31 Aralık 2012 Pazartesi

"Sakın Şaşırma"

"aklındaki bir fikri zar zor cesaret edip hayata geçirmek için harekete geçtiğinde elinde baltayla bekleyen insanlar göreceksin sakın şaşırma" imza:


O bir twitter fenomeni. Yazdığı bu şey çok hoşuma gitti. Doğru söze ne denirdi? Hep böyle olmaz mıydı? Sen mücadele edersin, yeni bir şeye başlarsın. O elinde baltayla bekleyen insanlar heveslerini bir bir kırarlar. Baltalarlar isteklerini. Şaşılacak şey değil. Şaşırma.

Biliyorsunuz, her yıl bizim yılımız oluyor sözde. Ama sonra bir bakıyoruz aslında hiçbir şey olmamış ki yeni yılda. Sonra o da eski bir yıl olmuş çıkmış. Belki de iş bizde bitiyordur. Biz beklentilerimizi yüksek tutarak aslında gerçekleşmiş olan birçok güzelliği göremiyoruzdur, önemsemiyoruzdur. Mesela ben, geçen yılbaşında 2012'nin bana iyi şeyler getireceğini söylerdim. Aralık ayı geldi ve bu sefer dedim ki "hiç öyle olmadı, hiçbir şey istediğim gibi olmadı. 2012 bana pek iyi gelmedi." Ama hayır. Çok büyük haksızlık yapıyordum. Çünkü ben 2012'de biraz daha büyüdüm. Bir takım hedefler belirleyip o hedeflere yaklaştım. Sonra karar yılım oldu 2012 benim. Çok daha özel kararlar aldım. Artık yeni hedeflerim var önümde. Yeni ve özel. Yani ben 2013'te de biraz daha büyüyeceğimi düşünüyorum. Herşey biraz daha düzelmeye başlayacak. İyi şeyler öyle birden bire gökten inmez ki. Zamanla oluşur, oluşuma hazırlanır. İşte öyle. Bu yazdıklarıma bakarak her şeyin tozpembe olduğunu da düşünmeyin sakın. Kimse tozpembe değildir. Kimsenin hayatı kendiliğinden bir renge boyanmaz.

Önümüzdeki yıl umarım benim için de sizin için de özel olur, yeni kararlar aldığınız ve gerçekleştirmek için çabaladığınız bir yıl olur. İşte o zaman o yıl sizin yılınız olur. Ve asla unutmayın şu elinde baltayla bekleyecek insanları. Çünkü unutursanız şaşırırsınız. Unutmayın ki "sakın şaşırma"yın.

24 Aralık 2012 Pazartesi

Kısaca şu sıralar...

Hep "huzur istiyorum" derler ama yalan söylerler. Aslında hep kariyer, para, şan, şöhret, lüks vb. şeyler isterler. Bunlar huzur veren değil huzur kaçıran şeyler bazen. Bazen de insan gerçekten huzuru için yaşar, beceriksizlikle suçlanır. Kendisi tarafından bile...

***

Farklı alanlara yöneldiğimde 'daldan dala' konuyormuşum gibi düşünüyorum dersem "gibisi fazla olur" değil mi? Zaten sanırım daldan dala konma isteği var bende. Neden istediğim şeylere direkt ulaşmıyorum da başka bir şey istediğimi zannedip başka yerde vakit kaybedip geri dönme çabası içine giriyorum ki? (Şu önceki cümlemin öğelerini istesem kırk yıl uğraşsam anca bulurum bu ne tren gibi) Bazen de çok çabuk gaza geliyorum diye düşünüyorum. Ondan mı yapıyorum bunları diye düşünüyorum. O kadar ortada kalmış vaziyetteyim ki şu an, işin içinden sağ salim çıkmak istiyorum bir an önce.

***

Bazen bir insanda sadece huzurlu bir bakış ararsın. Onu gördün mü, tamamdır. Bu bir fotoğraf bile olabilir bazen.

***

Yarın bir proje işi için bir iş görüşmem var. Alanımla alakalı değil, bambaşka, kısa süreli bi iş. Sırf o kısa süre içinde para biriktirmek adına yaptım o başvuruyu. Ne olursa olsun; iş görüşmeleri her zaman streslidir.

