23 Aralık 2011 Cuma

Ben mi dağınığım, eşyanın doğası mı bu?

Bazı şeyleri hakikaten nereye koyarsam koyayım, hep bir fazlalık hep bir fazlalık. Sürekli elimde, sürekli ihtiyacım olan şeylerin ise yakınlarda bi yerlerde durması taraftarıyım. Ne kadar özenip toplasam da ya eşyalar fazla geliyor (dolaplara, eve, odaya...) ya da süs eşyaları olmadığı için yani kullandığım için durması gereken yerden illaki alınıyor ve farklı bir yerde göze batıyor. Yani diyeceksiniz madem öyle, al kullan yerine koy değil mi? Ama bazı eşyalar hiç öye olmuyor. Mesela; kitaplığımdaki kalemliği aşağıda bir rafa koyduğumda tamam, ortadan kalkıyordu, bir nebze aşağıdaki uygun rafta hoş oluyordu ama ne zaman ki o rafa bir şeyler iliştirdim, o kalemlik orada fazlalık oldu. Ve kalemliğe işim düştüğünde oradan almak zor oldu, geçici olarak kalemliği oradan alıp üst bi rafa koydum. Ne yapmış oldum? Hem her şeyi dağıtmamaya çalışmış hem ona daha rahat bir yer bulmuş oldum. Daha doğrusu bunu düşündüm. Ama hiç öyle olmadı. Üst raf hem dağınık durdu hem kitapları kapattı (aşağıdaki rafta bir kutunun önünde duruyordu kitap falan kapatmıyordu). Uygunsuz oldu yani. Tamam belki ona ulaşmam kolay oldu ama onun haricinde hep zarar. İşte bu uzun örnekle şunu demek istedim; bazen elimize geçmesi gereken şeyi elimize yakın bir yerde bıraktığımızda dağıtmış oluyruz ortalığı. Belki ince bir ayar var orada belki bir şekilde çözülecek ama genel olarak baktığımızda böyle şeylerle karşılaşıyoruz. Yani ben eminim ki bu tarz şeylerle bir ben karşılaşmıyorum herhalde.

Aslında esas anlatmam gereken şey bu değil (biliyorum şu giriş yazılarını bir türlü tutturamıyorum, ya giriş yapamıyorum ya çok uzatıyorum bir acayip). Düzenleyemediğim için ölüyorum kuduruyorum burada maillerimi e-postalarımı hangisini derseniz. Madem Türkçe yazıyoruz bari e-posta diyeyim şimdi. Türkçe'yi çok güzel ve kusursuz kullanan biri değilim farkındayım bunun. Normalde de zaten 'mail' demeyi tercih ediyorum. Yine de neyi nasıl tercih edersem edeyim, çok da fazla bozduğumu düşünmüyorum dilimi yanien azından diğer bozanlara göre. Her neyse, yine konu değiştirdim. Demem o ki, e-postalarımı bir türlü olması gerektiği gibi düzenleyemiyorum arkadaş ne hikmetse! Gmail hesabı kullanıyorum. İlk açtğımda güzel güzel klasörler oluşturdum, farklı kategorilere ayırdım. Gelen e-postaları ona göre düzenleyecektim sözde. Ama ipin ucunu bir kaçırdım ki bi daha yakalayamaz oldum. Sonra düzenlerim, bi dahakine taşırım derken e-postalar yığıldı yığıldı, içinden çıkılamaz bir hale geldi. Şimdi bazen neyi nereye koymam gerektiğine bile karar veremiyorum. Zaten düzenlemem gereken o kadar e-posta var ki hepsi birbirine karışmış vaziyette. Önemsiz postalar, üyelik aktivasyon postaları, üye giriş bilgileri, alışveriş sitesi reklamları, bildirimler, faturalar derken sinirim bozuldu. Tutup hepsini sileyim diyorum, aman belki lazım bir şey vardır bilmem ne diye silemiyorum. Halbuki hiçbiri önemli bir şey değil. Kişisel olarak bana gelen e-posta hiç yok denecek kadar az zaten. İşte o düzensizlik beni çileden çıkarıyor. Sanırım annemin ahı tutmuş olmalı. Ben evi dağıttıkça bana ah etmiş olacak, benim de posta kutum karışıyor işte. Sırf bir günümü harcamam lazım o kutuyu düzenlemeye. Bu gün niyet etmiştim buna ama yok, işime gelmiyor napalım. "Belki yarın, belki yarından da yakın." Hoşça kalın.

19 Aralık 2011 Pazartesi

Bu yıl şöyle o yıl öyle bir de önümüzdeki yıl işte


 Hani derler ya; bilmem kaç yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz diye, işte ben pek göremiyorum böyle şeyleri. Hayatımın en o kadar karışık dönemindeyim ki, ne olur ne biter hiçbir fikrim yok gerçekten. Bu önümüzdeki yıl, belki hayatımın geri kalanının nasıl geçeceğinin ipuçlarını oturtabilirim diye düşünüyorum. Ama şu an değil. Geçen yıl bir yeni yıl yazısı yazmıştım buraya. O kadar yakın bir zaman gibi geliyor ki şu an. Yıllar çok çabuk geçiyor. Aslında bu yazıya da başlarken hiç yeni yıl yazısı olacağını tahmin etmemiştim. Ama bir başladım, yazı kendi kendine yeni yıl yazısı oluverdi. Bu arada, "yıllar ne kadar çabuk geçiyor" deyince aklıma geldi; yıllar çabuk geçtiği için bazen düşünmek istemiyoruz şu şu kadar yıl sonra kendimizi nerede görmek istediğimizi bence.
Bir mim dolaşıyor bloglarda. Yeniyıl mimi. Bana gelmesin o mim. Çünkü şimdi bu yazıda istediğim şeylere az çok değineceğim. Dediğim gibi, yazıya başlarken ne yazacağımı bile tam kestiremiyordum aslında. Sonra bir baktım, ister istemez post oraya doğru döndü. E madem öyle ben de bir bahsedeyim yeni yılın bana getirmesi gereken şeylerden.

Yeni yıl bana umut getirsin. Öncelikle bunu istiyorum. Umutlarımı kaybetmek istemiyorum. Umutlarıma yeni umutlar katmak, o umutları hiç kaybetmemek istiyorum. Artık ne yöne gideceğimi bilmek istiyorum. Önce hedefimin doğru yolunu bulmayı, sonra da o doğru yol üzerinde yürümeyi istiyorum.
Sonra sevgi istiyorum. Artık ben de yanımda sadece bir kişinin sıcaklığıyla mutlu olmak, her gücü onunla aşabileceğime inanmak istiyorum. Bir de onu deneyeyim artık. Hayır yani, yalnızlığa o kadar alıştım ki çift olmaktan ciddi anlamda kaçıyorum ve sabırları tüketiyorum. Kimse katlanamıyor sanırım bana. Bana katlanmak isteyenlere de ben güvenemiyorum. Bu böyle bir kısır döngü halinde devam ediyor. Bir de benim aşkım hiç tesadüfleri sevmiyor adeta. Çünkü karşıma kimse çıkmıyor ve ben kimseyle artık tesadüf etmiyorum. Her yıl "İşte bu yıl, bu kez kesin mutlu olacağım!" diyorum ama ben öyle dedikçe olmuyor. O yüzden bu önümüzdeki yıl hiç öyle hayallerim yok. Sadece isteklerim var.
Herkesin isteyebileceği gibi, sağlığımı hiç kaybetmemek istiyorum. Yen yeni yıllar hep yeni yaşlar getiriyor, yaşlanıyoruz bir nevi. Yaşlandıkça hastalık ihtimalleri çoğaldığı için de korkuyorum biraz sanırım.
Dostlarım hiç gitmesin istiyorum. Dağılmasınlar, kaybolmasınlar. Yaş ilerledikçe evlilikler falanlar filanlar yaklaşıyor, hepsini de gidecek uzak diyarları var. Bazen diyorum ben de mi gitsem? Ben de mi bir uzak diyar bulsam kendime?
 İleride çocuklarıma anlatabileceğim güzel anılarım, hobilerim, bilgilerim olsun istiyorum. "Anne neden sen şunu bilmiyorsun?" demesinler mesela. Başkası dese gücenmem, ama çocuğum olur da bunu derse acıdan beynim kavrulur herhalde. Ve çok güzel bir kadın olmak istiyorum ki "Benim annem çok güzel bir kadın" desin.
 Öyle işte. Biraz garip oldu belki, biraz karamsar, belki de biraz komik. Ama böyle oldu.

11 Aralık 2011 Pazar

Pandoranın kutusu açıldı hanıııım!

Bazı gerekli-gereksiz eskileri tutabilen bir insanım. Yengeç burçlarının 'eskici' olduklarını söylerler zaten. Tam burcumun özelliklerini taşıyan bir insanım aynı zamanda. Yaşım genç olmasa kim bilir kaç koli eski anılar olurdu, şu an onu kestiremiyorum bile. Zaman zaman "amaaan tuttuğum şeye bak, ben büyüdüm ulen!" tripleriyle çöpe gönderdiğim şeyler de oldu. Ama şimdi bazılarına pişman oldum diyebilirim. Ne de olsa onlar benim ergenlik anılarım (Kafa hâlâ değişmemiş bende, hâlâ o eskici kız kafasındayım görüldüğü gibi).

Geçenlerde bir kitap arayıp bulma umuduyla eskileri tıkıştırdığım dolabı açtım. Bir koli buldum. Aman ne koli! İçinden birbirinden acayip şeyler çıktı. Bazıları neden tuttuğumu bilmediğim, bazıları anıları olan şeylerdi. Ama bu kadar acayip şeyi hangi akla hizmet tutmuşum ben bile kendimi sorguladım. Yabancı bir oyuncunun (yakışıklı olduğu için atılmaya kıyılmamış olan) posteri, Eskiden, Belki ergen bile değilken dinlediğim Tiziano Ferro cd kapak fotoğrafı, lise hazırlıktayken (ingilizce hocamızın isteği üzerine) tuttuğum ingilizce günlük, arkadaşımdan gelen süslü zarflı mektuplar, biricik ergenlik günlüğüm...



Günlüğüm ve arkadaşımdan gelen mektupları hiç unutmadım, sürekli aklımda ve güldüğüm şeyler aslında. Arkadaşımın mektuplarına neden gülüyorum, deli miyim değil mi? Ama durum öyle değil işte. Arkadaşımla aynı apartmanda oturuyorduk. Birimiz en alt katta, diğerimiz en üst katta (öyle birimiz 3. daire, diğerimiz 5. daire değil, böyle de marjinaliz). Ben ona kaç tane ve nasıl mektup yazdığımı pek hatırlamıyorum. Ama elimde belge olduğu için onun bana yazdıklarını elbette ki hatırlıyorum. İç ve dış olmak suretiyle iki kapımız vardı bizim. Dış demir kapımızın altı da üstü de epey açıklıktı. Arkadaşım benim haberim olmadan yukarı çıkar, kapının altından atardı mektuplarını. Onlarınki çelik kapı olduğundan sanırım ben elden veriyorumdur. Ama biz neden aynı apartmanda olup da çocuk aklımızla böyle bir iletişim yolunu seçmiştik acaba? Oysa sürekli dakikalarca telefonda da konuşurduk, sokakta sabahtan akşama kadar da oynardık (yeni nesli deyimiyle "taqılırdıq qanqa"). Ama mektuplara şimdi de bakınca, inceledikçe anlıyorum ki birbirimize diğer görüşme yollarıyla her şeyi söyleyemiyormuşuz. O kadar yakın olmamıza rağmen garip bir iletişimimiz vardı. "Seni seviyorum" demekten çekinirdik mesela. Severdik birbirimizi. Ama birbirimize "seni seviyorum" dediğimizi çok fazla hatırlamam. Ne geçmişte ne de şimdi. Ama mektuplarında beni ne kadar sevdiğini rahatça söyleyebilmiş. Şimdi de böyle değil mi? İşte yazıyoruz buraya, sohbet ederken bir dostumuzla, her şeyi uzun uzadıya bu şekilde konuşabiliyor muyuz? Yazmak işte o yüzden güzel.
Neyse, çok duygusala bağladım. İşin komik tarafları da var. Şu cümle gibi mesela: "...sakın ama sakın şunu unutma her zaman birbirimizi kırsakta seni çoooookk seviyorum..." Nasıl yani? Her zaman derken? O kadar da değildi yahu. Ben çok zırlaktım, onlar eğlenceliydi. Beni sinir etmek için bir şeyler yaparlardı, ben ağlar küserdim. Öyle zırt pırt olmazdı. Her zaman birbirimizi nasıl kıralım, mümkün mü bu? Benden çok çekmiş gibi yazmış. Hani başkası okusa "Vah zavallııııımm! Bu zalim kıza n'apmışsa artık... Tüh tüh!" der içinden. Bu cümleye çok güldüm şimdi mesela.
Bir diğer mektubunda da sevgilisine selam yollamış. Evet, mektup bana ama. Taşınma planları vardı. Kendisi eğer o evlerinden taşınırsa göremez bir daha diye benim mektubumla ona da selam yollamış bir taşla iki kuş hesabı.
Ben esas şimdi kendi yazdıklarımı merak ettim deli gibi ama o saklamamış sanırım :(

Günlüğüm ise bambaşka bir tat bırakıyor bende her seferinde. İlk ve son günlüğüm. Blogumu saymazsak tabii. Ergenlik günlüğüm o benim. Ne olduğunu bilmeden bir sayfasını okusanız hemen bir ergenin yazdığını anlayabileceğiniz bir günlük. İlk aşkımı yazmıştım. Zaten günlüğü tutmaya başlama amacım da ilk aşkımdı. İyi ki yapmışım diyorum. İlk aşk bu, boru mu? Ama anlatımın dilini görseniz, o kadar komik ki! Bir de aşık olduğum çocuğun sonraki yıl ilkokulu bitirip liseye gidecek olmasına o kadar içerlemişim ki anlatamam. "...Ama napsın, o da mecbur liseye gitmeye..." gibi saçma sapan cümleler kurmuşum.

