24 Ağustos 2011 Çarşamba

Aklıma geldi de 20

Kendimi boş hissediyorum. Çok boş. Doldurmam çok zamanımı alacak. Ama dolduracağım. Tam dolu olmasa da olduğu kadar dolduracağım. Söz veriyorum.

18 Ağustos 2011 Perşembe

Yuva yıkanın yuvası olmaz, varsa dağılır.

Annem niyetliydi sanki oradaki çalı - çırpıyı kumruların haberi olmadan atmaya. Eski evimizin -biricik evimizin, doğup büyüdüğüm evimizin- balkonla odayı birleştiren ara kapısına da yıllar önce bir çift kumru yuva yapmıştı. Hiç ellememiştik ve yavrular olduktan sonra o ara bit - pire kaynamış, zar zor temizlenmişti. Bu yüzden olsa gerek annem şimdiki balkonumuzun kombisinin üzerine yuva yapmış olan kumruyu istemedi başta. Hayır anne, yapma. Yuva yıkanın yuvası olmaz bak sonra. Hayır dedim ve sonuç olarak kocaman 'uğur böceğim kumrum' orada kaldı. Niyeyse böyle şeylerin bir bereket, bir uğur getirdiğini düşünüyorum. Öyle umduğum içindir belki. Evet.
Kumruların insana bu kadar uzakken,o kadar da yakın olması hayvanların aslında ne kadar dost olduğunu bir kez daha gösteriyor. Aynı şey güvercinler için de geçerli. Aynı şey aslında tüm hayvanlar için geçerli. Bunun içindir ki artık katil, kötü, düşman insanlara 'hayvan' diye hakaret etmiyor kimse. Öyle yapmak zaten saçma olmaz mı bu durumda? Şu yazdığım son cümleleri 17.08.2011'e ithaf ediyorum bir nevi. O aşağılık yaratıklara ne isim versek bilemiyorum. İnsan olmadıkları kesin.

İşte benim anne adayı güvercinim:


14 Ağustos 2011 Pazar

Bence...




Bence hayatında bir kere bir kıza çok aşık olmuş bir erkekten hayır beklenmemeli. Ötesi var mı? Daha önce sevmiş işte adam deli gibi. Bir daha sevebilir mi yine? Ne bileyim, sanki bence bir daha öyle görmez gözleri, hissetmez kalbi gibime geliyor. Bence kızlar için durum farklı olabilir. Kızlar daha bir sevgi kelebeği oldukları için -ve ben erkeklerden daha iyi sevebildiklerini düşünüyorum yani en azından daha fedakar olabildiklerini- tekrar tekrar, bir öncekinden daha iyi aşık olabileceklerini sanıyorum. He evet ama, aşk öyle yüz kere gelen bir şey değil, bunu asla söylemiyorum. En fazla üç olabilir belki. Bilemiyorum. Ha, istisnalar her zaman olur. Ama şunu da düşünüyorum ki, eğer bir insan iki ya da üç kere aşık olabilmişse çok şanslı demektir. Ama yok, ilkinde takılı kaldıysa, belki ilki de unutulduysa yani aşk bittiyse, ve bir daha aşık olamıyorsa insan, bundan kötüsü yok. Pardon var, hiç aşık olmamış ve olamayacak olanlar var. Üzücü.
Aşk kaç kere gelir, kaç kere gider bilemem ama hoşlandığınız kişi hâlâ eski ama çok etkili sevgilisini düşünüyor mu diye kafayı yemek gerçekten çok kötü. Çok bitirici. Yeni birinin olabilme ihtimalinden de kötü. Yeni biri belki senin önüne geçemeyebilir ama eski hep öndedir aslında. Bitmemişse tabii. Eskisi gider, ama bıraktığı yerinde kalır. Onun da farklı bir yöne gitmesi gerekir ama gider mi bilinmez. Ha hoşlandığınız insan eskiyi çoktan unutmuş olabilir, ama yenisini de bulmuş olabilir. Yani bence her türlüsü kötü hepsi hepsi.

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Aklıma geldi de 19...

Ben seninle mutsuzluğa da varım değil, ben sensiz de mutsuzluğa da sen içimdeyken varım. Bak, bir taşla kaç kuş vurdum. Kuşlar ölmesin. Ölürsem öğrenir misin bir gün? Kuş değilim. İkisi çok farklı cümleydi. Sen kuşları boşver şimdi, evler? Aramızda duvarlar gibi. İyice çorba ettim bu işi. Çorba dedim de, sana ellerimle hakiki çorba yaptım da yediremedim. Öyle işte. Hayat çok... Hayat çok bir şey de, işte ne, onu bilemedim. Bildiğim bir şey var ki (bak burası gayet ciddi) o, o her kimse, çok şanslı o. Çünkü senin kocaman bir kalbin var, senin bile bilmediğin.

12 Ağustos 2011 Cuma

Okuyun çocuğum!