***

Sanırım gevşememi sağlayacak hobiler edinmeliyim. Hobisiz olmaz. Hobi önemli. Herkesin hobisi vardır. Onun hobisi o şekil, bunun bu şekil, kimse kimsenin hobisine karışamaz. Tabii.

18 Aralık 2012 Salı

Aklıma Geldi De 24

Öyle bloglar, öyle bloggerlar var ki; ben kör olmuş olmalıyım dedirtiyor bazen bana. Halbuki sorsan 2009'dan beri buralardayım, hiç belli etmiyorum galiba. Millet o zamanlar kendilerine güzel bloglar, güzel blog arkadaşları bulmuş, ben oyundan dışlanmış kenarda oturup duran, onları izleyen küçük çocuk durumunda kalmışım. Ama olsun şimdilerde genel olarak 143, sıkı takipçi olarak da 2 takipçim var. Bir blog yazarının sıkı 2 takipçisi olması, hiç okumayan yüzlerce takipçiden kat be kat iyidir. Ha yorum yapmayan sıkı takipçilerim varsa onları bilemem. Ama ben bildiğim bu iki takipçimi çok seviyorum. Gönül isterdi ki 2009'dan bu yana güzel, yaratıcı, duyguları ben gibi olan, ya da benden zıt olan cici bir sürü blogun sıkı takipçisi olsaydım. Aşağı yukarı böyle blogları takip ediyorum zaten. Ama bir çoğunu es geçmişim. Yeni yeni keşfediyorum bazılarını.
Bu arada, o çok sevdiğim sıkı takipçilerim şunlar:
Mia Wallace
Profösör

Takip eden herkese, özellikle de ikisine çok teşekkür ederim çoğu durumda yanımda olup yorumlarıyla yardımcı da oldukları için. Ben bu blog dünyasını seviyorum ya!

15 Aralık 2012 Cumartesi

Küçük Radyocu Ben

Küçükken yaratıcı bir çocuktum. Aklımı derse, ödevlere çalıştırmak yerine çeşitli şeylere yönelirdim. Aslında bu yararlı bir şeydi elbet, ama derslerime öncelik vermem gerekiyormuş. İnsan o zaman anlayamıyor tabii.

Bir şeyler yazardım, özellikle de şarkı sözleri. Mizah içerikli bir şarkı sözü yazmıştım o zamanlar. Aslında hem mizah hem dram. Adını şimdi hatırlayamadığım bir adam vardı şarkı sözünde. O adamın üzerine bir kısa hikayeye sahip şarkı sözleriydi. Gerçekte öyle bir adam yoktu, tamamen hayal ürünüydü yani. Mizahla başlayıp drama dönen bir hikayenin sözleri. Şarkı sözü deyince, öyle kuru kuru olmaz tabii, ben kendimce müziğini mırıldanıyordum. Nota bilmediğim ve herhangi bir müzik aleti de çalmadığım için besteleyemiyordum sadece. O da sadece şarkı sözü olarak kalmıştı. Evdekiler bu minik şarkı sözü yazarının aslında farklı şeyler yaptığını farketmiyorlardı ama. Yazdığım şeyleri saçma bulup gülüyorlardı. Şimdi okusam cidden ben de gülerdim eminim. Ama saklamamışız ki :( İşte buna çok üzgünüm. Evimizden taşınırken bir sürü anı çöpe gitmek zorunda kaldı. Annem eski şeyleri sevmeyen, bu tip o zaman farkedilmeyecek ince hatıralara önem vermeyen bir kadın. "Taşınırken ıvır zıvır götürülmez, çöp onlar" diyerek bu tip şeyleri çöpe gönderdi. Oysa o şarkı sözü şimdi olsaydı ne güzel olurdu. Burada da paylaşırdım, biraz gülerdik hepberaber.
Bunun yanında hikayeler de yazardım. Yarım yamalaktı büyük ihtimal çoğu. Ama eğlenceli şeylerdi o zamandan hatırladığım kadarıyla. Tahmin edilebildiği üzere hepsi çöpe gitti.