Bir gün de şuralara yazdığım şu şeyleri görüp "Ne aptalmışım, peh cümleye bak!" dersem şaşırmam. Çocuk olmak güzelmiş ama be! Şimdi "tek derdim bu olsaydı keşke" diyebileceğim bir sürü şey yazmışım o zamanlar. Aslına bakılırsa tam da şu an yaptığım gibi.

27 Kasım 2011 Pazar

Hata yapmayayım diye hata yaparım ki ben!



Gecenin şu saatinde, blogun başına oturup da internetimin şu saatlerdeki aptal yavaşlığından yakınmayacağım elbette -sadece biraz laf çarpıtmayla devam ediyorum gördüğünüz gibi, bu konuda bir sıkıntımız yok umuyorum-. Gecenin şu saati, hangi ruh hali bana blogu açtırıp bunları yazdırıyor, onu da kestiremiyorum. Tahminlerim var tabii;
- Pişmanlık
- Kızgınlık
- Merhamet (maraz doğanından)
- Kötü kalplilik
- Kötü kalpli olmamaya çalışılmasından doğan iyce batırmalar ve üzüntü

Maddelerimi sıralarken araya iyi şeylerin de karışacağını düşünüyordum, ama görüyorum ki tek bir iyi maddem bile yok. Peki ben neye kızdım, üzüldüm, merhamet etmeye çalışırken tökezledim, kötü kalpli addedilebilecek duruma geldim?

Çok sevdiğim yakın bir (okul) arkadaşım olayın çıkış noktası sayılabilir. Kızla epey yakın sayılırız. Şu sıralar onun işi, benim maddi durumum derken çok fazla görüşemesek de kardeş denilebilecek konuma çok yakın görürüm kendisini. Onun da beni öyle gördüğünü tahmin ediyorum, zira öyle olmasa "Beni istemeye geldiklerinde sen de yanımda olacaksın" cümlesini ondan duymazdım. Yaklaşık 3-4 yıl süren bir ilişkisi var. Yani çocuk denecek bir yaşta kendini bu denli kaptırmış arkadaşım.
Erkek arkadaşını bir türlü sevemedim. Bunu ona da söylemekten çekinmedim. Çünkü bir kere aldatmıştı ve güvenimi kazanamıyordu. Onu affedişine ve güven duymasına da inanamayıp için için kızıyordum kıza. Bir kere aldatan insandan bir daha hayır gelmeyeceği kanısındayım. Ama arkadaşımın kararına saygı duymaktan başka bir şey de yapamazdım. Çocuğu tanımıyorum, bir de o etken var. Ama böyle bir olay söz konusu olduğunda sanırım tanımama gerek kalmıyor. Tamam biliyorum, o da çocuk denecek bir yaştaydı ve pişman olduğu bir hata yapmış olabilir. Her neyse, derinlemesine olaya bakabilmek için sanırım psikolog olmak gerek. Benim olayım, çocuğa kanımın ısınmaması. Zaten şu an konumuz bu değil. Konumuz, arkadaşımın bu sevemediğim sevgilisinin arkadaşı.
Ramazan ayında bu arkadaşımla bir iftar yapalım demiştik. Çok güzel bir akşamın ardından ayrıldık. O gün bol bol fotoğraf da çekmiştik. Arkadaşım eve gidip o fotoğraflarla bir güzel facebook albümü oluşturmuş. İşin bu bölümünden sonra ortaya bir saçma olay patlak vermeye başladı. Arkadaşımın sevgilisinin arkadaşı -hatta pek samimi arkadaşı, hatta kardeşi sayılacak derecede yakın arkadaşı- bu albümü görmüş ve albümdeki kızı merakla arkadaşıma sormuş. O kız ben oluyorum tabii. Benden hoşlandığını söylemiş. Hatta büyük ergenlik göstererek 'aşık olduğunu' iddia etmiş. Arkadaşım bana bunu ilettiğinde pek isteyerek aracı olmadığını da telefondaki ses tonundan gayet iyi anlamıştım. (Zaten her ne kadar böyle bir şey duymaya pek hazırlıklı olmasam da, bu tarz bir olaya bakış açım ve cevabım gayet açıktır: kesinlikle böyle bir şeyi saçma bulurum ve reddederim. -Ki başıma benzerleri de geldi, hiçbirini doğru bulmuyordum ama her seferinde kendimi olayın içinde buluveriyordum nasıl oluyorsa- Bir kere; çocuğun beni görmüşlüğü yok. Kim ne derse desin, böyle bi şey mümkün değil. Beğenebilirsin, ama asla 2 boyutlu bir fotoğrafa güçlü duygular besleyemezsin. Çocuğun benimle iki çift laf etmişliği yok. Bir insanın tanıdıkça sevildiğine inanırım hep. Konuştukça, dinledikçe, tepkilerini öğrendikçe hoşlanırsın, hoşlandıkça aşık olursun. Ve yine kim ne derse desin, ilk görüşte aşk diye bir şeyin varlığına asla inanmıyorum.)
Arkadaşımla telefonda bu konuyu kısaca görüştük ve olumsuz yanıtımı vererek telefonu kapattım. Sonra ister istemez fotoğrafları açtım ve "nasılmış bakalım şu beğenilen fotoğraflarım öyle" diye inceledim, çocuğun hangi ruh haliyle öyle şeyler hissetmiş olabileceğini anlamaya çalıştım. Zira anladığım söylenemez. Fotoğrafların çoğunda o kadar vasatım ki...
Aradan bir-iki ay geçti. Arkadaşımla yine konuşuyorduk ki bana yine o çocuktan ve benimle tanışma ısrarından bahsetti. Bu işin olmayacağını kendisinin de tahmin ettiğini, ona da anlatmaya çalıştığını, istemediğimi söylediğini anlattı bana. Ben de tekrar reddederek kararlılığımı bir kez daha görmesini sağlamak istedim.
Bu kez yaklaşık bir on gün sonra çocuğun beni Facebook'tan eklediğini ve bir mesaj yolladığını gördüm. Olabileceğini tahmin ettiğim bir şeydi. Yani en azından şaşırmadım. Arkadaşıma da bir özür mesajı yollamış bunu yaptığı için. Anlaşılan cevabı bir de benden duymak istiyordu. İşte hatayı tam burada yaptım:
Kestirip atmak yerine kibarca açıklama yapmaya çalıştım. Böyle bir şeyi tamamen yanlış bulduğumu açıkladım. "En azından kendi şansımı deneyeyim dedim, hem belki arkadaş olurduk diye" gibi bir mesajın üstüne yine bir hata yaptım ve "Arkadaş olma konusunda bir sorun yok, ama bir şartla; benden hiçbir beklentin olmasın bir gün belki bir şeyler olur diye" dedim. Arkadaş olma teklifini kabul ederek çok büyük bir hata yaptığımı ise sonradan anladım. Oysa hiçbir artniyetim yoktu ve ümitlenmemesi için defalarca tembih ettim, bıktırana kadar, "Bak umutlanmıyorsun değil mi?", "Sakın ha altında bir şeyler arama", "Neden öyle diyorsun, yoksa sana ümit mi vermiş oldum?", "Ümit vermek istemiyorum, yanlış buluyorum şu an konuşmamızı"... gibi. O da en sonunda "Yahu, Allah aşkına, neden ümitleneyim şimdi? Hem zaten sen en başında söyleyeceğini söyledin, ümitlenirsem benim salaklığım olur o!" dedi. Buraya kadar bir sorun yok gibi göründü değil mi?
Ama her gün erkenden "Günaydın, nasılsın?", "Nasılsın, neler yaptın?" akşam yaklaşınca; "Günün nasıl geçti?" sorularıyla yavaş yavaş bana gelmeye başladılar. Her gün her gün her gün... Üç gün olmasına rağmen, üç gündür aynı şekilde devam etmesi beni bezdirdi. Sevgili gibi davranmaya başlamıştı işte. Hata etmiştim. Şu saatten sonra kestirip atamıyordum da artık.
Şimdi içimde bi kızgınlık, bir pişmanlık, bir bir adını koyamadığım bir şey var. Hayır yani, "arkadaş oluruz, eyvallah" dedik de, ben arkadaşlarımla o kadar sık muhabbet etmiyorum ki. Bir gün ediyorsam diğer gün soluklanıyorum. Ki samimi bile değilim, arkadaş olsak ne olur? Son pişmanlık fayda etmiyormuş işte. Aptal kafama vurmaklarla meşgulüm. Zaten ne geldiyse şu hayatta başıma, "ben kırılsam da olur, yeter ki kırmayayım kimseyi, incitmeyeyim, iyi yollardan halledeyim" felsefemden geldi. Ben melek değilim ki. Kırmayayım derken daha beter şeyler yapıyorum, daha büyük kötülükler ediyorum. İşte bir pişmanlık dersi.

21 Kasım 2011 Pazartesi

O'ysa!


 Çok çaresiz görünmüyor muydu sence de? Ama gayet gururluydu. Toz kondurmuyordu, hem kendine hem duygularına. Seviyordu zaman zaman. Onun da kendinden başka insanlardan hoşlandığı oluyordu. Ama bazen hiç söyleyemiyordu. Çünkü çoğu zaman hoşlandığı insanlar başkalarının oluyordu. Ve o, hoşlandığı insanların, başkalarına ait olduğunu söylemekten çok utanıyordu. Halbuki o, daha önce hoşlanmış oluyordu hep. Ama geç kalıyordu ve geride durmak zorunda kalıyordu. Sonra biden bire vazgeçiyordu herşeyden. Çünkü ahlaksızlaştığını düşünüyordu. Başkasının insanını sevemezdi. Hissedemezdi. O da öyle yapıyordu. Sonunda çok yoruluyordu, ama hayat devam ediyordu. Hayat hep devam ediyordu. Severken de, ağlarken de, vazgeçerken de, beklerken de hayat hep devam ediyordu. Hayat devam ettikçe o da değişiyrdu. Değişmeyi sevmese de değişiyordu. Karşıdan değil, kendinden bir adım bekliyordu. Olmayınca da olmuyordu. Hep korkuyordu hep. Yol gidiyordu, hayat devam ediyordu, o korkuyordu.

12 Kasım 2011 Cumartesi

Ben bir ceviz ağacıysam...



Ceviz ağaçları vardır, yeşildir. Büyüktür. Küçücük cevizlerin olduğu koca ağaçlardır. Verdikleri meyveler -yani cevizler- lezzetlidir. Özellikle tazeyken çok daha öyledirler. Bazen gerçekten görürüz onları herhangi bir yerde. Bazen belki de bir yerde bir çocuk, arama motoruna 'ceviz ağacı' yazar ev ödevi maksatlı. Mesela belki de benim çocukluğumdaki gibi arka bahçenizde heybetli bir ceviz ağacı yükseliyordur. Belki küçük dostlarınızla beraber kömürlüğün tepesine zar zor tırmanıp ceviz ağacının oralarda dolaşmışsınızdır küçükken. Ya da balkonunuza kadar uzanan dallardan cevizleri toplayıp afiyetle yemişsinizdir.

Ben şimdi gecenin bir vakti, ceviz ağacına neden vurgu yaptım? İnanın bilmiyorum. Sanırım bazen anılar insanın içinden fırlıyor. Nerede ve nasıl olduğu hiç belli olmuyor. Uzun zamandır taze, şöyle yaş, dalından yeni kopmuş bir ceviz yiyemememden kaynaklanmış da olabilir bu. Birden çocukluk anılarım depreşti. Ceviz ağaçları güzeldir.

7 Kasım 2011 Pazartesi

1 Kasım 2011 Salı

Ben Eşeğim!



Son zamanlarda yaşananlar; terör, deprem, nefret, kavga... akla gelen her şey beni fazlasıyla gerdi. Üstüne kendi plan programım ve evdeki hesabımın çarşılarıma uymaması da gelince buralara uğramaz oldum. Ben de "madem evdeki hesaplarım çarşılarıma uymuyor, çarşılarımı evdeki hesaplarıma uydurayım" dedim, yine olmadı. Bu sefer "aman" dedim "evdeki hesaplarım çarşılarıma uymuyorsa, çarşılarım da onlara uymuyorsa, çarşı-pazar işlerini bırakıyorum" dedim ve işte buradayım. Ne pazarım var ne de çarşım. Sadece şu gündemimde; hayat,dünya çok garip. İnsanlar nefretli. Ben de bir eşeğim!

28 Eylül 2011 Çarşamba

Çok kişisel oldu bu.

(Uyarı: Giriş yazısında saçmalayabilirim. Gelişme ve sonuçta da. Ama giriş hep saçma olur bu blogda. Olsun. Evet.)

