28 Mayıs 2011 Cumartesi

Yüreğimi Parçaladın Kadın.

Anne demek, çok şey demek aslında. Şu koca dünyada en değerli gördüğüm hayat onlarınki bence. Tabii bir günlük bebeğini çöpe atıp giden kadınlara da 'terim olarak' anne deniyor, kazara çocuk sahibi olmuş da istemeyerek büyütenlere de. Denemez bence. Ben ne anneler tanıyorum hiç çocuk sahibi olmamış olan.

 Annelik kutsaldır derler ya, kesinlikle öyle. Cebindeki parayı, o aylardır isteyip hiç bir yerde bulamadığı ama sonunda bir yerde görebildiği ceketi bırakarak bana aldığı tişörte veren kadındır anne işte. Ve şimdi benim görevim yarın o mağazaya gidip ona o ceketi almak olmalı. Öyle olacak. Ona dünyaları versem bir işe yaramaz biliyorum. Çünkü onun tek istediği ona kocaman, içten sarılmak.

Bir de, çocukluk arkadaşım, kardeşim diyebileceğim insan, daha on sene öncesine kadar sokakta oyunlar oynadığımız, çocuk olduğumuz dostum, iki gün önce kendi çocuğunu kucağına aldı. Kısmen teyze oldum, kısmen de anne yarısı oldum ben de, yuppi. Hala inanamasam da, o artık anne.

Şu Profilonun tvdeki reklamı çok güzel. Hani şu;

"uykusuz gecelere, yemicem iştesine
ilk aşkın kederine bir tek onlar dayanır
sınavın stresine gömleğin kirlisine bir tek onlar dayanır
arkadaş davetine bir tek onlar dayanır
her insan dayanamaz anne kalbi dayanır
herşeye dayanır da onlara dayanamaz
prooo oo filo bir tek onlar dayanır
Her duyuşumda ve görüşümde tüylerim diken diken oluyor. Özellikle de o 'arkadaş davetine'. Ben dayanamıyorum, ama onlar dayanır işte. Annedir o. Yerim.

Gecikmiş anneler günü yazım olsun bu da benim. Bugünlerde hassasım her konuda. Bir de annemin o muazzam davranışı karşısında yerin dibine geçerek duygulandım. Söylemek istedim bunları. Kıymet bilmek gerek bazen. Evet evet, her zaman.


Bir de bir anekdot paylaşayım; bu reklam filmi bazı çevreler tarafından eleştirilmiş, hatta 'annelik fetişizmi' olarak lanse edildiği için yanlış bulunmuş. Ancak ben yanlış bir şey göremiyorum. Annelerin çocuklarına yaklaşımları ve çocukların bazı evrelerden geçtiği halleri hepimizin evinde aynı değil midir? Bence tüylerimi diken diken yapan bu reklam filmi dört dörtlük. Duygusal oluşumla alakalı olabilir, öyle işte napalım.

Ne garip...

Sen benim canımı yaktın, sonra ben de senin, ödeştik galiba. Şimdi sev beni istiyorum, ben de seni seveyim de ödeşelim.

27 Mayıs 2011 Cuma

Aklıma geldi de 11...

Aklıma geldi de 5 - aklıma geldi de 6 yok. Şaka mı bu? Ben nasıl atlamışım peki 4'ten 7'ye? Allah Allah.

Bugünlerde ben...

Bir şey olduğunda daha kötüsü olacağı hiç aklıma gelmiyor ve çok stres yapıyorum. Daha sonra başıma daha kötüsü geldiğinde "Daha öncekiler neymiş ki?" diyorum. Sonra da aklıma şu geliyor; "Tamam, sakin, daha kötüsü de olabilirdi. Bu ne ki aslında?". Ben şu stres huyumdan, en ufak şeyi gözümde büyütme huyumdan çok bıktım. Ama yapamıyorum işte. Olmuyor. Kendimi değiştiremem ki. Yine de yapmak istemiyorum böyle şeyler. Bir gün hastalanmaktan çok korkuyorum. Çok. Hiçbir şey sağlıktan değerli değil, hiç bir şey sağlık kadar önemli değil. Evet.
Bugünlerde hiç rahat değilim. Sürekli diken üstündeyim. Bunların bitmesi için bir haftam daha var. Demekki şu hayatta iş sıkıntısı çektiğim günler de olacakmış. Evet, ben çömez bir işçiyim.

