26 Aralık 2010 Pazar

Sıfırım, nereye gidiyorsun?


2011 mi geliyor şimdi? Yoksa biz mi ona gidiyoruz? Üzerine bir şeyler yazmazsam olmaz. Eh madem 2010 ve 2011'in bana ifade ettiklerinden biraz konuşalım. Daha doğrusu ben konuşayım işte.

Ben hala idrak edemedim 2011 mi gelmiş, yılbaşı mı gelmiş, yeni bir yıl mı gelmiş ne gelmiş. 2010, daha yeni gelmiştin yahu nereye? Ben daha ahan da 2010 diyemeden 11 gelmiş. Yıllar aynı çocuk gibi, bir an önce büyümek istiyorlar, yetmiyor onlara. Ama ben şahsen 2011'in gelmesine biraz üzüldüm, içimde küçük bir burukluk var. Nedeni ise 2000'li yıllardan bir sıfır daha atmış olmamız. Malum 9 senedir iki sıfırla yaşamaya alışmışken paradan atılan sıfırlar gibi bir sıfırı daha atıyoruz ta ki 2019 sonuna kadar. Tabii o kadar ömrümüz olur da tekrar 2 sıfırlı günleri görürsek. Bu sıfırın benim için neden bu kadar önemi var, bilmiyoum. Aslında yok. Yani herhangi bir sıfırın hayatımda bir önemi yok, sadece yıllardaki bu sıfırlar böyle allak bullak etti beni. Bir de sıfır etkisiz eleman derler, eleman beni alt üst etti. Ben ise her geçen yıl daha da saçmalıyor gibiyim.

Neyse şimdi 2010'un benim hayatımdaki garip yerinden bahsetmek istiyorum. Benim için çok hızlı bir yıl oldu. Bir yılda bunları yaşayacaksın, her şey olup bitecek deseydi birileri, 'herhalde 2010 vefat yılım olacak' diye düşünürdüm. Hiç daha önce yapmadığım aşırı hızlar yaptım çünkü. Ama elimde değildi, aslında bu kaderin hızıydı. Bir çoğunuza göre hiç de hızlı şeyler değil tabiiki. Sadece benim rutin hayatım için biraz farklı oldu. Yapmayacağım, öyle olmayacak dediğim şeyler yaşadım. Bu yüzden 2010'u seveyim mi, nefret mi edeyim bilemedim doğrusu. Bir yandan farklılık içimi açtı gibi algılıyorken diğer yandan kızdım bu yıla beni benden alıp başka bir yere koyduğu için. Şimdi 2011'in saçmalıklarını bekliyorum. Ama gerçekten merakla bekliyorum. Hoş, tercih hakkım olsaydı, gelmemesini tercih ederdim. Diğerleri bu güne kadar bana yarayacak ne getirdi ki hayatıma da, 2011 getirecek? Hayır, bu kesinlikle umutsuzluk emaresi değil. Sadece gerçeklik, gerçeğe dönüş bu. Bir yıldan salakça şeyler beklemektense hiç bir şey olmayacağını kabullenmek, bilmek, hissetmek daha normal değil mi?
İçimden geçenleri dökme seansımı noktalamadan önce şunu da belirteyim; 'eğer kırmızı uğur getirseydi matadorlar boynuzlanmazdı.' Haftanın sözü olsun. Herkese mutlu yıllar, güle güle sıfır, seni bekleyeceğim.

25 Aralık 2010 Cumartesi

Emir Verme!

Nefret ediyorum yönlendirilmekten. Böyle nasıl diyeyim, içim gıcıklanıyor derler ya öyle bir şey oluyor emirvari cümleler işittiğimde. "Yok ben öyle emir altında çalışamam" şeklinde konuşan insanlar gibi değil ama. İş ortamı, işin gerekliliğine göre davranırım iyi hoş da, özel hayat ve insan ilişkileri konusunda iş değişir. Bir arkadaşım sürekli beni yönlendirmeye kalkıyorsa, herşeyi "ben bilirim" edasıyla yardım etme başlığı altında ufaktan yönlendirmeye çalışıyorsa uzaklaşırım yavaştan. Yani fikrini almalarım biraz azalır. Fikir almak iyi hoş da, yönlendirilmek aman aman. Sevgililer de öyle yapar ya hani mesela. Ben belki bu yüzden hep tek tabanca kalakalıyorum. Düşünüyorum da, şimdilerde deliler gibi sevdiğim bir sevgilim olsaydı, yönlendirmeye başlasaydı beni, iki dakikada soğuma olasılığım %90'dı. Ailem bile ufacık bir konu üzerinde şöyle yap böyle yap demeye başladıklarında onlardan bile soğuyorum sanki. Bildiğimi okumak istiyorum. Zaten her bildiğini yapan, başınabuyruk, züppe, aykırı kararlar alan, mantıklı düşünemeyen, saçma sapan davranışlar, rahat tavırlar sergileyen biri değilim. Belki öyle olmadığım için yönlendirilmek gücüme gidiyor. Aklı başında kararlar aldığımı düşünürken ben, biri çıkıp da gerzekçe kararlar alıyormuşum gibi beni yönlendirmeye kalktığında haliyle bozuluyorum. Çok gezen, garip arkadaş çevresi olan biri olsaydım, sevgilim "bu saatte tek başına ne işin var oralarda" dediğinde hiç gocunmazdım mesela. Bu ve bunun gibi garip şeyler işte. Böyle yani, durum bu. Hepimiz tek kişilik bireyiz, zamanı geldiğinde çift kişilik yaşasak da.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Bir yerlerden girdim konuya ama...