Hayatımda hiçbir gelişme, değişme olmamasına rağmen ben, garip şeyler yaşıyorum denebilir aslında. Tekdüze yaşadığım halde kendi içimde -belki herkes gibi- iniş çıkışlarım var kendime göre. Kimi zaman ağlıyorum; "çok ağlayan çok güler" ya da "çok gülen çok ağlar" laflarına fazla inandığım için de çok ağladığım zamanların sonrası hep çok gülmek oluyor. Bu bağlamda da, çok güldüğüm zamanların sonrası ağlayarak geçiyor. Bu örüntü böyle gidiyor anlayacağınız. Çok karışık ve uzun sayılabilecek bir giriş yazısından sonra devam etmeye devam ediyorum;
İçim çok sıkıldı, çok fena ruhsal bunalımlara düştüğümü zannettim ve önemli kararlar aldım önce. Çalıştığım işyerinden ayrılma kararıyla başladım. Artık farklı bir şeyler yapmak istiyordum çünkü. Hep olduğum yerde saymaktan başka bir işe yaramıyorum. Eskiden beri önüme çokça hedef koyup sonuç olarak hiçbirine tamamen yoğunlaşamama sorunum var. Buna açlık mı denir, yolunu bilmezlik mi denir, bilemiyorum. Bundan memnun değilim. Hem de hiç. Bu huyuma hâlâ devam ediyorum işin kötüsü. Sanırım bulunduğum yerden mutlu değilim. Hani derler ya, mutlu olduğumuz mesleği yapmalıyız. Ben kendimi mutlu hissetmiyorum. Mutlu hissedeceğimi düşündüğüm yerde de "ya yine aynı şeyler olursa" diye cesaret edemiyorum. Üstelik boşa harcanacak tek bir yılım yok. Ama bir ay düşünme sürem var. Bir ay sonra artık çalışmayan ve ne yöne gideceğine karar vermiş olan biri olmalıyım. Gerisini bilmiyorum. Zor bir karar, sadece bunu biliyorum. Hiçbir yöne dönmesem de en azından şu anki yolumda kendimi geliştirerek ilerlemem gerekiyor. Artık hayırlısı diyelim öyle olsun.
Onun haricinde, bazı acılara alıştığımı farkettim son zamanlarda. Bazı acıları yaşıyorum evet, aşk acısına yakın şeyler mesela. Tam aşk diyemiyorum ya, herneyse. Kendimi aptal gibi hissettiğim anlar oluyor mesela. Sonra geçiyor. Sevsem de sevmesem de, acısı yok oluyor. Belki acısı da yok olmuyor. Ama en azından geçmiş gibi hissediyorum. Bir süre sonra acıyı görmemeye, hissetmemeye, belki de umursamamaya başlıyorum. O kadar alıştım ki çoğu insanın sadece bir ya da en fazla iki kere yaşadığı acılara. Ben sürekli aynı şeyi yaşıyorum çünkü. İşte insan yaşaya yaşaya her çeşit şeye alışıyor.
Şu sıralar çok sık blogumu güncellemediğimin farkındayım. Ama bunun sebebi yazamamak, yazmak istemek de elin gitmemesi değil. Bir edebiyat yarışması için öykü hazırlıyorum. Bir de öyle bir şey deneyeyim dedim. İlginç bir deneyim oldu diyebiliriz. Öyküm kazanmasa da benim için önemli bir şey olacak. En azından bir öykü yazmış ve tamamlamış olacağım. Benim başyapıtım olacak. Öyle de garip şeyler hissettim işte. Büyük bir hevesle yazıyorum. Düşünüyorum, notlar alıyorum. Kısacası çok eğlenceli.
Öyle işte. Görüşürüz. Ama dur bir! Çıkmadan önce şuna br tıklar mısın? Dinlemediysen dinle. M.F.Ö. iyidir. Canımdır benim. Bu da yeni şarkı. Yine harika, yine hoş, yine yine yine... Hep yaşın 19

23 Eylül 2011 Cuma

Aklıma geldi de 21

Bir önceki kayıttaki videoyu bir intihar mektubu misali bırakmışım kaç gündür aç susuz yetim öksüz. Biriniz de demedi "öldün mü lan?" Aşkolsun yani. Tamam tamam bahane yok tamam sus yahu. Öf iyi tamam ok by ok sçs by hşçkl by tmm mı. triptrip!!!!!111!!1!!22!!55543468 tamam.

13 Eylül 2011 Salı

Ölsem de bir...





...mektupların da olmasa kendimden şüphe duyardım yanılan ben miyim diye...



Geçen gün geldi bu şarkı aklıma. Bir cümlesiyle yıkıp geçti. Aklımdan uzun müddet çıkmadı sonra. Sizlere de hatırlatayım istedim. Bu şarkı bunu fazlasıyla hakeder. Hoşçakalın.

10 Eylül 2011 Cumartesi

"İyiki bende ısrar ettin" dedi adam kadına. "Yoksa kimler konup kalkardı yanıma, bilinmezdi. Kimler göçerdi, gelip yanıma."
Kadın: "Sen benim kafesimsin."

"Özgürlüğünü özlüyor olmalısın o zaman sevgilim. Dışarıdaki hayatı arzuluyorsundur."
"Hayır, sevgilim. Öyle olsaydı, kapısı daima açık kafeste ne işim olurdu? Çoktan uçardım."

3 Eylül 2011 Cumartesi

Şirin Mim

Blog dünyasının en şirin insanı olan Mia beni şirin şirin mimlemiş. Mimi yazmadan önce de bir site vermiş Mia, şöyle demiş:
-Ve Pingocuk demiş ki "kendinizin hangi şirin olduğunu bulmak için bu siteye bakın derim :)"

Mia birden fazla şirine benzediğini düşünmüş ve yazmış. Ben de zor seçim yaptım doğrusu. Bu yüzden eleyerek en benzediklerimi paragraflayacağım ben de.

Öncelikle ben kesinlikle Somurtkan Şirin oluyorum. Herşeyden nefret eden bir insan oldum. Eskiden böyle değidim yahu. Herneyse öncelikle böyleyim.

Ve ikinci özellik olarak kesinlikle Sakar Şirin'im. Sürekli kırıp dökmeyi geçtim, vücuduma zarar veririm. Ama çok garip şekilde zarar veririm. Öyle bir şeyler kırıp elimi falan kesmem. Evde, düz odadan çıkarken dümdüz, kapıya çarparım. Gelenek gibi bir hal aldı bu. Günde en az iki kere bir duvara ya da kapıya çarpmazsam içim rahat etmez.

Son olarak Hayalci Şirin, Korkak Şirin ve Duygusal Şirin benim kafamı yaşıyorlar. He bir de, eskiden Ressam Şirin'e yaklaşmak üzereydim, geçti o şu an.

Bayağı bir şirin saydım, güya eledim. İşte en elenmiş hali bu.  Şimdi sıra mimi yollamakta. Bu kısımda birazcık zorlandığımı söylemek istiyorum. Bunun nedeni blogda fazlaca arkadaş çevremin olmaması. Kafama estikçe girip yazıyorum, okuyup yorumluyorum. Kimseyle muhabbetim yok gibi bir şey. Blog adına msn kullanmıyorum o sebeple. Blogda tanıyıp konuşmaya devam ettiğim bir kişi var sadece. (burada yanlış anlaşılma olmasın, istemediğimden değil, ne bileyim, olmadı bu zamana kadar, yapanlara imrenmiyor değilim. Ben genelde gerçek kimliğimle uzaktan izlemeyi tercih ediyorum mesela twitterda)
Bir de mimi yollarken yazabilecek, hoşuna gidebilecek insanları seçmeye çalışıyorum. Mim gibi şeylerle hiç alakası olmayan bloggerları zormamak adına.  E bakıyorum, mim seven insanlar zaten aynı mim üzerine çoktan mimlenmiş. Haliyle bulamıyorum. Şimdi o yüzden bir düşüneyim de aşağıya yazayım. Ama eğer okuyup "Hey! ben varım. Ben mim seviyorum ama sen oralı olmamışsın. Yazardım valla" diyeniniz varsa "SmG beni mimlemiş, yazıyorum..." demeniz yeterli. Alın gitsin. Yalnız, mimden çok, mimlemek konusundaki endişelerimden bahsettim bu kayıtta. Değişik oldu, ne oldu ki yani, nasıl, ne asıl?

Geleneksel olarak mimimi yine ona yolluyorum ilk. Çok yakından tanımasam da kanım kaynıyor ona ve tüm mimleri bir ona yolluyorum hep: Ayşa

Düşündüm, taşındım, kabul eder mi bilemedim ama yine de ona da yolladım. (yine de ona da bana da sana da ona da, garip cümlelerime de bak): acı mutluluktur

2 Eylül 2011 Cuma

Geleceği silmeliyim.

Onunla bunları konuşuyor olmak gerekirdi:
Bunca yalanın ortasında, tek gerçeğin 'sen' olduğuna inanmamı bekleme. Bu çok zor. Bunca yalanın ortasında tek gerçek benim sevgim olabilir mi? Buna ben cevap veremem. Bunca yalanın ortasında tek gerçek beni sevmen olmalıydı. Zaman ilerledikçe beni çokça sevmen olmalıydı. Geçmiş geri gelmiyorsa, geleceği silmek gerek. Kafamdaki seninle olan geleceği yani. İnandırsaydın keşke. İnandırabilseydin. İnandıramasan bile, bunu istemiş olman inandırırdı zaten beni. Artık yavaş yavaş azaltıyorum seni. Şeker hastasının şekeri azaltması gibi düşün beni. Azaltmalıyım seni. Kanıma dokunuyorsun. Sen gelmedikçe, kanıma dokunuyorsun.

İyiki de bunları konuşuyor değiliz onunla. Kırardık birbirimizi galiba. Dökerdik.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Aklıma geldi de 20

Kendimi boş hissediyorum. Çok boş. Doldurmam çok zamanımı alacak. Ama dolduracağım. Tam dolu olmasa da olduğu kadar dolduracağım. Söz veriyorum.

18 Ağustos 2011 Perşembe

Yuva yıkanın yuvası olmaz, varsa dağılır.

Annem niyetliydi sanki oradaki çalı - çırpıyı kumruların haberi olmadan atmaya. Eski evimizin -biricik evimizin, doğup büyüdüğüm evimizin- balkonla odayı birleştiren ara kapısına da yıllar önce bir çift kumru yuva yapmıştı. Hiç ellememiştik ve yavrular olduktan sonra o ara bit - pire kaynamış, zar zor temizlenmişti. Bu yüzden olsa gerek annem şimdiki balkonumuzun kombisinin üzerine yuva yapmış olan kumruyu istemedi başta. Hayır anne, yapma. Yuva yıkanın yuvası olmaz bak sonra. Hayır dedim ve sonuç olarak kocaman 'uğur böceğim kumrum' orada kaldı. Niyeyse böyle şeylerin bir bereket, bir uğur getirdiğini düşünüyorum. Öyle umduğum içindir belki. Evet.
Kumruların insana bu kadar uzakken,o kadar da yakın olması hayvanların aslında ne kadar dost olduğunu bir kez daha gösteriyor. Aynı şey güvercinler için de geçerli. Aynı şey aslında tüm hayvanlar için geçerli. Bunun içindir ki artık katil, kötü, düşman insanlara 'hayvan' diye hakaret etmiyor kimse. Öyle yapmak zaten saçma olmaz mı bu durumda? Şu yazdığım son cümleleri 17.08.2011'e ithaf ediyorum bir nevi. O aşağılık yaratıklara ne isim versek bilemiyorum. İnsan olmadıkları kesin.

İşte benim anne adayı güvercinim:


14 Ağustos 2011 Pazar

Bence...




Bence hayatında bir kere bir kıza çok aşık olmuş bir erkekten hayır beklenmemeli. Ötesi var mı? Daha önce sevmiş işte adam deli gibi. Bir daha sevebilir mi yine? Ne bileyim, sanki bence bir daha öyle görmez gözleri, hissetmez kalbi gibime geliyor. Bence kızlar için durum farklı olabilir. Kızlar daha bir sevgi kelebeği oldukları için -ve ben erkeklerden daha iyi sevebildiklerini düşünüyorum yani en azından daha fedakar olabildiklerini- tekrar tekrar, bir öncekinden daha iyi aşık olabileceklerini sanıyorum. He evet ama, aşk öyle yüz kere gelen bir şey değil, bunu asla söylemiyorum. En fazla üç olabilir belki. Bilemiyorum. Ha, istisnalar her zaman olur. Ama şunu da düşünüyorum ki, eğer bir insan iki ya da üç kere aşık olabilmişse çok şanslı demektir. Ama yok, ilkinde takılı kaldıysa, belki ilki de unutulduysa yani aşk bittiyse, ve bir daha aşık olamıyorsa insan, bundan kötüsü yok. Pardon var, hiç aşık olmamış ve olamayacak olanlar var. Üzücü.
Aşk kaç kere gelir, kaç kere gider bilemem ama hoşlandığınız kişi hâlâ eski ama çok etkili sevgilisini düşünüyor mu diye kafayı yemek gerçekten çok kötü. Çok bitirici. Yeni birinin olabilme ihtimalinden de kötü. Yeni biri belki senin önüne geçemeyebilir ama eski hep öndedir aslında. Bitmemişse tabii. Eskisi gider, ama bıraktığı yerinde kalır. Onun da farklı bir yöne gitmesi gerekir ama gider mi bilinmez. Ha hoşlandığınız insan eskiyi çoktan unutmuş olabilir, ama yenisini de bulmuş olabilir. Yani bence her türlüsü kötü hepsi hepsi.

