böyle geçse de günler, gün gelip laptop aldığımda herrrrgün yazmak istiyorummmm. Zira artık abim olacak çocuğun bilgisayarını kullanmama kararı aldım. Daha önce de bu ve benzeri kararlar almıştım, ancak internetsiz de kalamıyordum. Artık biraz daha dişimi sıkacağım ve maaşımı almaya başladığımda tüm ihtiyaçlarımı hallettikten sonra alacağım laptobu hayırlısıyla. O zamana kadar umarım unutmazsınız beni. Hoşçakalın.

8 Ekim 2010 Cuma

Miiiiiim!

8ex-en8'in şuradaki isteği üzerine, oradaki 3 mimden birini seçtim ve yazmaya başlamak istiyorum. Ama öncelikle kendisine tekrar teşekkürlerimi sunuyorum.

Seçtiğim mimin konusu şöyle; Senin hayatında "Yedi önemli, ya da yedi ilginç şey"

 1.Mimde konusu geçen '7' rakamını duyunca, aklıma ilk gelen en önemli ya da ilginç olayların 7. sınıfta gerçekleştiğini söylemek isterim. Şöyle ki; 7.sınıfta ben ve arkadaşım ilk kez aşık olduk. O dönem deli gibiydim. Sevdiğim çocuğun geçtiği yollar bile özeldi. Onun geçtiği yerlerden geçerken "ayyyh, buradan geçti, buralara bastı..." şeklinde cümleler kurarak onun geçtiği yollara keyifle basıyor, aynı zamanda da aptal bir surat ifadesiyle geziniyordum ortalıkta. Okulda her karşılaştığımızda kalbim heyecandan yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Kimi zaman okulun penceresinden aşağı bakarken geldiğini görürdüm, wc kapısının arkasına saklanıp ara ara başımı uzatıp bakardım merdivenlerden çıkıyor mu diye. Geçtiği zaman gizli gizli izlerdim. Arkadaşım da, benim aşık olduğum çocuğun kankasından hoşlanıyordu. Beraber planlar yapar, onları görmek için didinirdik. Hatta o yaş için fazla kaçacak çılgınlıklar yapardık. Mesela sevdiğim çocuğun nerede oturduğunu merak edip evine kadar takip etmiştim. Zavallım anlamıştı, yol boyunca çaktırmadan arkasına bakmaya çalışıyordu, bir yandan da sinirlenmişti. Yine de yılmadım, nerede oturduğuna kadar öğrendim. O yılları mumla arıyorum.

2. Hayatımda başıma gelmesini istemediğim ve gelen en ilginç olay da Emre Belözoğlu'na aşık olmamdı. Ama şimdiki Justin Bieber'ci kızları görünce onlar gibi olmadığıma eminim. Benimki bambaşka birşeydi, gerçek bir aşk gibiydi adeta. Bu olay 7.sınıf mevzusundan 1 yıl öncesinde oldu. 2002 dünya kupası maçları vardı. Bir gün o maçlardan birinin başlamak üzere olduğu bir zamana denk geldim. Bir futbolcunun boynundaki kolyeyi açmaya çalıştığını gördüm, bayağı uğraşmıştı ama bir türlü beceremiyordu. Arkadaşlarından yardım aldı en sonunda. Hani ilk aşklar nefretle başlar ya, öyle bir şey oldu o an ve "salak yıaa, bir kolyeyi açamadı, kıh kıh kıh" diye güldüm, dalga geçtim. Sonra sonra dikkatimi çekmeye başladı izledim, izledim, izledim... Başka gün oldu yine izledim falan derken, bir bakmışım aşık olmuşum. Sonra kendimi bütün gazete ve dergilerden arşiv yaparken buldum. 200'e yakın fotoğraflı bilgi topladım hakkında. Evinin dekorasyonuna kadar öğrendim. Tüm röportajlarını izledim, okudum. O zamanlar internet yoktu. Tümünü kendi çabamla oluşturmuştum. Büyüdükçe anladım, böyle salakça aşk olmaz dedim, vazgeçtim, bağrıma taş bastım. Zaten kişiliğini beğenmiyorum şu an.

