31 Temmuz 2011 Pazar

Aklıma geldi de 18

En kötüsü de ne biliyor musun? Sevdiğin erkeğin sevdiği kadını tahmin etmeceler. Doğru kişiyi tahminlerle bulduğunu zannedersin, belki de bulmuşsundur. Ama bu sana herhangi bir fayda sağlamaz, sadece canını yakar, hep canını yakar. Allahtan, ikisinin baş başa olan fotoğraflarını görmüyorsundur falan. Belki de artık paranoyak olmuşsundur. Paranoyak olmuşsundur. Paranoyak olmuşsundur. Paranoyak olmuşsundur. Paranoyak olmuşsundur. Olmuşsundur.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Aklıma geldi de 17...

Tam küfür edecekken "Hay ya..." ile başlarım bazen. Sonra susup "Ya Hayy Ya Hayy Ya Hayy..." ile zikre dönüştürürüm. Başlarda bilinçli yapmıyordum. Daha sonra bunu farkettim ve küfretmekten daha hayırlı olabileceğini düşündüm. Eğer yanlış yapıyorsam da Allah'ım beni sustursun.

Bir Çocuk Gördüm Uzaklarda

Bir adam. Bir çocuk. Bir ne derseniz işte. Çok etkiledi beni. Yazdıkları, söyledikleri ruhuma işler gibi oldu. Yani duyar duymaz etkilendim diyebiliriz. Tesadüfen rastgeldim. İyi ki de gelmişim.
Hakkında bir şeyler yazayım da, henüz benim gibi daha önce duymamış olanlar varsa belki onlar da bu sayede görür, onları da etkiler diye düşündüm. Hoş, daha önce Mabel Matiz hakkında güzel şeyler yazılmış, mutlaka biliyorsunuzdur, görmüşsünüzdür belki. Görmediyseniz de görmenize yardımcı olacağım şimdi.



Mabel Matiz'i ben ilk kez şu şekilde keşfettim; Geçen gün Beyoğlu Hayal Kahvesi'nin sahne programlarını bir karıştırayım dedim (daha önce hiç gitmedim ve gidemeyecek bir durumda da olsam merak ediyorum o amaçla yani). Oradaki isimleri incelerken Mabel Matiz'i gördüm. Geçtiğimiz haftalarda sahne almış. Onu keşfetmek için ne kadar geç kaldığımı o zaman, yani gördüğüm zaman anladım. (keşfetmek derken kendimi yapımcı gibi hayal ettim de, öyle gibi söyledim, güldüm şimdi bak. Neyse konuya döneyim.)
Meğer Mabel Matiz ilk olarak blog dünyasında kendini tanıtmış, daha sonra da Myspace'de adını duyurmaya devam etmiş. Bunları da şuradaki röportajdan öğrendim. O da 3 yıl önce bizdenmiş, buralardanmış. Ne yazık ki daha önce görememişim tekrar söylüyorum.
M. Matiz'in en çok şarkı sözlerini beğendim. Bazen ifade edemediklerimizi ararız şarkıların arasında. Sanırım bu çocuk, çoğu insanın kendi ruhuna bir şeyler ifade etmesine yardımcı olabiliyor. Birbirinden güzel besteleri var. 'Söylese o ben söyleyemem', 'Arafta', 'Filler ve çimen', 'Şüpheli şarkının şairi' öne çıkanlardan. Filler ve çimen'i alıp baş köşeye koyuyorum şimdilik. Daha fazla araştırmaya devam edeceğim bu çocuğu ve takipte kalmaya devam etmeye çalışacağım.

Sonuç olarak; bu çocuğu, farklı sesini, o güzel sözleri yazan beynini hayli sevdim. O'nun hakkında daha fazlasını söylemek isterdim ama 'ben yeniyim galiba'. Yazı da kısa oldu, hiç yakışmadı Mabel Matiz'e ama dediğim gibi, ben yeni tanıyorum onu.
O'nun resmi web sitesi de burada : http://www.mabelmatiz.com/

22 Temmuz 2011 Cuma

Aklıma geldi de 16

'Çirkinim' dediğimde genelde kınanıyor, kendine güvensizlikle suçlanıyorum. Ama ben öyle düşünmüyorum. Aksine; kendimi o şekilde seviyorum, kabul ediyorum, göğsümü gere gere 'çirkinim' diyorum. Bence kendine güvenmek budur. Herkes kendine dışarıdan bakabilse keşke. Ha güzel ifadelerim de yok değildir. Herkesin vardır. Hep buna inanırım. Herkesin yüzündeki o güzelliği -tüm mimikleri, hareketleri, ifadeleri, refleksleri ile beraber- görebildiğime inanıyorum. Bunun için insanları kısa bir süre incelemem yeterli. Abartısız söylüyorum; herkesin bi güzel yanı var.

19 Temmuz 2011 Salı

Frene Basamamak...