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Aklıma geldi de 19...

Ben seninle mutsuzluğa da varım değil, ben sensiz de mutsuzluğa da sen içimdeyken varım. Bak, bir taşla kaç kuş vurdum. Kuşlar ölmesin. Ölürsem öğrenir misin bir gün? Kuş değilim. İkisi çok farklı cümleydi. Sen kuşları boşver şimdi, evler? Aramızda duvarlar gibi. İyice çorba ettim bu işi. Çorba dedim de, sana ellerimle hakiki çorba yaptım da yediremedim. Öyle işte. Hayat çok... Hayat çok bir şey de, işte ne, onu bilemedim. Bildiğim bir şey var ki (bak burası gayet ciddi) o, o her kimse, çok şanslı o. Çünkü senin kocaman bir kalbin var, senin bile bilmediğin.

12 Ağustos 2011 Cuma

Okuyun çocuğum!

Görüyorum çevremde çoğu insan sınavlarla boğuşur vaziyette, tercihler falan derken herkes bir şeylerin peşinde koşturuyor. Kimisi de okuluna devam ediyor. O kadar özeniyorum ki. Bu güne kadar istediğim şeyleri gerçekleştiremediğim için içim buruk. Ha imkansız diye bir şey yoktur, zaman geçti, yaş gitti, şudur budur diye de bir şey yok. Ama her şeyin de gerçekleşebilme ve gerçekleşememe zamanları var. "O da yok o da yok" diyenleriniz olabilir. Ama ben onun varlığının canlı kanıtı sayılırım. Ön lisansımı alırken bile çok zor şartlar altındaydım maddi olarak. Öyle giyimi kuşamı geçtim, yol paramı ucu ucuna yetiştirdiğim günleri bilirim. Ailemden fazla bir şey beklemiyordum, borçlarını, ödeyebilseler kafiydi benim için. O yüzden sesimi çıkarmıyor, yetirebilmeye çalışıyordum. Onlar da fazla farkına varmıyorlardı durumun. Öyle böyle derken bitirdik. Devam etmeyi çok istediğim halde, bir sürü atıp tuttuğum halde işe girip birkaç kuruş kazanmam gerektiğini düşünmek zorundaydım. Öyle yapıyorum şu an hâlâ. Şimdi tek bir isteğim var, para biriktirip şu göz kusurunu en aza indirgeyen lazer operasyonunu gerçekleştirmek. Bir yandan da geçen gün kuzenim sayesinde YGS'ye heveslendim. Önümüzdeki yıl için bir şeyler düşündüm. Ama sonra bunun önümüzdeki yıl için de zamanı olmadığına karar verdim. Nedeni lazer ameliyatı işte. Daha gerekli paranın yüzde ellisini bile tamamlamış değilim. O bir yandan, bir de okumak için gerekli para bir yandan bastırıyor üstüme. Tekrar aileme başvurmak en son isteyeceğim şey olur. Gereken desteği vereceklerinden ya da vermeye çalışacaklarından hiç şüphem yok. Ama dedim ya, bu benim en son isteyeceğim şey. Ben de "daha gencim, yaşım kaç ki? Olur elbet." diye kendimi avutuyorum ama, ona emin değilim işte. Bunların hiçbiri bahane olamaz, biliyorum. Kim bilir ne başarı öyküleri var bu hayatta. Olmaz diye bir şey yok ama...
Bunları size niye yazdığımı, niye bu kadar açığa vurduğumu bilmiyorum ama elimde olsa da çevremdeki pervasız insanlara anlatabilsem. Hatta bağırabilsem keşke. İnsanlar diğer insanları yaftalamayı o kadar seviyor ki. "Ne okudun"lar "kaç yıllık"lar havalarda uçuşuyor. Önemli olan hani insan mutluluğuydu? Hani insan kendi sevdiği mesleği yapmalıydı, kendi mutlu olduğu insanlarla vakit geçirmeliydi? Neden parasız ama mutlu insanların var olduğuna inanamıyoruz? Neden öyle olmayı göze alamıyoruz? Tamam, parayla saadet olmadığı gibi parasız da adım atılamıyor işte görüyorsunuz. Okumak için bile ihtiyaç var. Ancak bu kadar maddeleştirmenin bir anlamı yok. Ona tapmak zorunda değiliz hâşâ. İşte, buraya şuradan geldim; o olmadan okumak çok güç olsa da, okul okumamızın sebebi çok paralar kazanmak olmasın lütfen. Mutluluk olsun her şeyin sebebi.

9 Ağustos 2011 Salı

Bu Böyle

deviantart'tan


Ben küçükken, hani derler ya ota boka korkardım. Hatta hâlâ öyleyim biraz. Ama şimdilerde basit şeylerden korkmak yerine insanlardan korkmayı tercih ediyorum daha çok. Yine de itiraf etmem gerekirse; hayli ödleğim.

Mesela lunaparkları sevmememin nedeni de bu korku. O gondol denilen, herkesin bayıldığı, hatta en basit adrenalin bile sayılmayacak bir adrenalin aygıtını bir ben sevemedim. (bu günlerde kurduğum cümlelerde sadece ne demek istediğimi biliyorum, ne dediğimi değil. Yani kısaca 'ne dedim ya ben?') İki kere içinde bulundum, ama ikincisi bile ilkinden daha beterdi. Hayır bırak zevk almayı, neredeyse ölsem, şurada can versem diye geçiriyorum içimden. Ve bunu yaparken transa geçiyorum. O an ne bağırabiliyorum, ne çırpınabiliyorum. Yüzüm her zamanki halinden daha beyaz bir hal alıyor, kaskatı kesiliyorum, bir heykelciği andırıyorum adeta. Yanımdakiler bayıldım mı, inme mi indi yaksa öldüm mü diye eğlencelerini bırakıp benimle ilgileniyorlar. Hatta ilk bindiğim sefer kuzenim ayağa bile kalkmış deli gibi eğlenirken ben yerimde pustum kaldım, kuzenimi yanımda bulamadığım için diğer yanımdaki hiç tanımadığım çocuğun dizlerine kapanmış buldum kendimi. Kuzenimin "bayıldı galiba yeaaa" diye bağırışları kulaklarımda yankılandıktan sonra bir nebze kendime gelebildim. İkinci binişimde de "artık binersin, abartma, artık ilk sefer değil" diye istemeye istemeye oturdum. Ve ben yine o kadar kötü oldum ki, gondol yarıda zorla durdurulup ben indirilmiştim. Arkadaşlarım devam etmişti tekrar.
"Bir gondola bile binemiyorum, nasıl insanım?" dediğimde babam yine o felsefi sözlerinden birini söyleyerek moral verir bana: "Akıllı insanlar korkar öyle şeylerden". Ah baba, keşke öyle olsaydı ya, neyse.

Ama en büyük korkum örümcek denen o hayvanlar. Yılandan bile daha az korkardım herhalde. Korku demeyelim, fobi diyelim. "Araknafobi".   Bağlantıda da bahsedildiği gibi fotoğrafına bile bakamıyorum. Tik gibi tepkiler vermeye başlıyorum. Bir de kaşınmaya başlıyorum. Evde bir örümcekle karşı karşıya kalsam derhal uzuyorum. Sanki üzerime atlayacakmış gibi geliyor. Aslında bu fobinin bende oluşmuş olmasının nedenini tahmin ettim. Bilim adamları bile çözemedi, peh. Ben çözdüm işte ya. Eh benim için böyle şeyler hiç sorun değil, öhöm. Yahu tamam itiraf edeyim, biraz sallama bir tahmin olabilir ama gerçeklik payı da çok yüksek bir tespit. Şöyle ki; küçükken ufacık bir grip bile olsam ateşler içinde yatardım. Hatta ateşlenmişten gördüğüm kâbuslar çok saçma ama bir o kadar da ruhumu parçalayıcı olurdu. Garip garip şeyler. Mesela kum yığılı kocaman bir yerdeyim, sanki cehennemdeyim ve birileri bana zorla o kum tanelerini saydırıyor. Tek tek. O sıra içim sıkılmaya başlıyor, ruhum eziliyor falan. Böyle garip kâbuslar. İşte yine öyle ateşlenmiş, akşam yatakta uyumaya çalıştığım bir anımı hatırlıyorum. Daha doğrusu terleyip uyandığım bir an, avizeden sarkan bir örümcek olduğunu iddia ederek annemi çağırıyorum. Annem geldiğinde elini kolunu salladı, avizeyi elledi falan ama ne avizede bir örümcek ağı, ne de avizeden sarkan bir örümcek göremedi. Görmediğini iddia etti. Ve sanırım o gün bu gündür bende böyle bir örümcek fobisi oluştu. Gördüğüm örümcekse tamamen kâbus, bir göz yanılması olmalıydı bilemiyorum. Ha fobi böyle oluşmuş olabilir tabii, peki ya ben neden örümcek gördüm de başka bir şey değil? Bunun cevabını bulamadım. Belki de gerçekten görmüştüm. Ya da avizede başka bir şey gördüğümü sanabilirdim ama avizeden aşağı sarkabilecek tek şey örümcek olabilirdi. Belki de bu yüzden örümcek gördüğümü iddia etmişimdir. Her neyse. Bir insan örümcek fobisi hakkında bu kadar konuşabilir mi yahu? En çok korktuğum örümcek şu minik, siyah ve zıplayan cinsi. Daha ne olsun, zıplıyor hayvan.

En korktuğum hastalık tahmin edebileceğiniz bir şey. "Kanser". hangimiz korkmuyor ondan? Hangimiz nefret etmiyor ya da? Hastalık dediğin sevilmez zaten ama, en nefret edilen o değil mi? Çevremden gitmedi şu illet. Bitmedi, gitti şu illet.

Şu sıralar bazen ölmekten, bazen gülmekten, bazen koşmaktan, bazen düşmekten, bazen yorulmaktan korkuyorum. Bazen de sevmekten. Hatta en çok sevmekten. Sevilmeyi beklemekten çok yoruldum artık. O yüzden sevmekten korkuyorum işte. Seversem sevilmek isterim diye. Hoş, bunlardan korkmak için çok geç kaldım. Ve çok yoruldum. Bir de artık hiçbir şeyden korkmak istemiyorum. Çünkü yıllardır korkmaktan bile yoruldum.

En son 'Bir lens hikayesi'ni uzun yazmıştım. Blogun en uzun yazısıydı. Şimdi bu blogun en uzun yazısı olarak şu okuduğunuz yazı kayıtlara geçti. Aslında uzun bir yazı değil ama en son yazdığım "aklıma geldi de"lerden sonra gözüme uzun geldi.

31 Temmuz 2011 Pazar

Aklıma geldi de 18

En kötüsü de ne biliyor musun? Sevdiğin erkeğin sevdiği kadını tahmin etmeceler. Doğru kişiyi tahminlerle bulduğunu zannedersin, belki de bulmuşsundur. Ama bu sana herhangi bir fayda sağlamaz, sadece canını yakar, hep canını yakar. Allahtan, ikisinin baş başa olan fotoğraflarını görmüyorsundur falan. Belki de artık paranoyak olmuşsundur. Paranoyak olmuşsundur. Paranoyak olmuşsundur. Paranoyak olmuşsundur. Paranoyak olmuşsundur. Olmuşsundur.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Aklıma geldi de 17...

Tam küfür edecekken "Hay ya..." ile başlarım bazen. Sonra susup "Ya Hayy Ya Hayy Ya Hayy..." ile zikre dönüştürürüm. Başlarda bilinçli yapmıyordum. Daha sonra bunu farkettim ve küfretmekten daha hayırlı olabileceğini düşündüm. Eğer yanlış yapıyorsam da Allah'ım beni sustursun.

Bir Çocuk Gördüm Uzaklarda

Bir adam. Bir çocuk. Bir ne derseniz işte. Çok etkiledi beni. Yazdıkları, söyledikleri ruhuma işler gibi oldu. Yani duyar duymaz etkilendim diyebiliriz. Tesadüfen rastgeldim. İyi ki de gelmişim.
Hakkında bir şeyler yazayım da, henüz benim gibi daha önce duymamış olanlar varsa belki onlar da bu sayede görür, onları da etkiler diye düşündüm. Hoş, daha önce Mabel Matiz hakkında güzel şeyler yazılmış, mutlaka biliyorsunuzdur, görmüşsünüzdür belki. Görmediyseniz de görmenize yardımcı olacağım şimdi.



Mabel Matiz'i ben ilk kez şu şekilde keşfettim; Geçen gün Beyoğlu Hayal Kahvesi'nin sahne programlarını bir karıştırayım dedim (daha önce hiç gitmedim ve gidemeyecek bir durumda da olsam merak ediyorum o amaçla yani). Oradaki isimleri incelerken Mabel Matiz'i gördüm. Geçtiğimiz haftalarda sahne almış. Onu keşfetmek için ne kadar geç kaldığımı o zaman, yani gördüğüm zaman anladım. (keşfetmek derken kendimi yapımcı gibi hayal ettim de, öyle gibi söyledim, güldüm şimdi bak. Neyse konuya döneyim.)
Meğer Mabel Matiz ilk olarak blog dünyasında kendini tanıtmış, daha sonra da Myspace'de adını duyurmaya devam etmiş. Bunları da şuradaki röportajdan öğrendim. O da 3 yıl önce bizdenmiş, buralardanmış. Ne yazık ki daha önce görememişim tekrar söylüyorum.
M. Matiz'in en çok şarkı sözlerini beğendim. Bazen ifade edemediklerimizi ararız şarkıların arasında. Sanırım bu çocuk, çoğu insanın kendi ruhuna bir şeyler ifade etmesine yardımcı olabiliyor. Birbirinden güzel besteleri var. 'Söylese o ben söyleyemem', 'Arafta', 'Filler ve çimen', 'Şüpheli şarkının şairi' öne çıkanlardan. Filler ve çimen'i alıp baş köşeye koyuyorum şimdilik. Daha fazla araştırmaya devam edeceğim bu çocuğu ve takipte kalmaya devam etmeye çalışacağım.