Şıpsevdi görünmüş olabilirim ama, hayatım boyunca yaşadığım aşklar bu kadardı. Gerçekten.

3. İtalya / İtalyanca... İçimde garip bir duygu besliyorum İtalya ve İtalyanca'ya. Nedenini bilmiyorum. Ülkesini çok seven bir Türk genci olarak neden İtalya'nın ismi cismi sevimli geliyor, anlamış değilim. Hala çözemedim. Ama son iki-üç yıldır İtalya'ya bir merakım var. İtalya'ya has çok şeyi seviyorum. Mesela piyanoya bir merak peyda oldu bende. Çalmak istiyorum, çalamasam bile sesini duymak istiyorum. Hayatım boyunca bir kere İtalya'ya, olursa Venedik'e gitmek istiyorum. Turlarla olur, başka türlü olur, bir gidip görmek isterdim. Yaşlansam bile emekli maaşımdan biriktirip gitmek isterim en son ihtimal. Onu da değerlendiremezsem gitmeden ölürüm. Ama en azından denemek istiyorum. Balayında orada olsak sevdiceğimle, ne güzel olurdu. Dillerini de öğrenmeyi delice istiyorum. İtalyanca çok sempatik geliyor bana. Neyse, var böyle bir merak ilginçtir ki. 

4. Çocukluğumdan beri aklıma geldikçe televizyonu açar, sesini kapatır, komik seslendirmeler yaparım. Eğlence olur bana. Hatta yanımda bir arkadaşım olur da, o da diğer karakteri seslendirirse, yeme de yanında yat olur.

5. Seslendirme dedim de, sesim ince olduğu için ve daha da inceltebildiğim için, çizgi film seslendirmek isterdim. Eğlenceli bir mesleğim olurdu.

6. Çoğu zaman kesin konuşmak istemem. Bazen emin bile olsam, cümlemin sonuna 'galiba' koyarım. Kimseyi yanıltmak gibi olmasın diye. Malum, biraz balık hafızalılık var bende, belki unutmuş olabilirim diye emin konuşamam. O yüzden bu sıralar sürekli kullanıyorum 'galiba'yı.

7. Hayatım boyunca hiç bir yerimi kırmadım, kemiklerim ilk günkü kadar taze ehe ehe. Bu benim için çok önemli. İnşallah bundan sonra da kırmam kolumu bacağımı. Maşallah maşallah tü tü tü...

Eğer isterse yazması için ben de bu mimi bu arkadaşımıza yollamak istiyorum: Ayşa
 Başka bir arkadaşa daha yolluyordum ama gitmiş buralardan ya da gitmek üzere, çok üzüldüm, çok sıcak gelmişti bana yazıları. Hayırlısı, ne diyelim. Umarım kalır.

7 Ekim 2010 Perşembe

Bir Lens Hikayesi!...