Görüyorum çevremde çoğu insan sınavlarla boğuşur vaziyette, tercihler falan derken herkes bir şeylerin peşinde koşturuyor. Kimisi de okuluna devam ediyor. O kadar özeniyorum ki. Bu güne kadar istediğim şeyleri gerçekleştiremediğim için içim buruk. Ha imkansız diye bir şey yoktur, zaman geçti, yaş gitti, şudur budur diye de bir şey yok. Ama her şeyin de gerçekleşebilme ve gerçekleşememe zamanları var. "O da yok o da yok" diyenleriniz olabilir. Ama ben onun varlığının canlı kanıtı sayılırım. Ön lisansımı alırken bile çok zor şartlar altındaydım maddi olarak. Öyle giyimi kuşamı geçtim, yol paramı ucu ucuna yetiştirdiğim günleri bilirim. Ailemden fazla bir şey beklemiyordum, borçlarını, ödeyebilseler kafiydi benim için. O yüzden sesimi çıkarmıyor, yetirebilmeye çalışıyordum. Onlar da fazla farkına varmıyorlardı durumun. Öyle böyle derken bitirdik. Devam etmeyi çok istediğim halde, bir sürü atıp tuttuğum halde işe girip birkaç kuruş kazanmam gerektiğini düşünmek zorundaydım. Öyle yapıyorum şu an hâlâ. Şimdi tek bir isteğim var, para biriktirip şu göz kusurunu en aza indirgeyen lazer operasyonunu gerçekleştirmek. Bir yandan da geçen gün kuzenim sayesinde YGS'ye heveslendim. Önümüzdeki yıl için bir şeyler düşündüm. Ama sonra bunun önümüzdeki yıl için de zamanı olmadığına karar verdim. Nedeni lazer ameliyatı işte. Daha gerekli paranın yüzde ellisini bile tamamlamış değilim. O bir yandan, bir de okumak için gerekli para bir yandan bastırıyor üstüme. Tekrar aileme başvurmak en son isteyeceğim şey olur. Gereken desteği vereceklerinden ya da vermeye çalışacaklarından hiç şüphem yok. Ama dedim ya, bu benim en son isteyeceğim şey. Ben de "daha gencim, yaşım kaç ki? Olur elbet." diye kendimi avutuyorum ama, ona emin değilim işte. Bunların hiçbiri bahane olamaz, biliyorum. Kim bilir ne başarı öyküleri var bu hayatta. Olmaz diye bir şey yok ama...
Bunları size niye yazdığımı, niye bu kadar açığa vurduğumu bilmiyorum ama elimde olsa da çevremdeki pervasız insanlara anlatabilsem. Hatta bağırabilsem keşke. İnsanlar diğer insanları yaftalamayı o kadar seviyor ki. "Ne okudun"lar "kaç yıllık"lar havalarda uçuşuyor. Önemli olan hani insan mutluluğuydu? Hani insan kendi sevdiği mesleği yapmalıydı, kendi mutlu olduğu insanlarla vakit geçirmeliydi? Neden parasız ama mutlu insanların var olduğuna inanamıyoruz? Neden öyle olmayı göze alamıyoruz? Tamam, parayla saadet olmadığı gibi parasız da adım atılamıyor işte görüyorsunuz. Okumak için bile ihtiyaç var. Ancak bu kadar maddeleştirmenin bir anlamı yok. Ona tapmak zorunda değiliz hâşâ. İşte, buraya şuradan geldim; o olmadan okumak çok güç olsa da, okul okumamızın sebebi çok paralar kazanmak olmasın lütfen. Mutluluk olsun her şeyin sebebi.

9 Ağustos 2011 Salı

Bu Böyle

deviantart'tan


Ben küçükken, hani derler ya ota boka korkardım. Hatta hâlâ öyleyim biraz. Ama şimdilerde basit şeylerden korkmak yerine insanlardan korkmayı tercih ediyorum daha çok. Yine de itiraf etmem gerekirse; hayli ödleğim.

Mesela lunaparkları sevmememin nedeni de bu korku. O gondol denilen, herkesin bayıldığı, hatta en basit adrenalin bile sayılmayacak bir adrenalin aygıtını bir ben sevemedim. (bu günlerde kurduğum cümlelerde sadece ne demek istediğimi biliyorum, ne dediğimi değil. Yani kısaca 'ne dedim ya ben?') İki kere içinde bulundum, ama ikincisi bile ilkinden daha beterdi. Hayır bırak zevk almayı, neredeyse ölsem, şurada can versem diye geçiriyorum içimden. Ve bunu yaparken transa geçiyorum. O an ne bağırabiliyorum, ne çırpınabiliyorum. Yüzüm her zamanki halinden daha beyaz bir hal alıyor, kaskatı kesiliyorum, bir heykelciği andırıyorum adeta. Yanımdakiler bayıldım mı, inme mi indi yaksa öldüm mü diye eğlencelerini bırakıp benimle ilgileniyorlar. Hatta ilk bindiğim sefer kuzenim ayağa bile kalkmış deli gibi eğlenirken ben yerimde pustum kaldım, kuzenimi yanımda bulamadığım için diğer yanımdaki hiç tanımadığım çocuğun dizlerine kapanmış buldum kendimi. Kuzenimin "bayıldı galiba yeaaa" diye bağırışları kulaklarımda yankılandıktan sonra bir nebze kendime gelebildim. İkinci binişimde de "artık binersin, abartma, artık ilk sefer değil" diye istemeye istemeye oturdum. Ve ben yine o kadar kötü oldum ki, gondol yarıda zorla durdurulup ben indirilmiştim. Arkadaşlarım devam etmişti tekrar.
"Bir gondola bile binemiyorum, nasıl insanım?" dediğimde babam yine o felsefi sözlerinden birini söyleyerek moral verir bana: "Akıllı insanlar korkar öyle şeylerden". Ah baba, keşke öyle olsaydı ya, neyse.