Sonuç olarak; bu çocuğu, farklı sesini, o güzel sözleri yazan beynini hayli sevdim. O'nun hakkında daha fazlasını söylemek isterdim ama 'ben yeniyim galiba'. Yazı da kısa oldu, hiç yakışmadı Mabel Matiz'e ama dediğim gibi, ben yeni tanıyorum onu.
O'nun resmi web sitesi de burada : http://www.mabelmatiz.com/

22 Temmuz 2011 Cuma

Aklıma geldi de 16

'Çirkinim' dediğimde genelde kınanıyor, kendine güvensizlikle suçlanıyorum. Ama ben öyle düşünmüyorum. Aksine; kendimi o şekilde seviyorum, kabul ediyorum, göğsümü gere gere 'çirkinim' diyorum. Bence kendine güvenmek budur. Herkes kendine dışarıdan bakabilse keşke. Ha güzel ifadelerim de yok değildir. Herkesin vardır. Hep buna inanırım. Herkesin yüzündeki o güzelliği -tüm mimikleri, hareketleri, ifadeleri, refleksleri ile beraber- görebildiğime inanıyorum. Bunun için insanları kısa bir süre incelemem yeterli. Abartısız söylüyorum; herkesin bi güzel yanı var.

19 Temmuz 2011 Salı

Frene Basamamak...

Seni bana verseler, beni benden alsalar. İşte o zaman diyebilirim; "hayat, seni bile sevebilirim!" Ama işte, musluğun sıcak tarafını çeviriyorum diye çevirmişim soğuk tarafını. O gün, bu gündür yalnızım. O gün, bu gündür üşüyorum.
Uzanıyorum, uyanıyorum, yürüyorum, koşuyorum, müzik dinliyorum, kitap okuyorum, çalışıyorum, yazıyorum, dinliyorum, oturuyorum, kalkıyorum, konuşuyorum, bakıyorum... Tüm bunları yaparken sadece bir şey düşünüyorum. Bu hiç değişmiyor. Nedenini kestiremiyorum.
Sen sevme bu şehri istersen. Ben senin yerine de severim. Sen o şehri sev istersen. Ben senin şehrini en az seni sevdiğim kadar severim. Çünkü senin şehrindeyim. Bu büyük bir şeref. Şehrine iyi bakarım. Sen gideceksen. Ama gitme. Beni de götür yanında derdim, diyemem. O şehirde sevdiğin başka şeyler de vardır muhakkak. Bana gerek yok. Bana orada yer yok. Sen sev o şehri. Ben senin şehrini severim. Ben senin şehrindeyim. Teşekkür ederim. Şehrinde olduğum için. Teşekkür ederim. Bana aptal sevinçler verdiğin için.
Musluğun sıcak tarafını hala karıştırıyorum biliyor musun? Sembolü düşmüş. Bir sembol koymalıyım musluğa. Musluk akıyor. Soğuk taraftan hem de. Musluk akıyor. "Ne zaman?" Yanlış oldu. 'Ne zamandan beri?' diye düzelteyim ben de seni. Anlamadın değil mi? Sembolik şeyler bunlar sevgilim. Sembolik.


"Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor"
 Aşk mı bu? Sanmıyorum ama ya durduramazsam kendimi?

17 Temmuz 2011 Pazar

Eskiden...

Eskiden doğum günlerimde o kadar heyecanlanırdım ki, içim içime sığmazdı. Bir şey olacağından değil, zaten çok az kişi kutlardı, ev yapımı pastalarımız olurdu. Ama mutlu bir aileydik sevdiklerimizle.
Daha doğum günüm gelmeden iki ay önce hesaplamaya, gün saymaya başlardım. Her nisandan sonra her ayın 18'i "şu kadar kaldı, tam şu kadar var" diye beklerdim. Bir şey olacağından değil...
Ergenliğe yaklaştığım zamanlar ve sonrasında artık eve arkadaş davet eder oldum. Herkes doğum gününde kendi evinde ufak çaplı parti verirdi. Bir odayı kapatır, yüksek sesle dans edebileceğimiz müzikler açar eğlenirdik. Babaannemle aynı evde yaşıyorduk. Biraz zor oluyordu partiler, tam parti ortasında sabotaja maruz kalıyorduk, arkadaşlarım evden kovuluyordu falan. Ama eğleniyorduk. En azından o ana kadar. Mutluyduk. Yine bir şey olacağından değil, beklerdim, aylar öncesinden hesaplamaya başlardım. Kimse unutmasın isterdim.
Yıllar geçti. Artık o gün de diğerleri gibi sıradan bir gün. Hatta beni biraz hüzünlendiriyor. Farklı şeyler bekliyorum belki, masalsı şeyler. Hiç bir gün olmadıkça, yılların geçmesini de, doğum günlerimi de sevmiyorum. Sevemiyorum. Hatırlanıp hatırlanmaması umrumda değilmiş gibi davranıyorum. Zaten facebook sayesinde dıdınızın dıdısının dıdısı bile sizi önemsiyormuşçasına, denk gelirse doğum gününüzü hatırlamış (!) oluyor.
Artık doğum günlerim çok ama çok değersiz, gereksiz. Ama sadece benimkiler öyle.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Nereye Gidiyorsun?

Hayal ediyorum, yürüyorum, Cem "nereye gidiyorsun?" diyor. Ben yürümeye devam ediyorum. Cebimden makasımı çıkarıp saçlarımı kesmeye başlıyorum sonra. Kestiğim her tutamı yalnızlığımın yüzüne savuruyorum. Geriye. Ama sonradan anlıyorum yalnızlığın benim gölgem olduğunu.

Sonra durağım geliyor ve iniyorum.

Nereye Gidiyorsun?

7 Temmuz 2011 Perşembe

Aklıma geldi de 15

Kaçma gereği duyuyorsun kendinden, bir bakıma her şeyden. Tam çıkıyorsun yola, kaçtığını zannettiğin sırada kendini arkanda unuttuğun aklına geliyor. Kaçamamış oluyorsun bir an. Geri dönüyorsun mecburen kendini bıraktığın yerden almaya. Sonrası malum; kaçamıyorsun. Döndüğünle kalıveriyorsun

Her nereye döndüyseniz orada mutlu kalın. Dönmediyseniz sizden cesuru yok.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Aklıma geldi de 14

Herkese anlattım seni -hala anlatıyorum ne garip-, herkes benim tarafımda olurken şiddetle, ben senin tarafındayım. Ah ne de aptalım! Aptal olmayı aptalken seviyorum, aklım başıma gelince nefret ediyorum. O yüzden şimdi diyebilirim ki, iyi ki aptalım.


Küçülüyorum, küçülüyorsun, küçülüyoruz.

Sen belki şu an onu özlerken -o her kimse- ben seni hala özlüyorum.
(Ama biliyorum; biz seninle siyahla beyaz kadar farklı, turuncuyla mavi kadar zıttık aslında. Bir ortak yönümüz var ama hala; sen beni sevmiyorsun, ben de beni.)

30 Haziran 2011 Perşembe

Çilekli.

Mia isimli sevimli arkadaş beni mimlemiş bulunmakta. Yazmak için (cevaplamak için) geciktim, bu yüzden özür diliyorum kendisinden ve hemen başlıyorum:

Mim bazı sorulardan oluşuyor. Soruları cevaplayarak mimi yazmış oluyormuşuz. Hem güzel, hem zevkli.

1- Şehir dışında bir yürüyüşte nefis çileklerle dolu bir tarlaya geldiniz. Mideniz guruldamaya başladı ve etrafta kimsecikler yok. Siz ve bedeva öğle yemeği arasında sadece bir çit var. Çitin yüksekliği ne kadar?

SmG: Sanırım belime geliyordur. Ben de üzerinde bulunan tahtaların arasına basarak kendimi tarlaya atıyorum. 


2- Bahçeye girdiniz ve çilekleri yemeye başladınız. Kaç tane çilek yediniz?

SmG: Meyveyle aram olmadığını varsayarak, ama çileklerin hatırını ve acıktığımı göz önünde bulundurarak -ki fazla meyve sevmememe rağmen çileğe karşı koyamam- 7 - 8 tane yiyorum.

3- Birden çileklerini çalmakta olduğunuz çiftçi ortaya çıktı ve size bağırmaya başladı. Kendinizi savunmak için neler derdiniz?

SmG: Önce onlar bana saldırdı, ben de kendimi korudum bayım/bayan. Sadece bir kaç tanecik. Helal mi he helal mi söyle, helal ettim de nolursun!


4- Tüm olan biteni bir kenara bırakıp söyleyin, çileklerin tadı nasıldı? Ve çilek çalma maceranız sona erdikten sonra kendinizi nasıl hissettiniz?

SmG: Çilekler harikaydı, gayet organikti. (Hatta o kadar organikti ki, bir ara yerken "acaba içinde - dışında kurt var mıydı yeaaa?" diye bile düşünmeden edemedim.) Ama kendimi o kadar suçlu hissettim ki çiftçinin önünde gözlerim doldu ve hepsi boğazıma dizildi :(

Okuyan tüm dinleyicilerime yollamak istiyorum, mümkün mü? Ricam üzerine eğer yazan olursa linki bekliyorum :)


Mia, teşekkürler çok. Mutlu oldum.

24 Haziran 2011 Cuma

Aklıma geldi de 13 sanırım

Bazen şu koca hayatta tek fazlalıkmışım gıbı hıssedıyorum kendimi, hiç kımsenın bana ihtıyacı yok, hiçbir işe yaramam. Üstelık öyle de hissettiriyorlar çoğu zaman. Bazen diyorum ki; iyi ki blog var.

15 Haziran 2011 Çarşamba

İç ses ve ben

Bir yere baktım, bir Ay'a baktım. -Ama Ay yoktu. Çünkü yaklaşık bir saat önce tutulurken izledim onu.- Sonra bir daha yere baktım. Pencereden başımı uzattığımda bakabildiğim tek yer 'yer' çünkü. Bu koca şehirde, bunca taş yığınının arasında bundan daha normal manzara yok. Her neyse, yere baktım ve yine heyheylerim tepeme çıkmaya başladı. Bilirsiniz nedenini.

Eğer ben her pencereye çıktığım gece herhangi bir komşu kendimle konuşmalarıma kulak misafiri olduysa, benimle ilgili ciddi endişeleri olduğunu iddia edebilirim. Bu gecenin konusu Ay tutulması ve bla blalar:
- (yere bakan ben) Of medeniyete bak! Yeter ulan artık! (Paaaat) Hayret bir şey. Pislik insanlar sizi!
- (Göğe bakan ben) Ay, sen de çık artık. Haydi ya nerede kaldın? Of.


Yaklaşık bir saat önce

- Ay, gitme be hacı! Bak ben yengeç burcuyum ona göre. Kurtulamam etkinden sonra. Bırakma beni. Hayır hayır, gelme kara şey.
- Ya şimdi noluyordu? Ay mı Güneş'ten şoolurken Dünya arasına kaçıyordu da bir şeyler bir şeyler... Of kafam karıştı! Hep karışır bu mevzulara kafam zaten.
- Neyse, ben izleyeyim bari.

O tutuladursun, ben de bir twittera bakayım bari molası

Günlük burç murç şeysine bir kadın yazıyor ya işte onu izliyorum da, tutulmanın başından beri oğlak, kova, ikizler, dangılı, dungulu... her burcu yazdı da, elementi şiddetle Ay olan yengeç burcuna hiç değinmemiş göründü.
- Yengeçe ne oldu, yengeçe ne oldu? Abla, asıl bahsetmen gereken o bence ki. Ya hayret bir şey, burada Ay tutuluyor ne koçundan bahsediyorsun ki şimdi yani?


Tekrar pencereye koşulur

- (içeri, babam ve anneme bağırarak bu sefer) Ay şimdi tamamen tutulmuş. Demin bulut girmiş ondan yani. Esas şimdi tam tutuldu işte.

Ama en dışımdan sözlediklerimi tekrar hatırlatayım da aranızda komşum olan varsa el kaldırsın:
- (yere bakan ben) Of medeniyete bak! Yeter ulan artık! (Paaaat) Hayret bir şey. Pislik insanlar sizi!
- (Göğe bakan ben) Ay, sen de çık artık. Haydi ya nerede kaldın? Of.

Gerçekten, çık artık bak martılar bile hasret kaldı nur cemaline, ağlaşıp dururlar.