http://fc01.deviantart.net/fs16/i/2007/183/2/9/reading_glasses_by_rocketina.jpg


Hedeflerim var ama elim kolum bağlı. Bir an önce gerçekleştirmek istediğim hiç bir şeyi gerçekleştiremiyorum, ama bunun tek nedeni ben değilim ki. İşsizlik demek istemezdim ama öyle. Ben de işsizlikten yakınan bir Türk genciyim artık. Ama bizleri bu hale maalesef ki kapitalist düzen getirdi. Neyse neyse. Amacım siyaset yapmak değil. Ama bir zaman sonra koyuyor evde boş boş oturmak. Para yok, iş yok, aşk yok, yok oğlu yok. Ben delirmeyeyim de kimler delirsin. Haksız mıyım? Oysa bir an önce benim bir işe girip para biriktirmeye başlamam lazım. Çünkü şu sıralar en çok ihtiyacım olan şey 'gözlerimin eskisi kadar iyi görebilmesi'. Tamam, belki gözlüğüm var -devamlı kullanmasam da- ama çok fena canımı sıkıyor bu durum. Gözlerimin bir gözlüğe muhtaç olması canımı acıtıyor. Sabah yatağımın içinde dönerken, pencereye konan kuşun nasıl birşey olduğunu görememek işte bu. İlla kalkıp o gözlüğü alıp gözüme takmam gerekli. Bir de ben çok duygusal, ağlak birşeyim. Gözlük olunca haliyle, ağlarken özgürlüğüm elimden alınmış gibi hissediyorum. Mesela televizyon izliyorum, çok acıklı bir film sahnesi, ağlıyorum, ağlarken gözlüğümü çıkartıyorum, bu sefer ekranı net göremiyorum. Hay arkadaş yaa! Gördün mü işte? Bir de gözlük kullanmada çok eski olmadığımı düşünürsek durum daha fena. Ortaokul biterken kullanmaya başladım. Haliyle alışmakta güçlük çektim, aslında hala alışamadım. Çok küçük bir yaşta gözlerim bozulsaydı ve başlamış olsaydım böyle olmazdı, biliyorum. Gözlük denen o eşyayı çok rahat bir şekilde ve sabırla kullanan herkesi çok takdir ediyorum. Yani sözün özü, benim bir an önce çalışarak, lotoyla, borçla harçla bir şekilde bir miktar paraya sahip olarak gözlerimi eski sağlığına kavuşturmam gerek. Ameliyat için gerekli miktarı bir bulsam iki gün durmam, hastaneye koşarım valla. Çünkü malumunuz, ilerledikçe ilerledi gözler. Artık eskisinden daha kötü görüyorum. Çok üzülüyorum çok. He belki lens diyeceksiniz. Ama bahsettiğim sorunlar lens için de geçerli. Her an gözümde olması gerekli, falan filan. Hem denemedim mi sanıyorsunuz sanki? Denedim. Garip şeyler yaşadım bir de akabinde. Çok fenaydı. Gülüyorum o halime. Kısaca bir özet geçmek gerekirse, şöyle bir şeyler oldu:

Lise 3'teyim. Haliyle okulun son yılı olduğu için de stajdayım. Staj yaptığım yere çalışanların rutin göz muayenelerini yapmak için bir miktar doktor geldi. Yanlarında bir sürü eşyaları ve aletleriyle, kontrolleri yapmaları için bir odaya yerleştirildiler. Muayeneler başladı. Ben de gözlük kullandığım için bir muayene olayım diye düşündüm. Muayene sırası bana geldiğinde genç ve yakışıklı(ehe ehe!) doktorun yanına giderek muayenemi oldum. Bir de -sanırım tanıtım amaçlı- yanlarında kutularca lens ve solüsyon getirmişler, isteyenlere veriyorlar ya da takmalarında yardımcı oluyorlar. Neyse işte doktor bana da sordu isteyip istemediğimi. Ben de bir gün deneyeceğimi, ama şu an istemediğimi, zaten nasıl takıldığını bilmediğimi söyledim. Doktor biraz ısrar etti, yardımcı olacağını söyledi derken kabul etmiş bulundum. İşte ne olduysa o andan sonra oldu.

Doktor gözümü açmamı söyledi, bir eliyle lensi tutarken diğeriyle gözümü gerdi. Lensi gözüme yerleştirmek için gösterdiği çabayı görseniz gözleriniz yaşarırdı. Ama olmuyordu. Ne kadar çabalarsa çabalasın, benim gözümde bir tuhaflık vardı. Sadece gözümde mi? Bende de bir tuhaflık vardı. Geri geri kaçıyordum adeta, gözümü de kısıyordum. Çünkü tik gibi bir şey bu. Bir yandan doktor hırs yaptı adeta. Canımı acıtmaya başladı, az kalsın gözüm çıkacak yani, o derece. Bir yandan da geri geri kaçmayayım diye kıstırdı köşeye beni. En sonunda konuştuk ve bu sessizliği bozmaya karar verdik. Sanırım ilk karar veren kişi bendim. Doktorun azmi karşısında pes ediyordum:
-Olmuyor galiba, neyse boşverin, istemiyordum zaten.
-Aaa! Olur mu öyle şey? Ben kimlerin lensini taktım!
-(!?) ... Ben biliyordum zaten ya of, boşverin olmayacak galiba.

