30 Haziran 2011 Perşembe

Çilekli.

Mia isimli sevimli arkadaş beni mimlemiş bulunmakta. Yazmak için (cevaplamak için) geciktim, bu yüzden özür diliyorum kendisinden ve hemen başlıyorum:

Mim bazı sorulardan oluşuyor. Soruları cevaplayarak mimi yazmış oluyormuşuz. Hem güzel, hem zevkli.

1- Şehir dışında bir yürüyüşte nefis çileklerle dolu bir tarlaya geldiniz. Mideniz guruldamaya başladı ve etrafta kimsecikler yok. Siz ve bedeva öğle yemeği arasında sadece bir çit var. Çitin yüksekliği ne kadar?

SmG: Sanırım belime geliyordur. Ben de üzerinde bulunan tahtaların arasına basarak kendimi tarlaya atıyorum. 


2- Bahçeye girdiniz ve çilekleri yemeye başladınız. Kaç tane çilek yediniz?

SmG: Meyveyle aram olmadığını varsayarak, ama çileklerin hatırını ve acıktığımı göz önünde bulundurarak -ki fazla meyve sevmememe rağmen çileğe karşı koyamam- 7 - 8 tane yiyorum.

3- Birden çileklerini çalmakta olduğunuz çiftçi ortaya çıktı ve size bağırmaya başladı. Kendinizi savunmak için neler derdiniz?

SmG: Önce onlar bana saldırdı, ben de kendimi korudum bayım/bayan. Sadece bir kaç tanecik. Helal mi he helal mi söyle, helal ettim de nolursun!


4- Tüm olan biteni bir kenara bırakıp söyleyin, çileklerin tadı nasıldı? Ve çilek çalma maceranız sona erdikten sonra kendinizi nasıl hissettiniz?

SmG: Çilekler harikaydı, gayet organikti. (Hatta o kadar organikti ki, bir ara yerken "acaba içinde - dışında kurt var mıydı yeaaa?" diye bile düşünmeden edemedim.) Ama kendimi o kadar suçlu hissettim ki çiftçinin önünde gözlerim doldu ve hepsi boğazıma dizildi :(

Okuyan tüm dinleyicilerime yollamak istiyorum, mümkün mü? Ricam üzerine eğer yazan olursa linki bekliyorum :)


Mia, teşekkürler çok. Mutlu oldum.

24 Haziran 2011 Cuma

Aklıma geldi de 13 sanırım

Bazen şu koca hayatta tek fazlalıkmışım gıbı hıssedıyorum kendimi, hiç kımsenın bana ihtıyacı yok, hiçbir işe yaramam. Üstelık öyle de hissettiriyorlar çoğu zaman. Bazen diyorum ki; iyi ki blog var.

15 Haziran 2011 Çarşamba

İç ses ve ben

Bir yere baktım, bir Ay'a baktım. -Ama Ay yoktu. Çünkü yaklaşık bir saat önce tutulurken izledim onu.- Sonra bir daha yere baktım. Pencereden başımı uzattığımda bakabildiğim tek yer 'yer' çünkü. Bu koca şehirde, bunca taş yığınının arasında bundan daha normal manzara yok. Her neyse, yere baktım ve yine heyheylerim tepeme çıkmaya başladı. Bilirsiniz nedenini.

Eğer ben her pencereye çıktığım gece herhangi bir komşu kendimle konuşmalarıma kulak misafiri olduysa, benimle ilgili ciddi endişeleri olduğunu iddia edebilirim. Bu gecenin konusu Ay tutulması ve bla blalar:
- (yere bakan ben) Of medeniyete bak! Yeter ulan artık! (Paaaat) Hayret bir şey. Pislik insanlar sizi!
- (Göğe bakan ben) Ay, sen de çık artık. Haydi ya nerede kaldın? Of.


Yaklaşık bir saat önce

- Ay, gitme be hacı! Bak ben yengeç burcuyum ona göre. Kurtulamam etkinden sonra. Bırakma beni. Hayır hayır, gelme kara şey.
- Ya şimdi noluyordu? Ay mı Güneş'ten şoolurken Dünya arasına kaçıyordu da bir şeyler bir şeyler... Of kafam karıştı! Hep karışır bu mevzulara kafam zaten.
- Neyse, ben izleyeyim bari.

O tutuladursun, ben de bir twittera bakayım bari molası

Günlük burç murç şeysine bir kadın yazıyor ya işte onu izliyorum da, tutulmanın başından beri oğlak, kova, ikizler, dangılı, dungulu... her burcu yazdı da, elementi şiddetle Ay olan yengeç burcuna hiç değinmemiş göründü.
- Yengeçe ne oldu, yengeçe ne oldu? Abla, asıl bahsetmen gereken o bence ki. Ya hayret bir şey, burada Ay tutuluyor ne koçundan bahsediyorsun ki şimdi yani?