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Kendimi o çiçeklerin yanına gömmek istedim...

Kendimi o çiçeklerin yanına gömmek istedim o an. Belki onlar kadar güzel olurum diye. O kadar doğal ve güzellerdi ki... Hiç göremeyeceğimiz kadar. Herkes belki o an boş boş bakarken onlara, ben önce aralarına süzülüp uzanmayı, sonra topraklarına sızıp gömülmeyi düşledim. Sıcacık toprakta güzelleşmeyi beklemek nasıl olurdu acaba?

Ben hiç sabretmeyi bilemedim. Ama biliyormuş gibi göründüm hep. Sanki dünyanın en sabırlı insanıymışım gibi. Sevmek için sabrettim sandılar, öpmek için sabrettim sandılar, güzelleşmek için sabrettim sandılar, görmek için sabrettim sandılar, bakmak için sabrettim sandılar... Ama ben hiç sabredemedim. Belki de sabredemediğim için kaybettim herşeyi. Ben uzun zamandır kazanmak nedir, bilemedim. Korktum sandılar, hayır korkmadım aslında. Durdum, bekledim ama ne sabrettim ne de korktum. En önemlisi de 'ben kaybettim.' Şimdi kazanmak için vaktin var diyorlar, ama yok biliyorum. Kazanacağım herhangi bir şeyim yok. Hiçbir şeyim yok benim, kalmadı. Ne kaybedecek, ne de kazanacak. Sabrım da yok benim. Hem de eskisinden daha kuvvetli bir sabırsızlığım var. Sular aktı, insanlar yer değiştirdi, ben kalakaldım, öylece.

İşte ben, kendimi o çiçeklerin  yanıbaşına gömmeyi düşlerken bunları geçirdim kafamdan. Sık sık geçen şeyler bunlar zaten kafamdan. O çiçeklerin içinde gömülü olsaydım şimdi... Bunları umursamazdım. Çiçeklerim olurdu sağımda solumda, ben de bir çiçek olurdum. Yağmurdan başka hiç kimseyi, hiçbir şeyi beklemezdim. Sadece yağmuru...

9 Mayıs 2011 Pazartesi

İstediğin kadar buzdolabı ol sevgilim, ben yine bayatlarım.

Evet, ben de değişiyorum. Evet. Hiç değiştiremem dediğim şeyleri değiştiriyorum. Tıpkı hiç söylemem dediğim şeyleri söylediğim gibi. Hiç saklayamam dediğim şeyleri sakladım ben, ama nedeni ben değildim. Onlardı. Neyi sakladıysam kimden, işte onlar. Ben aslında hatırlayabildiğim kadarıyla sadece bir kişiden bir şey sakladım gibi de saklamadım gibi de. Daha doğrusu önce saklamadım, sonra saklamaya başladım. Neden? Çünkü öyle olması gerekiyordu, en büyük etken kendisiydi. Her neyse işte. Değişiyorum ben demiştim. Yaklaşık 10 yıldır istediğim şeylere kavuşuyorum nasıl bir zamana denk geldiyse, niye geldiyse. Hayalini kurduğum saçlara ve kiloya şimdi, şu an kavuşmuş bulunuyorum. Aynı zamanın içinde kavuştum sanki ikisine de. Bu arada, benim yazma tarzım da çok değişti sanki. Artık kendimden bahseder oldum sanki hep. Hiç sevmesem de bunu. Yazabildiğim tek şey buymuş gibi. Günlük tutuyormuşum gibi. Nedenini bilmiyorum. Ve ben aslında ne çok şey bilmiyorum! Meğer...