Ama en büyük korkum örümcek denen o hayvanlar. Yılandan bile daha az korkardım herhalde. Korku demeyelim, fobi diyelim. "Araknafobi".   Bağlantıda da bahsedildiği gibi fotoğrafına bile bakamıyorum. Tik gibi tepkiler vermeye başlıyorum. Bir de kaşınmaya başlıyorum. Evde bir örümcekle karşı karşıya kalsam derhal uzuyorum. Sanki üzerime atlayacakmış gibi geliyor. Aslında bu fobinin bende oluşmuş olmasının nedenini tahmin ettim. Bilim adamları bile çözemedi, peh. Ben çözdüm işte ya. Eh benim için böyle şeyler hiç sorun değil, öhöm. Yahu tamam itiraf edeyim, biraz sallama bir tahmin olabilir ama gerçeklik payı da çok yüksek bir tespit. Şöyle ki; küçükken ufacık bir grip bile olsam ateşler içinde yatardım. Hatta ateşlenmişten gördüğüm kâbuslar çok saçma ama bir o kadar da ruhumu parçalayıcı olurdu. Garip garip şeyler. Mesela kum yığılı kocaman bir yerdeyim, sanki cehennemdeyim ve birileri bana zorla o kum tanelerini saydırıyor. Tek tek. O sıra içim sıkılmaya başlıyor, ruhum eziliyor falan. Böyle garip kâbuslar. İşte yine öyle ateşlenmiş, akşam yatakta uyumaya çalıştığım bir anımı hatırlıyorum. Daha doğrusu terleyip uyandığım bir an, avizeden sarkan bir örümcek olduğunu iddia ederek annemi çağırıyorum. Annem geldiğinde elini kolunu salladı, avizeyi elledi falan ama ne avizede bir örümcek ağı, ne de avizeden sarkan bir örümcek göremedi. Görmediğini iddia etti. Ve sanırım o gün bu gündür bende böyle bir örümcek fobisi oluştu. Gördüğüm örümcekse tamamen kâbus, bir göz yanılması olmalıydı bilemiyorum. Ha fobi böyle oluşmuş olabilir tabii, peki ya ben neden örümcek gördüm de başka bir şey değil? Bunun cevabını bulamadım. Belki de gerçekten görmüştüm. Ya da avizede başka bir şey gördüğümü sanabilirdim ama avizeden aşağı sarkabilecek tek şey örümcek olabilirdi. Belki de bu yüzden örümcek gördüğümü iddia etmişimdir. Her neyse. Bir insan örümcek fobisi hakkında bu kadar konuşabilir mi yahu? En çok korktuğum örümcek şu minik, siyah ve zıplayan cinsi. Daha ne olsun, zıplıyor hayvan.

En korktuğum hastalık tahmin edebileceğiniz bir şey. "Kanser". hangimiz korkmuyor ondan? Hangimiz nefret etmiyor ya da? Hastalık dediğin sevilmez zaten ama, en nefret edilen o değil mi? Çevremden gitmedi şu illet. Bitmedi, gitti şu illet.

Şu sıralar bazen ölmekten, bazen gülmekten, bazen koşmaktan, bazen düşmekten, bazen yorulmaktan korkuyorum. Bazen de sevmekten. Hatta en çok sevmekten. Sevilmeyi beklemekten çok yoruldum artık. O yüzden sevmekten korkuyorum işte. Seversem sevilmek isterim diye. Hoş, bunlardan korkmak için çok geç kaldım. Ve çok yoruldum. Bir de artık hiçbir şeyden korkmak istemiyorum. Çünkü yıllardır korkmaktan bile yoruldum.

En son 'Bir lens hikayesi'ni uzun yazmıştım. Blogun en uzun yazısıydı. Şimdi bu blogun en uzun yazısı olarak şu okuduğunuz yazı kayıtlara geçti. Aslında uzun bir yazı değil ama en son yazdığım "aklıma geldi de"lerden sonra gözüme uzun geldi.
Related Posts with Thumbnails
Bu gadget'ta bir hata oluştu