Seni bana verseler, beni benden alsalar. İşte o zaman diyebilirim; "hayat, seni bile sevebilirim!" Ama işte, musluğun sıcak tarafını çeviriyorum diye çevirmişim soğuk tarafını. O gün, bu gündür yalnızım. O gün, bu gündür üşüyorum.
Uzanıyorum, uyanıyorum, yürüyorum, koşuyorum, müzik dinliyorum, kitap okuyorum, çalışıyorum, yazıyorum, dinliyorum, oturuyorum, kalkıyorum, konuşuyorum, bakıyorum... Tüm bunları yaparken sadece bir şey düşünüyorum. Bu hiç değişmiyor. Nedenini kestiremiyorum.
Sen sevme bu şehri istersen. Ben senin yerine de severim. Sen o şehri sev istersen. Ben senin şehrini en az seni sevdiğim kadar severim. Çünkü senin şehrindeyim. Bu büyük bir şeref. Şehrine iyi bakarım. Sen gideceksen. Ama gitme. Beni de götür yanında derdim, diyemem. O şehirde sevdiğin başka şeyler de vardır muhakkak. Bana gerek yok. Bana orada yer yok. Sen sev o şehri. Ben senin şehrini severim. Ben senin şehrindeyim. Teşekkür ederim. Şehrinde olduğum için. Teşekkür ederim. Bana aptal sevinçler verdiğin için.
Musluğun sıcak tarafını hala karıştırıyorum biliyor musun? Sembolü düşmüş. Bir sembol koymalıyım musluğa. Musluk akıyor. Soğuk taraftan hem de. Musluk akıyor. "Ne zaman?" Yanlış oldu. 'Ne zamandan beri?' diye düzelteyim ben de seni. Anlamadın değil mi? Sembolik şeyler bunlar sevgilim. Sembolik.


"Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor"
 Aşk mı bu? Sanmıyorum ama ya durduramazsam kendimi?

17 Temmuz 2011 Pazar

Eskiden...

Eskiden doğum günlerimde o kadar heyecanlanırdım ki, içim içime sığmazdı. Bir şey olacağından değil, zaten çok az kişi kutlardı, ev yapımı pastalarımız olurdu. Ama mutlu bir aileydik sevdiklerimizle.
Daha doğum günüm gelmeden iki ay önce hesaplamaya, gün saymaya başlardım. Her nisandan sonra her ayın 18'i "şu kadar kaldı, tam şu kadar var" diye beklerdim. Bir şey olacağından değil...
Ergenliğe yaklaştığım zamanlar ve sonrasında artık eve arkadaş davet eder oldum. Herkes doğum gününde kendi evinde ufak çaplı parti verirdi. Bir odayı kapatır, yüksek sesle dans edebileceğimiz müzikler açar eğlenirdik. Babaannemle aynı evde yaşıyorduk. Biraz zor oluyordu partiler, tam parti ortasında sabotaja maruz kalıyorduk, arkadaşlarım evden kovuluyordu falan. Ama eğleniyorduk. En azından o ana kadar. Mutluyduk. Yine bir şey olacağından değil, beklerdim, aylar öncesinden hesaplamaya başlardım. Kimse unutmasın isterdim.
Yıllar geçti. Artık o gün de diğerleri gibi sıradan bir gün. Hatta beni biraz hüzünlendiriyor. Farklı şeyler bekliyorum belki, masalsı şeyler. Hiç bir gün olmadıkça, yılların geçmesini de, doğum günlerimi de sevmiyorum. Sevemiyorum. Hatırlanıp hatırlanmaması umrumda değilmiş gibi davranıyorum. Zaten facebook sayesinde dıdınızın dıdısının dıdısı bile sizi önemsiyormuşçasına, denk gelirse doğum gününüzü hatırlamış (!) oluyor.
Artık doğum günlerim çok ama çok değersiz, gereksiz. Ama sadece benimkiler öyle.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Nereye Gidiyorsun?

Hayal ediyorum, yürüyorum, Cem "nereye gidiyorsun?" diyor. Ben yürümeye devam ediyorum. Cebimden makasımı çıkarıp saçlarımı kesmeye başlıyorum sonra. Kestiğim her tutamı yalnızlığımın yüzüne savuruyorum. Geriye. Ama sonradan anlıyorum yalnızlığın benim gölgem olduğunu.

Sonra durağım geliyor ve iniyorum.

Nereye Gidiyorsun?

7 Temmuz 2011 Perşembe

Aklıma geldi de 15

Kaçma gereği duyuyorsun kendinden, bir bakıma her şeyden. Tam çıkıyorsun yola, kaçtığını zannettiğin sırada kendini arkanda unuttuğun aklına geliyor. Kaçamamış oluyorsun bir an. Geri dönüyorsun mecburen kendini bıraktığın yerden almaya. Sonrası malum; kaçamıyorsun. Döndüğünle kalıveriyorsun

Her nereye döndüyseniz orada mutlu kalın. Dönmediyseniz sizden cesuru yok.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Aklıma geldi de 14

Herkese anlattım seni -hala anlatıyorum ne garip-, herkes benim tarafımda olurken şiddetle, ben senin tarafındayım. Ah ne de aptalım! Aptal olmayı aptalken seviyorum, aklım başıma gelince nefret ediyorum. O yüzden şimdi diyebilirim ki, iyi ki aptalım.


Küçülüyorum, küçülüyorsun, küçülüyoruz.

Sen belki şu an onu özlerken -o her kimse- ben seni hala özlüyorum.
(Ama biliyorum; biz seninle siyahla beyaz kadar farklı, turuncuyla mavi kadar zıttık aslında. Bir ortak yönümüz var ama hala; sen beni sevmiyorsun, ben de beni.)
Related Posts with Thumbnails
Bu gadget'ta bir hata oluştu