Tekrar pencereye koşulur

- (içeri, babam ve anneme bağırarak bu sefer) Ay şimdi tamamen tutulmuş. Demin bulut girmiş ondan yani. Esas şimdi tam tutuldu işte.

Ama en dışımdan sözlediklerimi tekrar hatırlatayım da aranızda komşum olan varsa el kaldırsın:
- (yere bakan ben) Of medeniyete bak! Yeter ulan artık! (Paaaat) Hayret bir şey. Pislik insanlar sizi!
- (Göğe bakan ben) Ay, sen de çık artık. Haydi ya nerede kaldın? Of.

Gerçekten, çık artık bak martılar bile hasret kaldı nur cemaline, ağlaşıp dururlar.

12 Haziran 2011 Pazar

Ben ta bir saat önce uyuyacaktım. Tam yeltenirken, olmadı. Bir şeyler geldi yine aklıma. Daha doğrusu hiç aklımdan çıkmayan şeyleri düşünmek istedim tekrar. Havuz problemimi. Okudum şu an yanımda duran defterin içinde yazanları. Aslında bana yazılan şeylerin bir kopyasını demeliyim. Herşeyi ben oraya kaydettim. Benim hala anlayamadığım şeyler var. Benim hala silemediğim, tükenmez kalemle yazılmış kelimeler var.- Evet, ben yazdım, olsun.- Yırtıp atmayı asla aklımdan geçirmediğim. Benim hala umudum var unutmaya dair. Benim hala gözyaşlarım var hiç beni terk edemeyen. Gözlerimin içindeler. Ben uyuyamıyorum. Uyuyorum sözde ama, rüyalar görüyorum, olmuyor. Ya da hayaller kuruyorum, o zaman da soğuyorum kendimden. Yapmamam gereken şeyleri yaptığım için kendimi nasıl cezalandıracağımı ben hala bilmiyorum. Ya da yapmam gereken şeyleri yapmadığım için... 'Çık gel ve beni cezalandır artık.' Yoksa bu yaptığı zaten o mu?

Bu yazı kıpkısa. Çünkü bu yazı değil. Bu bir içsel döküntü gibi bir şey.

9 Haziran 2011 Perşembe

Nasıl Garip Otobüs Anılarım Var Yarebbim!

Dün otobüse garip bir biniş yaptım eve dönüş yolculuğumun başlangıcında. Bu garip binişim şoförü, muavini ve ben her ne kadar kesin görmemiş olsam da muhtemelen çift katlı otobüsümün üst katındaki yolcuları bir hayli güldürdü. Nedenini anlatıp bu saçma olay sonucunda bana gülmenizi, hatta alay etmenizi istemem. Boşverin canım, önemsiz bir şeydi zaten aman.
Bu garip girişimin ardından koridorda yol almaya ve en arka köşeye yönelmeye başladım ki en arka diğer köşede yakışıklı, karizma bir çocuk gördüm göz ucuyla. Ama o karizma iki saniye içinde yerle bir oldu iyi mi? Öküz gibi baktı, içimi yaktı diyemeyeceğim. Sadece öküz gibi baktı, hatta dönüp dönüp baktı. Derken ben bindikten sonraki durakta bir kız bindi otobüse. Güzel mi güzel bir şey. Yalan yok, yanında maymunun kıçı gibi kalakaldım bkz:...ha benim suratım!.
Derken, içimden şunlar geçti: "Oh ne hoş ne hoş, şu öküz bakışlı, yakışıklı çocuk artık bu kıza bakar, ben de kurtulmuş olurum.", "Heh, kız da çocuğun tam karşı çaprazına, benim de tam karşıma oturdu. Süper süper kurtardı beni. Heh o da ona baktı, kız da az değilmiş hani. Oooo, abla evlendirelim burada sizi en iyisi, yedin çocuğu gözlerinlen..." Ben böyle düşünürken bir adam (üst kattan mı indi nedir bilinmez, geldi bir yerlerden) lönkk diye abla ile abinin bakışlarının arasına bir yere -yani arka koltuğun ortasına) oturuverdi. Kız da tabii çocuğa çaktırmadan bakabilmek için yanındaki camdan dışarıyı seyretmektense çocuğun yanındaki cama bakıyordu ama adam gelip karşısına oturunca kafası döndü bizim cama. Rahatsız oldu tabii. Haklı. Çocuk o sırada ne alemde, bilemiyorum. Yari kafasını çevirmiş, ee napsın? Derken adamın durağı geldi, indi ama size sevinçli haberler veremiyorum şu an. Çünkü ardından kız da kalkıp diğer durakta indi. Çocuğun kafası kızın indiği durağa döndü, bakışları benim cama takılı kaldı, kız geçip gidene kadar seyretti kızın camdan görünen kafasını. Bir göz hapsi bir göz hapsi, anlatamam. Sanırsın çocuk otobüslere kısmet aramaya biniyor. Sırayla süzüyor böyle. Neyse sonra ben de indim, bir başka kız bindi de baktı mı göremedim ne yazık ki.