Yazdığım şeyler dışında yaptığım öyle bir şey var ki, şimdi olsaydı benim için çok kıymetli bir şey olacaktı. Bir kaset. 80 ve 90'lı yılların çocukları bilirler, hatta şu sıralar o kadar konuşuluyor ki kaset doldurma olayları. Teyplerimizin kasetçalar bölümlerinde çaldığımız, yetmeyip şarkılar kaydettiğimiz biricik kasetler... İster bir başka kasetten, ister radyodan, ister canlı sesten kasetlerimize kayıtlar yapıp dinlerdik.
Benim bahsettiğim kasetse bambaşka bir şeydi, bir oyun. Radyocu olmuştum ben o kasetle. Şöyle:
Elimde tuttuğum, artık kullanılmayan kasetle bir şeyler yapmalıydım. Öyle bir şey yapmalıydım ki, hem can sıkıntımı geçirmeliydi, hem de arkadaşlarımla eğlenmeliydim. Yeni bir oyun yaratma peşindeydim. O sırada evde yalnızdım. Yani arkadaşlarım yoktu yanımda. Ben yine de oynamaya başlamak istiyordum. Bir şeyler yapmalıydım ama ne?
Sesimi kaydetmek eğlenceli olacaktı, hem elimde saatlerce doldurulmayı bekleyen bir oyuncak vardı. Düşündüm düşündüm... Buldum! Radyocuymuşum gibi konuşacaktım, istek parça alıyormuşum gibi yapacaktım, araya müzikler sıkıştıracaktım. Yanlış bir durum olursa silme imkanım da vardı; kasedi biraz geri sarıyordun, dinliyordun, tam uygun noktaya gelince tekrar kayda devam ediyordun. Ama önce kendime bir radyocu ismi bulmalıydım. Bir radyocu nasıl olur, onu bilmek, hayal etmek istiyordum. O dönem bir sunucu vardı 'kıvırcık Taner' (sanırım sunucuydu yanlış olmasın değilse düzeltin beni) Ben hayalimde ona benzer, kıvırcık saçlı, erkek bir radyocu olduğumu gözümün önüne getirdim. Artık sıra isim bulmaya gelmişti. Elimde tuttuğum kasedin üzerinde plak ve kaset şirketi olan bir isim, bir takım adresler vardı. Adımı da oradan buldum: 'Kekova'. (eheh! Öyle yazıyordu valla asgdlkdeasaşfkflkv) Derken başladım kayda... Sesimi kalınlaştırıyordum bir de;
Morobo Afondum, Ban Kekova. Kuvurcuk Kekova. Yenu yayun sootumda yıno kolokloronozdoyum...(Merhaba Efendim, ben Kekova. Kıvırcık Kekova. Yeni yayın saatimde yine kulaklarınızdayım...) Bu ve buna benzer bir girizgahla konuşmaya başladım. Canım ne isterse ondan bahsediyor, bir radyocunun boş ve gereksiz zırvalaması gibi zırvalıyordum. Hani bazı radyocular öyle olur ya, konuşmak için konuşur, ya da bir şeyler anlatmaya başlar. Öyle konuştum da konuştum. Sonra "Haydi şimdi sizlere şarkı çalayım, bu benden size gelsin efendim, buyurunuz" diye radyo tuşuna basıp ilk şakımı da radyodan kayda almaya başladım. Şarkı bitene kadar tetikte bekleyip biter birmez tuşa basıp kayda giriyordum. Bunu böyle çok kez tekrarladım. O kadar eğlenceliydi ki anlatamam. Hem öyle bir oyundu ki bu, istediğin an bırakıp kasedi kenara koyup istediğin bambaşka bir gün takarak kayda kaldığın yerden devam ediyordun. Ben de öyle yaptım. O gün o kadar oyun yetti, bırakıp kenara koydum. Ertesi gün tekrar oyuna devam etmek üzere bir arkadaşımı da çağırdım. Ona da anlattım "benim böyle böyle bir oyunum var" diye. Bu sefer olmayan hayali dinleyicilerime onu tanıtarak yayına başladım. Arkadaşım da aynı kanalın başka bir radyocusu olarak benim programıma konuk olmuştu sözde. Bir ben konuşuyordum artık, bir o. Araya da şarkılarımızı kaydediyorduk radyodan. Sonra başka bir gün başka bir arkadaşımızı çağırdık bizim eve. O arkadaşın sesi biraz ince olduğu için ona bir ünvan bulamıyordum. Düşündüm taşındım, o gün 23 Nisanmış da, o arkadaş da bir ilkokul 1. sınıf öğrencisiymiş gibi bir konsept oluşturdum bu sefer. Ben programıma davet etmişim onu. Neyse onu tanıttım ettim, arada ona şarkılar söylettim mini mini bir kuş konmuştu gibi. Sesi zaten ince olmasına rağmen daha fazla inceltiyordu, böyle acayip bir program oluyordu bizimkisi.
Ah o zamanlar o radyocu kasedimle amma eğlenmiştim, görmeliydiniz. Şu an kasedin nerede, ne halde olduğunu, kasede naptığımı bilmiyorum. Evde birkaç eski kaset var. Muhtemelen onların içinde diye defalarca hepsini dinledim, yok bulamadım. Anımsadığım bir şeyler var, sıkılıp onun üzerine başka bir şey çekmiş olabileceğimi düşünüyorum. Böyle bir şey anımsıyor gibiyim ama emin de değilim. Büyük bir özenle sakladığımı da hatırlıyorum çünkü. Bir yerlerden çıksa o kadar mutlu olurdum ki anlatamam. Tekrar dinlemek istiyorum. Neler saçmaladığımı en başından sonuna kadar hatırlamak istiyorum. Böyle şeyler en azından insana çocukluğunu hatırlatıyor. Çocukluğumuzun güzelliği bunlar.