Uzun uğraşlar sonucu göze lens yerleştirme operasyonu yarı başarıyla tamamlanıyordu.
Doktor: İşte oldu, demedim mi ben! (doktorun haklı sevinci)
Ben: Nihayet... Ehe, teşekkürler, çok uğraştınız, kem küm...

Akşama doğru doktorlar pılılarını, pırtılarını toparlayarak çıkıyorlardı. Gözüme lensi sokuşturmak için bayağı efor sarf eden doktor yanıma yanaştı:
- Yatmadan önce lensi çıkartırken yukarı bakacaksın, parmağınla aşağı doğru tutup çekeceksin, bak işte böyle, çok basit. Tamam mı?
-Tamam, anladım. Teşekkürler.
Anladığımı sanmıştım. Meğer anlamamışım. Yani anlamıştım, ama kısmen unutacağımı nereden bilebilirdim ki?
Akşam eve geldim, biraz zaman geçtikten sonra artık lensleri çıkarıp solüsyonun içinde onları salınmaya bırakmaya karar verdim. Önce ellerimi yıkadım, sonra başladım denemeye. Herşey tamamdı, doktorun dediğinin aynını yapıyordum sanki ama bir şey eksikti. Yukarı doğru bakmayı unutmuştum! İleri bakıyordum ben. Parmağım gözümde, lensi çekiştirmeye çalışıyorum bir yandan, o gelmiyor, gözümü acıttığımı fark ediyorum bir ara, yavaş yavaş bir gerginlik sarıyor beni, panikliyorum. En sonunda ağlamaya başlıyorum, ağlarken bağırmaya başlıyorum, anneme dönüyorum ve:
-Anneeeeaaaaaeeeeeaaa! Çıkmıyo buuuu, napcaz şimdiiiiiii??? Ya kalırsa bu şey gözümde, napıcaz o zamannn? Anneeee, çıkmıyoooo...
- Çıkar çıkar hadi bişey olmaz, beceriksiz misin nesin?
-Ya anneeee, hani ben ağladım ya şimdi, yapışır mı bu gözümeeeee?
Bunu söylerken bir yandan göz yaşlarıma hakim olmaya çalışıyorum deli gibi. Elimi yelpaze görevine sokarak gözüme sallıyorum göz yaşlarım kurusun diye falan. O bir kaç dakikalık an ölüm gibi gelmişti. En sonunda eczacı olan komşumuza giderek çıkarmasını rica etmiştim. Bir de orada rezil oldum. Gülmemek için kendilerini zor tuttuklarını fark ettim ama bozuntuya vermedim.
Ogün hayatımın en değişik günüydü. Lensle böyle maceralar yaşayacağımı biri söylese inanmazdım. Garipti o gün, çok garip. İşte o gün bu gündür bir daha lensin adını ağzıma almıyorum. He o günden sonra kendi çapında takmayı denedim ama beceremedim zaten. O defter kapandı.

Bu arada konudan konuya atlayış yaptığımı farkediyorum. Ve sanırım bu yazı, benim şahsi bloglarımın yayın hayatının ilk bu kadar uzun yazısı olarak tarihe geçiyor. Ne diyordum ben? Heh, gözlük. Evet, gözlük ve lens, ikisinden de kurtulmak istiyorum. Bunun için de artık iş istiyorum. İşsizliğe son istiyorum. Konu saptığı için başlığı en çok ağırlık verdiğim olaydan seçip çıkarmak istedim ve öyle de yaptım. Okuduğunuz için teşekkür ederim, gittim ben.