12 Haziran 2011 Pazar

Ben ta bir saat önce uyuyacaktım. Tam yeltenirken, olmadı. Bir şeyler geldi yine aklıma. Daha doğrusu hiç aklımdan çıkmayan şeyleri düşünmek istedim tekrar. Havuz problemimi. Okudum şu an yanımda duran defterin içinde yazanları. Aslında bana yazılan şeylerin bir kopyasını demeliyim. Herşeyi ben oraya kaydettim. Benim hala anlayamadığım şeyler var. Benim hala silemediğim, tükenmez kalemle yazılmış kelimeler var.- Evet, ben yazdım, olsun.- Yırtıp atmayı asla aklımdan geçirmediğim. Benim hala umudum var unutmaya dair. Benim hala gözyaşlarım var hiç beni terk edemeyen. Gözlerimin içindeler. Ben uyuyamıyorum. Uyuyorum sözde ama, rüyalar görüyorum, olmuyor. Ya da hayaller kuruyorum, o zaman da soğuyorum kendimden. Yapmamam gereken şeyleri yaptığım için kendimi nasıl cezalandıracağımı ben hala bilmiyorum. Ya da yapmam gereken şeyleri yapmadığım için... 'Çık gel ve beni cezalandır artık.' Yoksa bu yaptığı zaten o mu?

Bu yazı kıpkısa. Çünkü bu yazı değil. Bu bir içsel döküntü gibi bir şey.

9 Haziran 2011 Perşembe

Nasıl Garip Otobüs Anılarım Var Yarebbim!

Dün otobüse garip bir biniş yaptım eve dönüş yolculuğumun başlangıcında. Bu garip binişim şoförü, muavini ve ben her ne kadar kesin görmemiş olsam da muhtemelen çift katlı otobüsümün üst katındaki yolcuları bir hayli güldürdü. Nedenini anlatıp bu saçma olay sonucunda bana gülmenizi, hatta alay etmenizi istemem. Boşverin canım, önemsiz bir şeydi zaten aman.
Bu garip girişimin ardından koridorda yol almaya ve en arka köşeye yönelmeye başladım ki en arka diğer köşede yakışıklı, karizma bir çocuk gördüm göz ucuyla. Ama o karizma iki saniye içinde yerle bir oldu iyi mi? Öküz gibi baktı, içimi yaktı diyemeyeceğim. Sadece öküz gibi baktı, hatta dönüp dönüp baktı. Derken ben bindikten sonraki durakta bir kız bindi otobüse. Güzel mi güzel bir şey. Yalan yok, yanında maymunun kıçı gibi kalakaldım bkz:...ha benim suratım!.
Derken, içimden şunlar geçti: "Oh ne hoş ne hoş, şu öküz bakışlı, yakışıklı çocuk artık bu kıza bakar, ben de kurtulmuş olurum.", "Heh, kız da çocuğun tam karşı çaprazına, benim de tam karşıma oturdu. Süper süper kurtardı beni. Heh o da ona baktı, kız da az değilmiş hani. Oooo, abla evlendirelim burada sizi en iyisi, yedin çocuğu gözlerinlen..." Ben böyle düşünürken bir adam (üst kattan mı indi nedir bilinmez, geldi bir yerlerden) lönkk diye abla ile abinin bakışlarının arasına bir yere -yani arka koltuğun ortasına) oturuverdi. Kız da tabii çocuğa çaktırmadan bakabilmek için yanındaki camdan dışarıyı seyretmektense çocuğun yanındaki cama bakıyordu ama adam gelip karşısına oturunca kafası döndü bizim cama. Rahatsız oldu tabii. Haklı. Çocuk o sırada ne alemde, bilemiyorum. Yari kafasını çevirmiş, ee napsın? Derken adamın durağı geldi, indi ama size sevinçli haberler veremiyorum şu an. Çünkü ardından kız da kalkıp diğer durakta indi. Çocuğun kafası kızın indiği durağa döndü, bakışları benim cama takılı kaldı, kız geçip gidene kadar seyretti kızın camdan görünen kafasını. Bir göz hapsi bir göz hapsi, anlatamam. Sanırsın çocuk otobüslere kısmet aramaya biniyor. Sırayla süzüyor böyle. Neyse sonra ben de indim, bir başka kız bindi de baktı mı göremedim ne yazık ki.

Yazıdan öğrendiklerimiz:
- Bazen benden daha güzel kızların olduğunu görmek, onlarla burun buruna gelmek çok iyi olabiliyormuş. Ama bazen, sadece bazen, kırk yılda bir.(Of tipsizim tamam biliyorum)
- Bazen yakışıklı çocuklar bile aşırı abazan olabiliyormuş bunu gördük. Öyle olunca da tüm karizma, tüm yakışıklılıktan soğutuyormuş adamı. Ona göre.

7 Haziran 2011 Salı

Yüzyılın çifti kapışıyor: Mantığım vs Duygum

Bazen kendi hava boşluğumda kaldığım için saçmalamaya başlıyorum. Aklımı kurcalayacak herhangi bir şey yoksa o an çevremde, ben bir şeyleri kurcalamaya çalışıyorum. Sonra her neyi boşlukta bulup muhafaza ettimse onu yüceltmeye başlıyorum. Evet bu kesinlikle bana ait bir davranış bozukluğu. Ne zaman ki gerçekten boşluktan kurtuluyorum, o zaman o yücelttiğim şeyden vazgeçiyorum. Böyle de garip şeyler...

Geçtiğimiz iki hafta sırasıyla hissettiğim korku, endişe, sıkıntı, sinir, stres, alışmışlık yerini huzura bıraktı gibi bir şey. Bunları yaşarken içim o kadar ama o kadar sıkkındı ki, saçma sapan şeyler hissetmeye, düşünmeye başladım. Bu haftaysa beynime gerçekten büyüüük bir miktar oksijen kaçtı. Ve mantıklı düşünebilme günlerime geri dönmüş bulunuyorum. Sadece duygularımla hareket ettiğimde ne kadar aciz olabildiğimi çoğu zaman görüyorum. Günümüzde elektrikli şeyler hissettiğimizde aciz sayılıyoruz malum. Mantığıma kavuştuğum için ayrı bir mutluyum zaten.
Mantığımla duygum çok iyi bir çift. Çoğu zaman anlaşıyorlar sanırım. Çünkü duygumun "olmalı" dediği şeye eğer ki mantığım " Hayır duygu, lütfen beni dinle. Ben her zaman iyisini bilirim ve şu an için o şeyin asla olamayacağını sana söylüyorum. Lütfen bu konuyu kapatalım..." derse ardından duygu ona cevaben: "Haklısın tatlım. Sen her zaman en doğrusunu bilirsin ve beni korursun. Peki madem." der ve iş tatlıya bağlanır. Evet, mantığım çok egoist görünüyor. Duygum da bazen çok alttan alıyor. Ama tam tersi de olabiliyor bazen. Mesela mantığım: "Duygucuğum, kesinlikle o taraflardan uzak durmalısın. Bu kız o çocuktan hoşlanmamalı, hiç tekin biri değil, lütfen." dediğinde duygu da " Bu sefer senin dediğin olmayacak. Kız aşık olacak neredeyse. Bırak da bir kez olsun seni dinlemeden, sonunu düşünmeden açıkça yaşasın. Bir karışma canım, aaa!" diyebiliyor. Mantığım da " E peki madem. Sonra sen haklıydın diye omzumda ağlaşmayın..." diyerek her seferinde haklı çıktığına güveniyor.

Bu egoist mantığım iki haftalık tatilinden döndü sevgili izleyicilerim. Duygularımın dizginlerini eline aldı şu an itibariyle. Onu özleyenler elini kaldırsın. Yok, gitsin de duygular coşsun şu yaz gününde diyorsanız da kaşınızı kaldırın.

6 Haziran 2011 Pazartesi

Aklıma geldi de 12...

'Bensiz mutluysan hep öyle kal' dediklerim hemen benden kurtuldular ve mutlu kaldılar. Kimse bana 'seninle mutsuzluğa da varım' demedi. Behzat Ç.! Seni şanslı piç!

4 Haziran 2011 Cumartesi

"Su uyandı, sen uyanmadın aşk olsun!"

Bana ait olmayan cümlelerinde ben, hep kendimi aradım durdum. Yoktum, biliyordum, var olayım istedim hep. O zaman da yoktum, şimdi de yokum. Hem de şimdi hiç olmadığım kadar yokum. Olamam da zaten. Olmayı şu an hiç istemediğim kadar çok istiyorum halbuki. Hep böyle olur bende. Ne zaman ki her şey imkansızlaşır, ben o zaman imkansızı isterim. Demişti ya bana, 'imkansızlaşmak', işte öyle.


Sen şimdi düşlerimde yaslarsın başını dizlerime. Ben okşarım saçlarını. Gerçek gibi olur o düşüm sonra. Gerçekmiş gibi yakın gelir sonra bana. Ben tam vazgeçecekken düşünmekten seni, tekrar aklıma getirir seni, bana getirir seni. Kader de böyle dalga geçiyor işte benimle. Düşlerimden hiç çıkma.

Benimle geçtiği dalgalarda çırpındım hep. Boğuldum da sonra. Diğerlerine sıktığı palavralarını da hissettim. Dalga geçmemiş olsaydı, şimdi hiç gitmemiş olurdu biliyorum. Tuhaf her şey çok. Ama neden? Sormadan edemiyorum neden? Kendi halindeydim, saçmaydım, sapsaçma hem de. Kim, niye uğraşsın benimle? Kim, niye kırsın yok yere? O, nasıl kırar bir insanı, aklım almıyor. Kırılan ben olduğum halde hem de...

Senin bana verdiğin sözler vardı sanki. Sen onları söz olarak bile görmedin belki. Ama ben içimde tuttum seni, sözlerini, her cümleni. Ben şimdi sadece özledim seni. Mutlu ol, kiminle olursan ol. Ama bıraktığın yerde unutma beni. Hani biz olamasak da cümlelerimiz çift olacaktı? Yalvarırım konuş benimle. Binlerce kez söylemek istiyorum kendi kendime; özledim seni, özledim seni, özledim seni, özledim seni...

Şimdi niye acıyor içim bilmiyorum. Özlemden mi? O kadar alışmışım ki ona. Alışmak sanıldığı kadar kötü, aşağılık bir şey değil hem bence. Bunu bir Selami Şahin, bir ben biliyoruz sanırım.

Ben, beni aslında gerçekten istemediğini, ya da benim gibi başkalarını da istediğini beni o gün yapayalnız bıraktığında anlamıştım ilk. Daha sonra sen kızmıştın bana seni yalnız bıraktığım için. Uzak olduğum için. Ama aslında hiç kimseye olmadığım kadar yakındım ben sana. Bana anlam veremediğin için küstün bana. Gittin. Bir daha da gelmedin. Bitti. Ben ondan sonra hoşça kal  dedim sana. Hatta 'ben giderim, sen bekleme' dedim. Sen de beklemedin. Ama şimdi, o zamanlar hissettiğim öfke ve üzüntümden eser yok. Şimdi olsa asla demezdim 'bekleme'yi. Çok geç demek için bile çok geç.

Harfimi de alıp gidiyorum.

Son Notlar Ona İthafen: 
- Özledim.
- Mutlu ol.
- Anlat bana seni yine hep.
- Rüyalarıma gir yine.

1 Haziran 2011 Çarşamba

Bunun kocaman bir adı var: Hayat.

Bazen, yanlış bir kişinin elini tutmaya başladığım için doğru kişiyi es geçmekten çok korkuyorum. Ve sırf bu yüzden bazen karşıma hiç kimse çıkmasın istiyorum.


Doğru kişi; kalbimin istediği ve benim kalbimi gerçekten isteyen kişidir. Başkası olamaz, evet evet, kesinlikle böyle bunun tanımı. Aşık olmak çok güzel şey evet, ama karşılıksız olması kadar kötüsü de olamaz. Hoş, karşılıklısı var mıdır gerkeçten, bilemem.

Düşünsenize, yanlış kişiyi doğru kişi sanarak elini tutmaya başlayacağım. Ve akabinde aslında gerçek doğru olan yanımızdan akıp gidecek. Ve ben belki de hayatımın sonuna kadar o doğru adamın varlığından, ben yanlış yapmaya başladığımın saniyesinde yanımdan geçtiğinden  hiç haberdar olmayacağım.

28 Mayıs 2011 Cumartesi

Yüreğimi Parçaladın Kadın.

Anne demek, çok şey demek aslında. Şu koca dünyada en değerli gördüğüm hayat onlarınki bence. Tabii bir günlük bebeğini çöpe atıp giden kadınlara da 'terim olarak' anne deniyor, kazara çocuk sahibi olmuş da istemeyerek büyütenlere de. Denemez bence. Ben ne anneler tanıyorum hiç çocuk sahibi olmamış olan.

 Annelik kutsaldır derler ya, kesinlikle öyle. Cebindeki parayı, o aylardır isteyip hiç bir yerde bulamadığı ama sonunda bir yerde görebildiği ceketi bırakarak bana aldığı tişörte veren kadındır anne işte. Ve şimdi benim görevim yarın o mağazaya gidip ona o ceketi almak olmalı. Öyle olacak. Ona dünyaları versem bir işe yaramaz biliyorum. Çünkü onun tek istediği ona kocaman, içten sarılmak.

Bir de, çocukluk arkadaşım, kardeşim diyebileceğim insan, daha on sene öncesine kadar sokakta oyunlar oynadığımız, çocuk olduğumuz dostum, iki gün önce kendi çocuğunu kucağına aldı. Kısmen teyze oldum, kısmen de anne yarısı oldum ben de, yuppi. Hala inanamasam da, o artık anne.