14 Aralık 2012 Cuma

Aklıma geldi de 23...



,Ben sevilecek, aşık olunacak biri gibi değil, yanakları sıkılacak küçük kız kardeş modeli tipitip bir kızım. Ondan beni sevebileceğini düşündüğüm her adam gelip bir-iki kanka muamelesi yapıp gidiyor. Hem, demek o yüzden benden hoşlanan tiplerin hepsinin de bir tahtası eksik. Neden yalnız olduğumu sorgulamamalıyım.

(Beni sevebileceğini düşündüğüm bir adam benden hoşlanacak olursa bir gün, söz ona tahtası eksik demeyeceğim allam allaam töbe nerden girmiş nası girmiş o benim aklıma töbe allam dinimiz amin.)

10 Aralık 2012 Pazartesi

Kentsel Geriye Dönüşüm

Bu aralar İstanbul halkı olarak çok yıpranıyoruz. Bazılarımız yıprandığının bile farkında değil. Yüz kişiye sorsak "İstanbul'un en büyük sorunu nedir?" diye, aldığımız en popüler yanıt "Trafik" olur. Ben öyle düşünmüyorum. İstanbul'un en büyük sorunu 'kentsel dönüşüm' masalları. Trafik tüm bu olanlardan çok sonra gelecek bir sorun. Düşünün yani. Ve sadece İstanbul'da değil, büyük kentlerin bazılarında da en büyük sorun haline gelmeye başladı. Ama tabii başrollerde İstanbul'un olduğu aşikar. Ben anlamıyorum, bu neyin düşmanlığı? Bu yapılan şeyin halka iyilik yönünde olduğuna dair bir şey göremiyorum ortada. Bu bir şeyin düşmanlığı, kini, nefreti olmalı. Bunu farkedemeyen ya da kasten farketmeyen, farketmek istemeyen o kadar fazla insan var ki... Ekmeğe yağ sürmekten başka bir iş yapılmıyor bu durumda. Bugün İnci Pastanesi, yarın Taksim, sonraki gün bir başka değer... Bu böyle sürer gider. Sürmesin nolur artık. Biz artık ilerlemeliyiz, gelişmeliyiz. Daha nereye gerileyeceğiz?
Peki sormak istiyorum şimdi, madem İstanbul'un en büyük sorunu trafik, cart curt, neden böyle şeylerle uğraşıyoruz? Alışveriş merkezi kıtlığı mı var kentimizde de tüm çalışmalar o ve benzeri yönde? Yapmayın, Allah var.