3 Ekim 2010 Pazar

Büyüyoruz şaka maka...

Durdurmak istiyorum ben, büyümek istemiyorum daha fazla. Her yıl, bir yaş daha büyüdükçe insanların sizden beklentileri daha fazla oluyor. Sorumluluklar artıyor. Küçükken büyümek isterdik, geleceği görebiliyor olsaydık bunu ister miydik? Hem geleceği öngörebilseydik çocuk mu olurduk sanki?


Her neyse. Nerden geldi bu aklıma, şuradan geldi; çevremde herkes evlenmeye başladı. Tüm arkadaşlarım sırayla evleniyor, evlenmeyen nişanlanıyor, kimisi çocuk yapıyor. İçimden diyorum kendi kendime "Ulan, bu kadar büyümüş mü ki bu evleniyor? Vay anasını ya işe bak!". Kendimi o aşamada düşünüyorum da, yok olmuyor, hayal bile edemiyorum, çok güç. Ama sahiden, şaşılacak birşey yok, yirmili yaşlara gelindiyse olacak böyle şeyler. Artık çok şükür mü dersiniz, kaçınılmaz son mu dersiniz bilemem. Kişiye göre değişir. Mesela benim görüşüm; yirmili yaşların başı evlilik için çok erken.
 Neyse ya, evde kaldığımı belli etmeyeyim bari böyle erken merken diyerek. Şaka bir yana, mesut olsunlar canlarım. Herkes adına çok sevindiğimi söylemeliyim. Ben de evde kalışımın şerefine bir cigara mı yaksam hı?
Bu arada, evlenmeyi düşünen düşünmeyen, saçma bulan, hoş bulan kim varsa (bayan olaraktan yani) illa gelinlik modellerini karıştırmış, içinden kendine bir tanesini beğenmiş, ya da fikir almıştır sağdan soldan. Her genç kızın hayalidir gelinlik giymek derler ya, çoğunlukla doğru kabul ediyorum bu sözü. Benim de kafamda var bir model. Öyle işte, garip.

Not: Sigaaaaara sağlığa zararlıdır. Sigaaaaara öldürür! Sigaaaara süründürür. Sigaaaara içenlerde bunama, kalp ritm bozuklukları, sakarlık, patavatsızlık, beyin fonksiyonlarında işlevsizlik, ağızda koku, dişlerde sararma, saçlarda dökülme görülebilir. Sigaaaara içmeyelim, içenleri uyaralım, içmeyenleri pasif içici yapmayalım, aktif içici ise hiç yapmayalım. Huh, beni mi dinleyeceksiniz sanki, bu kadar.

1 Ekim 2010 Cuma

Toplu Fotoğraf Katliamı!

Bazı insanlara anlam veremiyorum. "Nedir yani, ne olur ki illa birşeyi bozmasan?" diyesim gelmiyor değil. Kırıcı olamamak adına da şöyle diyorum tabii; "yaa uf, nolur ki aman sen de he!" Sanki böyle daha sitemkâr, daha az onur kırıcı, daha daha daha... Her neyse...
Konumuz; toplu fotoğraflar ve onların içinde yer alan en az bir kişinin serzenişleri ve benim sinir üst sınırımın aşılması.