Yeni saçlarımla çocuksu bir mutluluğa kavuştum. Bilseydim daha önce durur muydum? Hoş, umduğum gibi olmadı, daha doğrusu tam olarak ne istediğim hakkında bir karar vermişliğim yoktu. Olsun, yine de oldu, değiştirdim saçlarımı sonunda. Nasılsa kökü bende. Eskiden beri istiyordum doğru, ama yapıldığında nasıl olur gibi bir fikrim olmadığından kararsızdım aslında. Pırasa saçlarımdan kurtuldum geçici bir süreliğine. İyi ki cesaret edebilmişim sonunda.

Bu yazının asıl amacı, konusu şu; hiçbir şey ertelenmeye gelmez. Evet, asıl söylemek istediğim kesinlikle bu. Çok geç olmadan kavuşmak gerekmiş meğer mutluluğa. Beklediğinde bayatlıyormuş sevinçler. Karar vermek uzun sürmemeliymiş. Beklememek lazımmış. Ne olursa olsun, denemeye değermiş meğer vakti geçmeden. Çok geç olmadan. Sonrası boşluk olmadan cesaret edilmeliymiş. Ölmeden. Yok olmadan.

5 Mayıs 2011 Perşembe

Aklıma geldi de 10

Sonunda sayın dinleyicilerim 100 olmuş, çok sevinçliyim. Neden sevinçli olduğumu bilmiyorum. Bir anlamı da yok zaten. Sadece düz bir rakam oldu, en yakın yüzlüğe yuvarlanmış oldu, iyi de oldu. Bunun için tüm dinleyicilerime ve özellikle 100. dinleyicim olan  LoveMeorLeaveMe'ye teşekkür ediyorum.

Ödül veremiyoruz biz sembolizasyon yetkilileri olarak, sadece reklam verebildim biraz galiba. Tekrar teşekkürler. Hepinizi seviyorum her ne kadar tam olarak tanışmıyor olsak da ve her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsanız (klişeyi de yapıştırarak).

Mim yine mim, yeşilçam mimi :)

Mia Wallace burada beni mimlemiş. Kendilerine tekrar çok teşekkür ettim ve yazmaya geçtim.

Mim Konusu: Her seferinde izlemekten zevk aldığınız, vazgeçemediğiniz Yeşilçam yapıtı hangisidir? (çok duygulandığınız, ağladığınız ve güldüğünüz de olabilir)

Aslında bütün yeşilçam filmleri o kadar zevkli ki! Hele ki içinde Adile Naşit, Münir Özkul, Kemal Sunal gibi birbirinden değerli insanlar varsa. Hiç bıkmadan, usanmadan senelerce izliyoruz da kimsenin 'ah be yeter' dediğini duymadım ben. Hem de hepsi o kadar seviliyor ki, mesela şu an ben de seçemiyorum hangisinden bahsedeceğimi. Çünkü hepsini seviyorum neredeyse. Aklımda sürekli yer edenleri söyleyeyim ben de o zaman madem; mesela Gulyabani. Sanırım filmin adı da buydu, hani şu Gulyabaninin (benim küçükken gerçek bir şey sandığım yaratıkımsı maske) köşk önünde salındığı film. Bayılıyorum ona mesela. Hele o Gulyabaninin suratı yok mu? Yerim. Bkz. fotoğraf1.


Surat dedim de, Adile Naşit'in o gülen yüzü bu sıfatı görünce nasıl şekilleniyordu öyle? Çok tatlı oluyordu cidden. Gözler yuvalarından fırlamış adeta.  Bkz. fotoğraf2.


  İşte bu filme bayılıyorum. Hayli eğlenceli. Ayrıca şu aşağıdaki fotoğraflardaki film de güzeldi, sıkılmadan izliyorum hep.






Not: Sondan 3. fotoğraf başka bir filme ait sanırım, onu da severim ben mesela.

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Ruhuna Sağlık!

Keşke ruhlarımızla görüp ruhlarımızla sevebilseydik. Bedenlerimizi çöpe atsaydık almamak üzere. Ya da sadece taşısaydık yaratana şükrederek. Neden yapamadık, yapamıyoruz? Neden ruhlarımız yokmuş gibi davranıyoruz? Ruhlarımız mı öldü yoksa?
Related Posts with Thumbnails
Bu gadget'ta bir hata oluştu