5 Aralık 2012 Çarşamba

Üşengeç.

Kahvaltı etmeye-oturduğum yerden kalkmaya-müzik dinlemeye-sokağa çıkmaya-sokaktaysam eve gitmeye-gece acıkınca yemek yemeye-gece yatıp uyumaya-sabah kalkıp güne başlamaya-telefon çalınca açmaya-internete girince çıkmaya-ayakkabımı sıkı sıkı bağlamışsam eğilip açmaya-dışarı giderken uzun uzun bağcıklarımı bağlamaya-üzerimi değiştirmeye-su içmeye... bazen o kadar üşeniyorum ki... "Allah'tan" diyorum, "hepsine aynı anda üşenmiyorum bari". Üzerimde psikolojik araştırma yaparak neye hangi zamanlarda üşendiğimi tespit etmeye çalışacağım. Evet.

2 Aralık 2012 Pazar

İş mi İşsizlik mi?

Aradığını bir türlü bulamayan, bazen ne aradığını da bilemeyen biri olarak yine evdeyim. İşte, aşkta, yaşamda... 2. işimden be bu şekilde ayrıldım. (Pişman mıyım? Asla. Pişman olmamam için sayısız neden vardı. )
Arada sırada insanın kendine güzel bir vakit ayırıp tatil yapması şart. Tabii bizim ülkemizde, bu yoğun iş temposunda ve sadece 7 günlük (ya da en fazla 15) yıllık izinlerinde böyle bir vakit ayırma eylemi biraz zor, karmaşık ve yetersiz. Hatta çalışma saatleri ve günleri çok fazla, hayat yorucu ve sıkıcı. Değil insanın tatile çıkması, eve geldiğinde bile kendine vakit ayırması çok düşük bir ihtimal olarak kalıyor. Ülkemizdeki memurluğa ilgi de buradan geliyor. Memur olunca iş çıkış saatlerin bellidir çünkü. Mesaiye kalsan da mesai ücretini saati saatine alırsın. Hafta sonları çalışmazsın -ki özel sektördeki bir çok yer cumartesi günleri tatil yapmaz-. Yaz tatillerin düzenlidir. İşini sudan bir sebepten ötürü kaybetmek gibi bir ihtimalin yoktur. Ülkemizin günümüz durumuna bakarsak maaşı da bir çok kişiye göre "hiç yoktan iyidir" tabiriyle tercih edilir. (Zaten o kadar geri kalmış bir durumdayız ki, gördüğüm özel sektör ilanlarının bir çoğunda şu şekilde bir eleman arayışı var: Örneğin 'grafiker aranıyor' başlıklı bir ilan var ve ilanın içeriği şu şekilde; 1. İlgili okullardan mezun olsun. [Ayrıca en az 1-2 sene deneyimli olsun.] 2. şu şu programları bilsin [photoshop, illustrator, indesign, freehand, quark, corel...] 3. Web tasarlasın ve html, java script bilmemne bilmemne bilsin. 4. Telefonlara baksın [not alsın, asistan olsun.] 5. ssk yemek yol + 800 TL maaş
Düşünebiliyor musunuz, adam hem grafiker olacak hem web tasarımcı, telefonlara bakıp çay getirecek ve üstelik deneyimli olacak. Sen de dalga geçer gibi ilana 800 TL maaş yazacaksın ve böyle biri gelip işe başlayacak ha? Gerçekten bu kadar çaresiz kalmış bir grafiker & web tasarımcısı var mıdır? Adamlar web tasarımdan anlıyorsa zaten freelance bir siteyi en aşağı 1000 TL den hazırlıyorlar benim bildiğim. Ki bu ülkede, bu zamanda böyle çaresiz insanlar o kadar çok ki... İşveren de bunu fırsat bilip bir mükemmeli en az parayla çalıştırma