Yazıdan öğrendiklerimiz:
- Bazen benden daha güzel kızların olduğunu görmek, onlarla burun buruna gelmek çok iyi olabiliyormuş. Ama bazen, sadece bazen, kırk yılda bir.(Of tipsizim tamam biliyorum)
- Bazen yakışıklı çocuklar bile aşırı abazan olabiliyormuş bunu gördük. Öyle olunca da tüm karizma, tüm yakışıklılıktan soğutuyormuş adamı. Ona göre.

7 Haziran 2011 Salı

Yüzyılın çifti kapışıyor: Mantığım vs Duygum

Bazen kendi hava boşluğumda kaldığım için saçmalamaya başlıyorum. Aklımı kurcalayacak herhangi bir şey yoksa o an çevremde, ben bir şeyleri kurcalamaya çalışıyorum. Sonra her neyi boşlukta bulup muhafaza ettimse onu yüceltmeye başlıyorum. Evet bu kesinlikle bana ait bir davranış bozukluğu. Ne zaman ki gerçekten boşluktan kurtuluyorum, o zaman o yücelttiğim şeyden vazgeçiyorum. Böyle de garip şeyler...

Geçtiğimiz iki hafta sırasıyla hissettiğim korku, endişe, sıkıntı, sinir, stres, alışmışlık yerini huzura bıraktı gibi bir şey. Bunları yaşarken içim o kadar ama o kadar sıkkındı ki, saçma sapan şeyler hissetmeye, düşünmeye başladım. Bu haftaysa beynime gerçekten büyüüük bir miktar oksijen kaçtı. Ve mantıklı düşünebilme günlerime geri dönmüş bulunuyorum. Sadece duygularımla hareket ettiğimde ne kadar aciz olabildiğimi çoğu zaman görüyorum. Günümüzde elektrikli şeyler hissettiğimizde aciz sayılıyoruz malum. Mantığıma kavuştuğum için ayrı bir mutluyum zaten.
Mantığımla duygum çok iyi bir çift. Çoğu zaman anlaşıyorlar sanırım. Çünkü duygumun "olmalı" dediği şeye eğer ki mantığım " Hayır duygu, lütfen beni dinle. Ben her zaman iyisini bilirim ve şu an için o şeyin asla olamayacağını sana söylüyorum. Lütfen bu konuyu kapatalım..." derse ardından duygu ona cevaben: "Haklısın tatlım. Sen her zaman en doğrusunu bilirsin ve beni korursun. Peki madem." der ve iş tatlıya bağlanır. Evet, mantığım çok egoist görünüyor. Duygum da bazen çok alttan alıyor. Ama tam tersi de olabiliyor bazen. Mesela mantığım: "Duygucuğum, kesinlikle o taraflardan uzak durmalısın. Bu kız o çocuktan hoşlanmamalı, hiç tekin biri değil, lütfen." dediğinde duygu da " Bu sefer senin dediğin olmayacak. Kız aşık olacak neredeyse. Bırak da bir kez olsun seni dinlemeden, sonunu düşünmeden açıkça yaşasın. Bir karışma canım, aaa!" diyebiliyor. Mantığım da " E peki madem. Sonra sen haklıydın diye omzumda ağlaşmayın..." diyerek her seferinde haklı çıktığına güveniyor.

Bu egoist mantığım iki haftalık tatilinden döndü sevgili izleyicilerim. Duygularımın dizginlerini eline aldı şu an itibariyle. Onu özleyenler elini kaldırsın. Yok, gitsin de duygular coşsun şu yaz gününde diyorsanız da kaşınızı kaldırın.

6 Haziran 2011 Pazartesi

Aklıma geldi de 12...

'Bensiz mutluysan hep öyle kal' dediklerim hemen benden kurtuldular ve mutlu kaldılar. Kimse bana 'seninle mutsuzluğa da varım' demedi. Behzat Ç.! Seni şanslı piç!