Şu Profilonun tvdeki reklamı çok güzel. Hani şu;

"uykusuz gecelere, yemicem iştesine
ilk aşkın kederine bir tek onlar dayanır
sınavın stresine gömleğin kirlisine bir tek onlar dayanır
arkadaş davetine bir tek onlar dayanır
her insan dayanamaz anne kalbi dayanır
herşeye dayanır da onlara dayanamaz
prooo oo filo bir tek onlar dayanır
Her duyuşumda ve görüşümde tüylerim diken diken oluyor. Özellikle de o 'arkadaş davetine'. Ben dayanamıyorum, ama onlar dayanır işte. Annedir o. Yerim.

Gecikmiş anneler günü yazım olsun bu da benim. Bugünlerde hassasım her konuda. Bir de annemin o muazzam davranışı karşısında yerin dibine geçerek duygulandım. Söylemek istedim bunları. Kıymet bilmek gerek bazen. Evet evet, her zaman.


Bir de bir anekdot paylaşayım; bu reklam filmi bazı çevreler tarafından eleştirilmiş, hatta 'annelik fetişizmi' olarak lanse edildiği için yanlış bulunmuş. Ancak ben yanlış bir şey göremiyorum. Annelerin çocuklarına yaklaşımları ve çocukların bazı evrelerden geçtiği halleri hepimizin evinde aynı değil midir? Bence tüylerimi diken diken yapan bu reklam filmi dört dörtlük. Duygusal oluşumla alakalı olabilir, öyle işte napalım.

Ne garip...

Sen benim canımı yaktın, sonra ben de senin, ödeştik galiba. Şimdi sev beni istiyorum, ben de seni seveyim de ödeşelim.

27 Mayıs 2011 Cuma

Aklıma geldi de 11...

Aklıma geldi de 5 - aklıma geldi de 6 yok. Şaka mı bu? Ben nasıl atlamışım peki 4'ten 7'ye? Allah Allah.

Bugünlerde ben...

Bir şey olduğunda daha kötüsü olacağı hiç aklıma gelmiyor ve çok stres yapıyorum. Daha sonra başıma daha kötüsü geldiğinde "Daha öncekiler neymiş ki?" diyorum. Sonra da aklıma şu geliyor; "Tamam, sakin, daha kötüsü de olabilirdi. Bu ne ki aslında?". Ben şu stres huyumdan, en ufak şeyi gözümde büyütme huyumdan çok bıktım. Ama yapamıyorum işte. Olmuyor. Kendimi değiştiremem ki. Yine de yapmak istemiyorum böyle şeyler. Bir gün hastalanmaktan çok korkuyorum. Çok. Hiçbir şey sağlıktan değerli değil, hiç bir şey sağlık kadar önemli değil. Evet.
Bugünlerde hiç rahat değilim. Sürekli diken üstündeyim. Bunların bitmesi için bir haftam daha var. Demekki şu hayatta iş sıkıntısı çektiğim günler de olacakmış. Evet, ben çömez bir işçiyim.

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Kendimi o çiçeklerin yanına gömmek istedim...

Kendimi o çiçeklerin yanına gömmek istedim o an. Belki onlar kadar güzel olurum diye. O kadar doğal ve güzellerdi ki... Hiç göremeyeceğimiz kadar. Herkes belki o an boş boş bakarken onlara, ben önce aralarına süzülüp uzanmayı, sonra topraklarına sızıp gömülmeyi düşledim. Sıcacık toprakta güzelleşmeyi beklemek nasıl olurdu acaba?

Ben hiç sabretmeyi bilemedim. Ama biliyormuş gibi göründüm hep. Sanki dünyanın en sabırlı insanıymışım gibi. Sevmek için sabrettim sandılar, öpmek için sabrettim sandılar, güzelleşmek için sabrettim sandılar, görmek için sabrettim sandılar, bakmak için sabrettim sandılar... Ama ben hiç sabredemedim. Belki de sabredemediğim için kaybettim herşeyi. Ben uzun zamandır kazanmak nedir, bilemedim. Korktum sandılar, hayır korkmadım aslında. Durdum, bekledim ama ne sabrettim ne de korktum. En önemlisi de 'ben kaybettim.' Şimdi kazanmak için vaktin var diyorlar, ama yok biliyorum. Kazanacağım herhangi bir şeyim yok. Hiçbir şeyim yok benim, kalmadı. Ne kaybedecek, ne de kazanacak. Sabrım da yok benim. Hem de eskisinden daha kuvvetli bir sabırsızlığım var. Sular aktı, insanlar yer değiştirdi, ben kalakaldım, öylece.

İşte ben, kendimi o çiçeklerin  yanıbaşına gömmeyi düşlerken bunları geçirdim kafamdan. Sık sık geçen şeyler bunlar zaten kafamdan. O çiçeklerin içinde gömülü olsaydım şimdi... Bunları umursamazdım. Çiçeklerim olurdu sağımda solumda, ben de bir çiçek olurdum. Yağmurdan başka hiç kimseyi, hiçbir şeyi beklemezdim. Sadece yağmuru...

9 Mayıs 2011 Pazartesi

İstediğin kadar buzdolabı ol sevgilim, ben yine bayatlarım.

Evet, ben de değişiyorum. Evet. Hiç değiştiremem dediğim şeyleri değiştiriyorum. Tıpkı hiç söylemem dediğim şeyleri söylediğim gibi. Hiç saklayamam dediğim şeyleri sakladım ben, ama nedeni ben değildim. Onlardı. Neyi sakladıysam kimden, işte onlar. Ben aslında hatırlayabildiğim kadarıyla sadece bir kişiden bir şey sakladım gibi de saklamadım gibi de. Daha doğrusu önce saklamadım, sonra saklamaya başladım. Neden? Çünkü öyle olması gerekiyordu, en büyük etken kendisiydi. Her neyse işte. Değişiyorum ben demiştim. Yaklaşık 10 yıldır istediğim şeylere kavuşuyorum nasıl bir zamana denk geldiyse, niye geldiyse. Hayalini kurduğum saçlara ve kiloya şimdi, şu an kavuşmuş bulunuyorum. Aynı zamanın içinde kavuştum sanki ikisine de. Bu arada, benim yazma tarzım da çok değişti sanki. Artık kendimden bahseder oldum sanki hep. Hiç sevmesem de bunu. Yazabildiğim tek şey buymuş gibi. Günlük tutuyormuşum gibi. Nedenini bilmiyorum. Ve ben aslında ne çok şey bilmiyorum! Meğer...

Yeni saçlarımla çocuksu bir mutluluğa kavuştum. Bilseydim daha önce durur muydum? Hoş, umduğum gibi olmadı, daha doğrusu tam olarak ne istediğim hakkında bir karar vermişliğim yoktu. Olsun, yine de oldu, değiştirdim saçlarımı sonunda. Nasılsa kökü bende. Eskiden beri istiyordum doğru, ama yapıldığında nasıl olur gibi bir fikrim olmadığından kararsızdım aslında. Pırasa saçlarımdan kurtuldum geçici bir süreliğine. İyi ki cesaret edebilmişim sonunda.

Bu yazının asıl amacı, konusu şu; hiçbir şey ertelenmeye gelmez. Evet, asıl söylemek istediğim kesinlikle bu. Çok geç olmadan kavuşmak gerekmiş meğer mutluluğa. Beklediğinde bayatlıyormuş sevinçler. Karar vermek uzun sürmemeliymiş. Beklememek lazımmış. Ne olursa olsun, denemeye değermiş meğer vakti geçmeden. Çok geç olmadan. Sonrası boşluk olmadan cesaret edilmeliymiş. Ölmeden. Yok olmadan.

5 Mayıs 2011 Perşembe

Aklıma geldi de 10

Sonunda sayın dinleyicilerim 100 olmuş, çok sevinçliyim. Neden sevinçli olduğumu bilmiyorum. Bir anlamı da yok zaten. Sadece düz bir rakam oldu, en yakın yüzlüğe yuvarlanmış oldu, iyi de oldu. Bunun için tüm dinleyicilerime ve özellikle 100. dinleyicim olan  LoveMeorLeaveMe'ye teşekkür ediyorum.

Ödül veremiyoruz biz sembolizasyon yetkilileri olarak, sadece reklam verebildim biraz galiba. Tekrar teşekkürler. Hepinizi seviyorum her ne kadar tam olarak tanışmıyor olsak da ve her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsanız (klişeyi de yapıştırarak).

Mim yine mim, yeşilçam mimi :)

Mia Wallace burada beni mimlemiş. Kendilerine tekrar çok teşekkür ettim ve yazmaya geçtim.

Mim Konusu: Her seferinde izlemekten zevk aldığınız, vazgeçemediğiniz Yeşilçam yapıtı hangisidir? (çok duygulandığınız, ağladığınız ve güldüğünüz de olabilir)

Aslında bütün yeşilçam filmleri o kadar zevkli ki! Hele ki içinde Adile Naşit, Münir Özkul, Kemal Sunal gibi birbirinden değerli insanlar varsa. Hiç bıkmadan, usanmadan senelerce izliyoruz da kimsenin 'ah be yeter' dediğini duymadım ben. Hem de hepsi o kadar seviliyor ki, mesela şu an ben de seçemiyorum hangisinden bahsedeceğimi. Çünkü hepsini seviyorum neredeyse. Aklımda sürekli yer edenleri söyleyeyim ben de o zaman madem; mesela Gulyabani. Sanırım filmin adı da buydu, hani şu Gulyabaninin (benim küçükken gerçek bir şey sandığım yaratıkımsı maske) köşk önünde salındığı film. Bayılıyorum ona mesela. Hele o Gulyabaninin suratı yok mu? Yerim. Bkz. fotoğraf1.


Surat dedim de, Adile Naşit'in o gülen yüzü bu sıfatı görünce nasıl şekilleniyordu öyle? Çok tatlı oluyordu cidden. Gözler yuvalarından fırlamış adeta.  Bkz. fotoğraf2.


  İşte bu filme bayılıyorum. Hayli eğlenceli. Ayrıca şu aşağıdaki fotoğraflardaki film de güzeldi, sıkılmadan izliyorum hep.






Not: Sondan 3. fotoğraf başka bir filme ait sanırım, onu da severim ben mesela.

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Ruhuna Sağlık!

Keşke ruhlarımızla görüp ruhlarımızla sevebilseydik. Bedenlerimizi çöpe atsaydık almamak üzere. Ya da sadece taşısaydık yaratana şükrederek. Neden yapamadık, yapamıyoruz? Neden ruhlarımız yokmuş gibi davranıyoruz? Ruhlarımız mı öldü yoksa?

30 Nisan 2011 Cumartesi

Aynı Hep Aynı

Mp3'teki, telefonumdaki şarkılar hep aynı. Her gün aynılarını dinliyorum hep. Aralarından seçerek. Kiminin benim kulağımla uzaktan yakından alakası yok, kimini kafam güzelken dinliyorum. Kimi en az bıktıklarım (yani bıksam da başka alternatifim olmadığı için o an en iyi gidebilecek olanlar), kimi de bir daha yüzüne bakasım olmayanlar falan işte.
6 aydır her pazartesi, salı, çarşamba, perşembe, cuma ve cumartesi yaptığım şey aynı. İşim aynı, gücüm aynı. Aynı projede devamlı aynıyım ben, ben aynı (Ha, bir format farklı, sürekli değişim içerisinde.).
Ellerim aynı. Kış boyunca olduğu gibi, hala Norveçli balıkçınınkiler kadar kırışık ve acıyor. İyileşemedi gitti. Onlar da aynı.
Saçlarım aynı. Dümdüz. Bildiğin düz işte. Hem mecazi, hem gerçek anlamda. Bu düzlüğe bir son vermeliyim artık ama korkuyorum bir yandan da. Ben değişimlerden korkuyor muyum? Bilmiyorum. Bu düzlüğe bir son vermeliyim artık; hem mecazi, hem gerçek anlamda. Kıvır kıvır olmalılar. Kalem sokabilmeliyim buklelerin içlerine. Böyle de garip fantezilerim var. Ama ne zaman böyle değişim kararları alırsam, o zaman saçlarımı sevmeye başlıyorum. Hemen kararımdan vazgeçip cesaretimi kırmış bulunuyorum. Ertesi gün yine nefret ediyorum ama. Aynı yani, hiç değiştiremiyorum, aynı.
 Sivilcelerim bile aynı. Ergenlikte nasıllarsa öyle. Hatta artarak. Onlar bile aynı (serzeniş küfürü sıkıştırın siz içinizden)... Bu sivilceler uğruna yağ azaltma rejimine başladım kendimce. Tek yaptığım cipsi azaltmak. Bir bağımlı için gerçekten zor bir şey. Fedakarlık gerektiren. Ama bugün azaltır, yarın normal rutinine döndürürüz yine. Nasılsa herşey aynı.
Sevmeyi bırakarak yaşamasını sağladığıma inandığım balığım aynı. Hala ona karşı ilgisiz ve sevgisizim. Yemini de annem veriyor. Onu göz göre göre sevmeyecek kadar çok seviyorum aslında. Hayır, ölmeyecek o, çünkü sevmiyorum, sevmiyorum işte.(bkz. a e y b)
Tadım, tuzum aynı.
Dostlarım aynı. Her daim yanımda olanlar ve aslında hiç olmamış olanlar. Eskisi gibi aynı şekilde ikiye ayrılmış vaziyetteler. Aynı yani herşey.
Hamdolsun. Eee siz nasılsınız? İyisiniz inşallah?