peşinde oluyor. Öyle olsa iyi, aynı zamanda da çaktırmadan çalışma saatlerini arttırıyor, cumartesi izni diye bir şey kalmıyor. Şimdi benim yaşım yetmez ama, büyüklerime sorarım eskiden de böyle miydi? Bu kadar az paralara bu kadar uzun saatler boyunca mı çalışılıyordu? Belki benim büyüklerim de bilmezler, onların da yaşı yetmemiştir. Sahi, kapitalzm buralara ne zaman gelmişti? O kadar dolmuşum ki bu konuda, bu parantez daha uzaaaar gider, en iyisi kapatayım.)
Bana gelince... Ben yukarıda saydığım meziyetlere sahip değilim. Ben işimde iyi de değilim. Aslında benim işimin hennüz bir adı da yok. O kadar yetersiz görüyorum yani kendimi. Ben, sadece ben olarak iyiyim. Yaptığım işi sahiplenip çabalamada, işimi takip etmede ve sonuna kadar götürmeye çalışmada, eksik bir şey olmaması için koşturmada iyiyim. Kendimi yıpratmada çok iyiyim yani. Yukarıda yazdığım şeyler şunun içindi; eğer gerçekten işinde iyi olduğuna inanan bir insan bunlara mecbur oluyorsa, olmasın. Daha iyisi için çabalasın. Eminim oradan daha iyi bir yer bulacaktır, belki kendi bile yaratabilir öyle bir yeri, neden olmasın. Mutlaka daha iyisi vardır da zaten. İşinde iyi olana hep daha iyisi vardır. Yani demem o ki, çalışanlar işverenin düşüncelerine uyacağına işverenler çalışanlarına uymalı biraz da. Nedeni basit; siz işinizi yürütsün diye eleman alırsınız, işleriniz daha kötüye gitsin diye değil. Beyniyle ve ruhuyla işinizi yürüten, geliştiren insanın beynine ve ruhuna zarar verdiğiniz takdirde işinize zarar vermiş olursunuz. Kalkınıp gelişmenin yoludur bu. Ha tabi ülkemizin kalkınmasını ve gelişmesini isteyen insanlarsak olabilir bir şey bu. Aksini düşünmek bile istemiyorum.
Benim işten ayrılma nedenim asla ben bunları bunları yapıyorum bana bunu bunu veriyorlar değildi. Çünkü dediğim gibi, o kadar meziyetim yok. İyi olduğum bir iş yok. İyi olmaya çalıştığım bir takım işler var sadece. Olur muyum, bilemem. Ben bu düzene sinirliyim sadece.
Nerelerden geldim buralara işte. Ne diyordum? Ha, işten ayrıldıktan sonra evde kendime vakit ayırmaya başladım. Fuara gidip kitaplar alıp okumaya başladıııııımm, derslerime çalışmaya başladııııımm, yeni kafama göre iş ilanlarına başvurular yapııııımmmm ... Yaşasın ev, yaşasın ev.
(Ev geçindirme derdi olan insanların durumu vahim. Herşey herkes için bir düzene otursun istiyorum, mümkün mü?)

Ayrıca şunu hep merak etmişimdir; EY İŞ VERENLER! Cumartesi iş olunca ne oluyor? İşler bitiyor mu yani? Cumartesi çalışmasaydınız daha mı az para kazanacaktınız? Büyük kurumsal firmaların cumartesi çalıştığını mı zannediyorsunuz? Cumartesi çalıştırdığınıza değdi mi? Dünyayı mı kurtardınız? Süper kalkınmış bir iş yeri hatta ülke mi oldunuz? Ne oldu? İnsanları soğutmayın.

11 Kasım 2012 Pazar

Şizofrenden hallice haller!