4 Haziran 2011 Cumartesi

"Su uyandı, sen uyanmadın aşk olsun!"

Bana ait olmayan cümlelerinde ben, hep kendimi aradım durdum. Yoktum, biliyordum, var olayım istedim hep. O zaman da yoktum, şimdi de yokum. Hem de şimdi hiç olmadığım kadar yokum. Olamam da zaten. Olmayı şu an hiç istemediğim kadar çok istiyorum halbuki. Hep böyle olur bende. Ne zaman ki her şey imkansızlaşır, ben o zaman imkansızı isterim. Demişti ya bana, 'imkansızlaşmak', işte öyle.


Sen şimdi düşlerimde yaslarsın başını dizlerime. Ben okşarım saçlarını. Gerçek gibi olur o düşüm sonra. Gerçekmiş gibi yakın gelir sonra bana. Ben tam vazgeçecekken düşünmekten seni, tekrar aklıma getirir seni, bana getirir seni. Kader de böyle dalga geçiyor işte benimle. Düşlerimden hiç çıkma.

Benimle geçtiği dalgalarda çırpındım hep. Boğuldum da sonra. Diğerlerine sıktığı palavralarını da hissettim. Dalga geçmemiş olsaydı, şimdi hiç gitmemiş olurdu biliyorum. Tuhaf her şey çok. Ama neden? Sormadan edemiyorum neden? Kendi halindeydim, saçmaydım, sapsaçma hem de. Kim, niye uğraşsın benimle? Kim, niye kırsın yok yere? O, nasıl kırar bir insanı, aklım almıyor. Kırılan ben olduğum halde hem de...

Senin bana verdiğin sözler vardı sanki. Sen onları söz olarak bile görmedin belki. Ama ben içimde tuttum seni, sözlerini, her cümleni. Ben şimdi sadece özledim seni. Mutlu ol, kiminle olursan ol. Ama bıraktığın yerde unutma beni. Hani biz olamasak da cümlelerimiz çift olacaktı? Yalvarırım konuş benimle. Binlerce kez söylemek istiyorum kendi kendime; özledim seni, özledim seni, özledim seni, özledim seni...

Şimdi niye acıyor içim bilmiyorum. Özlemden mi? O kadar alışmışım ki ona. Alışmak sanıldığı kadar kötü, aşağılık bir şey değil hem bence. Bunu bir Selami Şahin, bir ben biliyoruz sanırım.

Ben, beni aslında gerçekten istemediğini, ya da benim gibi başkalarını da istediğini beni o gün yapayalnız bıraktığında anlamıştım ilk. Daha sonra sen kızmıştın bana seni yalnız bıraktığım için. Uzak olduğum için. Ama aslında hiç kimseye olmadığım kadar yakındım ben sana. Bana anlam veremediğin için küstün bana. Gittin. Bir daha da gelmedin. Bitti. Ben ondan sonra hoşça kal  dedim sana. Hatta 'ben giderim, sen bekleme' dedim. Sen de beklemedin. Ama şimdi, o zamanlar hissettiğim öfke ve üzüntümden eser yok. Şimdi olsa asla demezdim 'bekleme'yi. Çok geç demek için bile çok geç.

Harfimi de alıp gidiyorum.

Son Notlar Ona İthafen: 
- Özledim.
- Mutlu ol.
- Anlat bana seni yine hep.
- Rüyalarıma gir yine.

1 Haziran 2011 Çarşamba

Bunun kocaman bir adı var: Hayat.

Bazen, yanlış bir kişinin elini tutmaya başladığım için doğru kişiyi es geçmekten çok korkuyorum. Ve sırf bu yüzden bazen karşıma hiç kimse çıkmasın istiyorum.


Doğru kişi; kalbimin istediği ve benim kalbimi gerçekten isteyen kişidir. Başkası olamaz, evet evet, kesinlikle böyle bunun tanımı. Aşık olmak çok güzel şey evet, ama karşılıksız olması kadar kötüsü de olamaz. Hoş, karşılıklısı var mıdır gerkeçten, bilemem.

Düşünsenize, yanlış kişiyi doğru kişi sanarak elini tutmaya başlayacağım. Ve akabinde aslında gerçek doğru olan yanımızdan akıp gidecek. Ve ben belki de hayatımın sonuna kadar o doğru adamın varlığından, ben yanlış yapmaya başladığımın saniyesinde yanımdan geçtiğinden  hiç haberdar olmayacağım.
Related Posts with Thumbnails
Bu gadget'ta bir hata oluştu