24 Nisan 2011 Pazar

Ya mecburen, ya isteyerek

Herkes yaşar. Bazıları mecburiyetten yaşar, bazıları isteyerek galiba. İsteyerek yaşayanlarla tanışmadım daha. Herkes yaşar. Yaşarken de ya çalışır, ya yatar, ya kalkar, ya koşar. Tercih yapar. Yaptığı tercihler de bazen isteyerek, bazen mecburiyetten, bazen de... Bazen de öylesine gelişir işte. " 'Mecburiyet' diye bir şey yok, insanlar yaparlar her istediğini, yeter ki istesin" derler, dersiniz, ben inanmıyorum buna her zaman, her şartta. Yapamazsın bazen. Paran yoksa çalışmak zorundasın mesela. "Paraya bu kadar bağlı olmayın kardeşim" derler, istersen olma. Eğer bunu söyleyen başını sokacak evi bulamasaydı, o zaman görürdüm ben onu. Çünkü mecburdur başını bir çatıya sokmaya. Kimi zaman çalışır, para kazanır yaşarsın, kimi zaman ailenle. Ailen o kadar anlayışlıysa tabii. Malum, her aile şöyle der neredeyse; "Oğlum - kızım, kazık kadar adamsın, okulun da bitti bak. Git çalış bi iş bul, sonra da evlendirelim seni ha?!" Böyle döner bu işler. Böyle derler. Senden önce başkaları sokar seni kalıba. Sen istediğin kadar diren. Bir kalıbı tercih etmek zorundasın. Herhangi birini. İşte mecburiyet böyle garip bir şey. Öyle bir şey. Ha, her zaman da her şeye mecbur değilsin. Bazı şeyler elindedir. Hep elindedir bazı şeyler, ama bazılarının farkına bile varamazsın. Mutlu olmak mesela. Elindedir. Zoraki de yaşasan mutlu olmak istersin aslında. Katı da olsan mutlu olmak istersin, farklı görünmek istesen de. Herkesin içinde mutluluk isteği vardır ama kimileri hiç mutlu olamayacağını düşünür hayatta. Bunun için çaba sarfetmeye bile gerek duymaz. Ya da mutluluğun önünü açmaya.
Yaşarız işte, ya gelişigüzel, ya planlı - programlı... Bazen mecburen, bazen isteyerek. Bazen de mutluluğu beklerken ara öğünleri alırız. Ya mecburen bekleriz, ya isteyerek...

18 Nisan 2011 Pazartesi

Aklıma geldi de 9

Bazen kendimi çok değersiz hissediyorum. O kadar değersiz hissediyorum ki, o kadar değersiz hissediyorum yani. Bilemiyorum nedendir?

4 Nisan 2011 Pazartesi

Öğret

Bana biraz yaşamayı öğretir misin? Söz bir daha rahatsız etmeyeceğim. Sadece yaşamayı, sevmeyi öğret bana. Sevilmeyi de bilmiyorum ben. Bana öğretir misin? Senden başka kim öğretebilir bana bunları? Peki ya sen? Duyuyor musun? Bana biraz yaşamayı öğretir misin? Gitmek istemiyorum buradan. Terketmek istemiyorum bu şehri. Öğret bana. Herşeyi en başından... Sanki yeni doğmuşcasına, en başından öğret bana herşeyi. Bekletme beni, bul beni, öğret bana. Yardım et bana. Gözlerine baktığımda tüm bildiklerimi unutmak, yeni baştan öğrenmek istiyorum herşeyi. Bak bana. Gözlerime. Gözlerini göster bana. Yaşın yaşım olsun. Beraber büyüyelim. Yaşım yaşın olsun. Yaş olsun üstüm başım, tepemdeki yağmurla, bulutla dost olayım. Öğret bana. Koşmayı öğret yağmurda. Ben de sana yağmurda koşarken çamurlara düşmeyi öğreteyim. Herşeyi öğret bana, ben de sana. Sil beni. Sil, tekrar yaz sonra. Oku. Anla. Beni bana anlat sonra. Baş ucumda masal anlatan anne gibi. En sevdiğimiz masalı seçelim sonra beraber. Benim ol, bana senin olmayı öğret. Seninle olmayı öğret bana. Bir olmayı öğret. Seni öğret bana, seni.

29 Mart 2011 Salı

Aklıma geldi de 8

En çok korktuğum, büyük konuştuğum, nefret ettiğim şeylerin başıma geleceğini; en sevdiğim, en istediğim, en çok inandığım şeylerinse yakınından bile geçmeyeceğimi -acı ama gerçek ki- biliyorum.

Eğer böyle olmazsa size yazarım.

20 Mart 2011 Pazar

Aklıma geldi de 7

"Senden hoşlanıyorum" dedim,
...gitti.
Aşığım, seviyorum deseydim intihar ederdi gibime geldi. Tamamen göçer giderdi yani. Neyse, yırtmış kefeni.

Biliyorum, artık susmam gerek.

17 Mart 2011 Perşembe

Tespitler, tespitler, tespitler...

Kulağımda bir şarkı, diyor ki; "Nolur sormasınlar bana, nolur söyletmesinler derdimi. Saklarım ben onu kendime, yerim kendi kendimi..."

Olur öyle. Bazen düşünecek hiç bir şeyin kalmadığında da yaşanmamışlara sararsın. Yaşayamadıklarına, geçmişe, artık dönmeyecek zamana. Ama aslında bilirsin ki senin aslında hala pek de umrunda değildir tüm bunlar. Sadece boşluktasındır, ondan aklını kurcalarlar.

Yorucu geçen günlerin ardından yine buradayım. Garip tespitlere tam gaz devam yani. Neden sürekli bu tip tespitlerde bulunduğum hakkında en ufak fikrim yok. Yukarıdaki gibi bir tespit mesela. Yani yine bir tespitle başlamışım yazıya, farkında bile değilim. Seviyorum tespitleri. Bazen de şunu düşünüyorum, bazı tespitler öyle ki, ben tespiti yapan kişinin nasıl biri olduğunu aşağı yukarı tahmin edebiliyorum. Bu da hoşuma gidiyor. Ayrıca bazı tespitler çok etkileyici ve ilginç olabiliyor. Bu arada farkında mısınız, ne kadar çok 'tespit' dedim ben öyle. İşte bir tespit daha geldi; bazen bir kelimeyi bayağı fazla kullandığımda sanki anlamını bilmiyormuşum gibi hissetmeye başlıyorum. Yeni yeni öğreniyormuşum gibi oluyor.

Bu arada, kendime yol arkadaşı bir kitap aldım geçen. Malum, 1 saat yol gidiyorum her gün, gidiş-dönüş 2 saat. Sürekli uyuklamakla da olmuyor. Hoşuma gidebileceğini düşündüğüm bir kitabı kendime yar ettim işte ben de o yüzden bu günlerde. Eğer beğenirsem kitapla ilgili ufak tespitlerimi ve ufak bir tanıtımı sizlerle paylaşmayı düşünüyorum. Şimdilik burada bırakıyorum. Hoş kalınız.

10 Mart 2011 Perşembe

İso öpsün sizi şappur şuppur emi!

Bir açabiliyorum blogu, bir açamıyorum, ne iş anlamadım doğrusu. Mesela daha iki saat önce açamıyorken şimdi açabiliyorum. Sık sık dns mi değiştirmek gerekiyor falan hiç anlamam o konulardan. Herneyse, bulmuşken kaçırmayayım bari dedim ve geldim. Ben hiç biricik blogumu kaderine terk eder miyim? Ah ah bir zamanlar ben demiştim artık enlerim yok benim, bir şeyi ne zaman en sevsem kaybederim diye alın okuyun tekrar (okudunuz mu daha önce bilmiyorum ama okuyun işte veriyorum) artık enlerim yok benim yazım. İşte tek bir 'en'im kalmıştı onu da aldılar elimden. İtiraf ediyorum sevgili arkadaşlarım, aslında benim suçum bakın işte. Yine benim yüzümden oldu ama bu sefer sadece ben değil, diğer yaşlar da yandı. Neyse.
Böyle yasaklı olunca da hiç hoşuma gitmedi. Aklıma bir şey gelse bloga giremiyorum, bloga girsem aklıma bir şey gelmiyor. Ama var ya nasıl doluyum, nasıl doluyum anlatamam. Bu çok büyük bir aşağılamadır. Ben bunu hakaret kabul ediyorum, etmekle kalmıyorum zaten çok büyük bir hakaret. Artık kim sorumluysa o kendini biliyor ya, sözüm ona; aferin, böyle devam et, prim yap üzerimizden, çok para kazan, ama dikkat et de haydan gelen huya gitmesin ha! Sorumluları İso YK öpsün şappur şuppur inşallah.

6 Mart 2011 Pazar

Bloguma Dokunma!

Nasıl da üzdüler kaç günlerdir bizi. İçimden yazmak gelmiyor dersem sevindirmiş mi olurum? Ama bu blog benim. Buraya ne zaman yazıp ne zaman yazmayacağıma ben karar veririm, vermeliyim, verebilmeliyim. Dumansız hava sahası dumansız hava sahası diye koşturduk durduk, nerede kaldı 'yasaksız hava sahası'. Hak, özgürlük dedik de nerede hani ben neden göremiyorum o zaman? Bu mudur?

Bu beyne erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir!

BLOGUMA DOKUNMA

4 Mart 2011 Cuma

Bloguma Dokunma!

Dokunulan tüm bloglar, yarın dokunulacak diğer bloglar, haksızlık değil mi? Bunca emek, bunca özgürlüğe günah değil mi? Biz herşeyden önce insanız insan! Hem de haksız muamele gören büyük bir grup insan... Çok yazık... Bloguma dokunma / don't touch my blog!

24 Şubat 2011 Perşembe

Ben de bir yabancıyım aslında.

Herkes yapmıştı aynı şeyi. Yada aynı şeyin benzerini diyelim. Tanıdığımı sandıklarım, tanımadıklarım, tanımaya vakit bulamadıklarım, tanımaya yaklaştıklarım... Hepsinin kafasında farklı çakallıklar, amaçlar vardı benim duyamadığım. Her ne kadar yara alsam da kızamıyordum kendimden başkasına. Çünkü yaşadıklarım sadece benim suçum olabilirdi. Bunun nedeni de işte tanımamam, tanıdığımı sanmamdı. Yani eğer tanısaydım öyle olmazdı, biliyordum. Bu yüzden kendimi suçluyordum her ne kadar aslında onları suçladığımı söylesem de. Yaşayacaklarımdan da, yaşadıklarımdan da hep ben sorumlu olacaktım.

Ama gel gör ki; bir yerlerde yanıldığımı fark ettim. Bir yerlerde hata yaptığımı falan değil, bir yerde yanılmıştım ben, sadece bir yerde. Biri vardı. Gerçekten tanıdığım. Tanıdığımı sandığım değil ama, tanıdığım gerçekten. Buna inanıyorum ve hep inanmaya devam ediyor olacağım. İşte o, bana ne yaptığını hiç anlamadığım, anlayamayacağım insan. Ya da kendine nasıl seslenmek istiyorsa işte. Uzun bir zaman sonra gerçekten güvendiğimdi. Farklıydı biliyorum. Diğerlerinden başka, bambaşka. Kalbi bambaşkaydı. Gördüm içini. Bana karşı olanını değil, diğerlerine sunduğu içini gördüm onda ben. Gördüğümü sandığım değil, gerçekten gördüğüm. Her neyse işte. Ama sonra neden yaptı bunu bana diye içim içimi yedi hep. Sebebi var mıydı, yok muydu? Amacı var mıydı, yok muydu? Gerçekten ben ona inanmışken neden benden tiksindiğine bir anlam veremiyorum. 'tiksindi' diyorum, diyebiliyorum. Çünkü başka bir nedeni yok. Olsa söylemez miydi? Saçma salak bir laf ettim, aptalca bir davranışa girdim belki de ve bu sayede ittim onu. Ya da başından beri sadece aptalca bir oyun oynadık. Tabii o bildi bunu yalnızca. Kuvvetle muhtemel. Çünkü oyun bittiğinde diğer oyuncu karşınıza geçipte 'oyun bitti' demez her zaman. Siz anlarsınız yenilince. Ya da ekranınızda kocaman bir 'game over' yazısı belirir, oradan anlarsınız bittiğini. Öyle bir şeydi bu da belki de. O yüzden habersizce kapandı konu, karardı ekran. Oysa o beni çağırdığında ilk önce saçma bulsam da sonra koşmaya razıydım.
Şimdi biliyorum, hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. Dostum bile olamayacak. Zaten olmak dahi istemeyecek. Ben ne istedim bilmiyorum. Aslında çoktan unutmam gerekirdi. Hata ettim her zamanki gibi. Bu hayatta hatadan başka ettiğim bir halt da yok zaten. Başta düzeltmem gereken en önemli hata 'güven'. O benim için çok büyük bir hata.

Şimdi ona baktığımda ne görüyorum bilmiyorum. Bir yabancı. Aslında hep öyleydi, öyle kalmalıydı. O bir yabancıydı. Ve ben en az kendimi sevmediğim kadar sevmem yabancıları.

23 Şubat 2011 Çarşamba

Eti cin gülsün, dünya gülsün...

Öksüren birini hapşırdı zannedip "çok yaşa" dersin ya, işte öyle hayal kırıklığına uğratmanı istiyorum beni. Sonra bana eti cin gülsün, dünya gülsün, herkes gülsün...


Pardon! Uğratmıştın zaten diymi?
Related Posts with Thumbnails
Bu gadget'ta bir hata oluştu