Güzel bir gündür. Tüm arkadaşlar ya da tüm aile, toplanılır, fotoğraf çektirilir. Fotoğraf çekme fikri ortaya atılmadan önce, atılma sırasında ya da sonrasında hiç sesi çıkmayan bir ablamız/abimiz (genelde ablamız, hatta sadece ablamız), gün sonunda fotoğraf makinesi sahibiyle bir şekilde telefonda, internette veya yüz yüze irtibata geçmişse fotoğraf mevzusunu açar ve "Canımcım, o fotoğrafları bir yerlere koyma he mi, ya da beni kes olur mu? Kocam kızıyor, valla bak. Hadi canım, hadi güzelim..." O an fotoğraf makinesi sahibinin içinden de şunlar geçer; "Ben seni bi kesecem, sen o zaman görücen ya, te allam ya, sen kes, kapat telefonu kes sesini..." Ama dilinden dökülenler; "Eee şey, peki abla. Ama ya hatıraydı onlar ne olacak ki? Peki bilgisayarımda durabilirler mi bari?" Ablamız biraz ileri giderek şunları bile söyleyebilir; " Aaaa tabiyyki de gizli bir dosyada sakla, sen abinle ortak kullanıyordun diymi bilgisayarı? Katiyyen olmaz, sen gizle onları bişey yap..." Gerçekten bu kadarı da oluyor, inanın ki.

Bu konuşma bu yönde istenildiği kadar uzatılabilir. Peki ya o fotoğraftan kesilmeyi isteyen 'abla' fotoğraf çekildikten sonra kenara çekilip de şunları deseydi dünya daha güzel olmaz mıydı; "Yahu çocuklar, kusura bakmayın, benim sevgilim karışır böyle şeylere, sizi ben çekeyim bu sefer, olmaz mı?" Ya da çekilmeden önce makineyi eline alarak diğer komplekssiz insanları çekseydi?

Ben de tanıyorum böyle bir arkadaş. Hatta bir arkadaş değil sadece, bir sürüsünü tanıyorum. Ama bir tanesi var ya, tam illetlikti doğrusu. Kısaca anlatayım;
Okuldayız bir gün. Güzel bir gün, eğleniyoruz falan. Fotoğraf çekilmek istedik. Bir arkadaş fotoğrafı çekiyor, diğerleri poz veriyor. O illet olduğum arkadaş da her ama her fotoğrafa tavşan gibi atlıyor zıp zıp. Ulan bir tanesi için de de madem "Bunu da ben çekeyim, nasılsa ben bir yerlere koymanızı, kimseye göstermenizi istemiyorum..." bla bla. Yok yahu, herkes değişiyor, makineyi alan çekiyor fotoğraflarda, bir o değişmiyor, hepsinde var. -Gel de sinir olma yani.- En son fotoğraf çekilme seansı bitti, derse gireceğiz, arkadan sesi yankılanıyor beynimin içinde, kulaklarım sinirden çınlamaya başlıyor, içimde kırmızı bir sıvı sanki boğazıma dayanıyor da geçiyor, gözlerim dönüyor, sıcak basıyor... "Ya kızlar, o fotoğrafları koymayın bir yerlere he! Benimki görmesin."

Arkadaş facebook'u kastediyor. İyi de, ona ve onun sevgilisine ne ki benim facebook profilim? He madem öyle, her fotoğrafta niye varsın arkadaşım? Önceden yapacaksın o zaman uyarını. Arada bir sen alacaksın makineyi eline o zaman. Tamam, belki istemiyor olabilir, sevgilisini hayatına bu kadar fazla karıştırıyor da olabilir, fotoğrafta tipini beğenmemiş de olabilir, ama her şeyin bir çözümü var. Anlarım, hak veririm, saygı duyarım, ama karşıdakinden de aynı insancıl davranışları beklerim arkadaş!

Kimisi de makine sahibi, biz fotoğrafları atmasını beklerken, fotoğraflar bir geliyor ki, kırpılmış. Gel, buna da sinirlenme. Neymiş, çirkin çıkmışmış kendisi, o yüzden kesmişmiş. Tamam da, orijinalleri üzerinde niye oynarsın be arkadaş? O fotoğraflar hatıra için çekilmedi mi, oradaki de sen değil misin? Geçen gün bir başka arkadaşımla da bu yüzden hafif tartıştık. Haksız mıyım ama? Biraz empati, azıcık empati, minicik empati...
Related Posts with Thumbnails
Bu gadget'ta bir hata oluştu