Bu aralar hiç birşey yapmıyorum, yapamıyorum. Erkenden tavuk gibi uyuyorum. Tv'de 'tele' diye bir mahluk çıkıyor ve saygıdeğer Metin Akpınar belirip de ninni söylemeye başlıyor ya, ben de o andan sonra uyuklamaya başlıyorum. Sanırsın benim için yapmışlar o uygulamayı. Çocuğunuzu bir akşamlığına alın, benim yanıma koyun, bakın nasıl iyi örnek oluyorum ben. Şaka bir yana da, konudan konuya atlamak gibi de olacak ama Metin Akpınar ve ninnisi deyince o konuya da uzanmadan edemeyeceğim doğrusu. Zira o anı ne zaman görsem gülmekten alamıyorum kendimi. Metin Akpınar'ı çok severim. Çok ton ton, sevimli, en önemlisi de yılların sanatçısı. Ama ne akla hizmet o adama çıkarıp oraya koyup da ninni söyletmişler, kafam almadı doğrusu. E zaten o uygulama okul çağına hitap etmiyor mu? Açıkçası bana öyle gibi gelmedi. İlkokula giden bir çocuğu ninniyle uyutabilir misiniz ki? İlginç doğrusu. Ya bu projeyi başlatanlar yeni neslin zehir gibi olduğunu unutmuş, ya da bilemiyorum bir şey bulamadım başka ben.
Neyse işte demem o ki, uzun zamandır ne kitap okuyabiliyorum, ne uyumadan önce müzik dinliyorum, ne hayal kuruyorum, ne bloga girebiliyorum... Hiç bir şey yapamıyorum. Zaten davranışlarım da bir garipleşti. Sanırım iş güç yaramadı pek bana. Bir de ben okulumu özledim bunu fark ettim. Özleyeceğimi biliyordum ama bu kadar çabuk olması beni bile şaşırttı doğrusu. Pardon, aslında artık orası benim okulum falan değil. İlişiğimi kestiler komşular, yetişin, dostlar, vah vah bana!... Üzülüyorum yahu cidden. Öğrenci olarak girdim, yabancı gibi çıktım kapısından. Neyse belki gelecek şenliklerinde bulunabilirim.

 Buraya da konuyla alakasız -ama güzel- bir fotoğraf ekliyordum ama kısmet olmadı, çok yavaşladı pc, zaten yavaş yavaş bozuluyor, hiç kurcalamayayım en iyisi. Ama fotoğraf çok güzeldi ya içimde ukte kaldı şimdi, Metin Akpınarla Ajda Pekkan'ın gençliği. Öhöm, pardon, Ajda Pekkan hala genç zaten çok özür diliyorum. Aman googlea yazın, hemen çıkıveriyor. Çok da uzattım, özlemişim be buraları.

5 Aralık 2010 Pazar

Herkes gibiydi, koşuyordu...

Koşuyordu içimdeki çocuk. Çok uzak diyarlara varacağını düşünüyordu. Kar yüzüne vuruyordu, o koşuyordu. Gözünden süzülen yaşlara aldırmadan...
Durmak nedir, bilmiyordu. Denizleri bile koşarak geçmek istiyordu adeta. O koşuyordu, o koştukça uçuyordu kuşlar daha yükseklere, piyanonun tuşlarından çıkan notalar da uçuyordu sanki gökyüzüne. Her şey birbirine karışmış, uğulduyor gibi geliyordu çocuğa. Ama o koşuyordu durmadan, durmak bilmeden, ağlayarak. Yaşları da koşuyordu yanaklarından aşağı. O bir şey diyemiyordu onlara, kimseye. Sadece koşuyordu gözleri ileri dalarak.
Görmüyordu, bakmıyordu, koşuyordu uçarcasına. Ne yöne gittiğini bilmeden, nereye varacağını tam kestiremeden, nerede duracağını düşünemeden. Koşmak istiyordu sadece, koşmak koşmak koşmak...
Dur desem de durmuyordu, durmak istemiyordu. Çıkmak istiyordu sanki içimden. Benden bıkmış gibiydi. Belki de benden uzaklaşmak için koşuyordu. Kaçamazdı, bilmiyordu. Üzüyordu, ağlatıyordu beni de. Sevmiyordu, o da sevmiyordu. Herkes gibi, sevmiyordu, herkese hak veriyordu, istemiyordu. Koşuyordu, durmuyordu, ağlıyordu, bağırıyordu...

2 Aralık 2010 Perşembe

Aklıma geldi de 5...


Aklıma geldi de;
"Alnın dar, sana kahkül olmaz, uzat onlarıııaaa, yüzünü kapatıyorsun..." bla bla bla diyenlere...
Sen hiç kahkülsüz Koreli gördün mü? Halbuki hepsinin de alnı dar. Oluyormuş demek ki, hıh! Demek istiyorum.
Ve dedim bile. Size ne ya aaa! Seviyorum, başka türlü çıplak hissediyorum, iyi böyle. Tarzım bu benim. Siz hiç kahkülsüz SmG gördünüz mü? Pardon, siz hiç SmG görmediniz. Olsun, herkes bilsin, kendimden bir ipucu daha vermiş bulundum. Ölümüne kahküllüyüm aga!
Related Posts with Thumbnails
Bu gadget'ta bir hata oluştu