Ateşim çıktığını düşündüğünde elini alnıma koyar bakardı. Emin olamaz, dudaklarıyla bakardı. Ateşim olduğuna inanırsa bana kızıp bir süre çene çalardı. Kurtulamazdım dilinden.
Uyduruyorum tüm bunları, yok öyle bir şey.
Ona küstüğümü zannettiği zamanlarda başını eğip yüzüme dikkatlice bakardı. Baktı ki tepki vermiyorum, kafasını daha bir uzatır, başını eğer meraklı bir martı gibi gözümün içine içine girerdi. Gülmemek için kendimi zor tutuyorsam o anlar, güldürmek için türlü şebeklikler yapardı. Çok fazla dayanamayıp güleceğimi bilirdi.
Uyduruyorum tüm bunları, yok öyle bir şey.
İyiliğim için bir şeyler yaptığında anlamıyorsam kızardı ama arkasını döner giderdi yanımdan. Beni öyle umursamaz görmek istemezdi çünkü. Beni her zaman temiz ve anlayışlı bilirdi ve bilmek isterdi. Hiçbir şeyin bu düşüncesini değiştirmesini istemediğinden yapardı bunu.
Uyduruyorum tüm bunları, yok öyle bir şey.
Sevdiğini söylemezdi pek. Çünkü bilirdim, söylemesine gerek yoktu. Jest ve mimikleri gösteriyordu ki, ne gerek vardı söylemesine? Ama ben anlardım, hep görürdüm. Ben de pek söylemezdim, ama o anlardı. Söylememe gerek duymazdı. İçimizden gelirdi kırk yılda bir, söylerdik karşılıklı. Çok sık duymadığımızdan biraz utanırdık. Başımızı önümüze eğer gülümserdik. Araya laf bile karıştırırdık. Öyle güzeldi.
Uyduruyorum tüm bunları, yok öyle bir şey.
Sarılmak iyi gelir mi, bilmem. İyi gelsin diye sarılırdım. Sormadan söylerdi, "İyi geldi" derdi. Mutlu ederdi.
Uyduruyorum tüm bunları, yok öyle bir şey.
Gitmezdi, gitse de gitmezdi yanımdan. Çünkü içimdeydi, çünkü ben her umutsuzluğa kapıldığımda onunla konuşurdum. Ya yanımdaydı ya telefonda. Ama hep vardı. Hiç yalnız kalmadım ki...
Uyduruyorum tüm bunları, yok öyle bir şey.
Evet, uyduruyorum tüm bunları, hakikaten yok öyle bir şey. Çünkü yok öyle biri. Yok öyle bir aşk. Hiç olmadı. Hiç olamayacak kadar güzel. Hiç olamayacak kadar yalan. Hiç olamayacak kadar gerçekdışı. Ama düşünmesi bile güzeldi. O yüzden ses etme. Hiç ses etme.

27 Eylül 2012 Perşembe

Deliler, Sokaklar Ve Hırsızlar

Uzuuuunnn bir aranın ardından adam akıllı yazma kararı aldım. Niye aldım? Çünkü insan elindekinin kıymetini, elindekini kaybettikten sonra anlıyormuş. Bu da şu demek oluyor; bilgisayarım çalınmadan önce üşengeçliğimden yazmaz-çizmez iken bilgisayarım çalınınca "meğer yapacak ne çok şey varmış da ben aksatıyormuşum" dedim. Ve evet, bilgisayarım gerçekten çalındı.

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Eleştiri



Bir Şarkısın Sen diye yarışma var biliyorsunuz. İlkokul çağındaki çocukların çıkıp şarkı söyleyerek yarıştığı bir program. Herkes büyük iştahla izliyor "vay yavrusuuu ne de güzel söylüyor!" diye diye. İnsanları eğlendirmek, reyting kazanmak uğruna geleceğimizi harcadıklarının farkındalar mı, bilemiyorum. Siz farkında mısınız onu da bilemiyorum. Ben sadece bu açıdan bakmayanların bakmasını sağlamak istiyorum. Düşüsenize bir kere en basitinden, program saat 22.15'ten sonra başlıyor. Bu saatler bir çocuğun yarışmaya başlaması ve gece boyunca o spot ışıklarının altında, suratında makyajla dolaşmasına uygun saatler mi? Saatten bahsediyordum bakın bir de nereye geldim? Makyaj. O çocukları oldukları gibi bırakıyorlar mı sanıyorsunuz? Yüzlerinde pudraları, allıkları eksik olmuyordur. Okulu sevmesi gereken yaştaki bir çocuğun böyle bir yarışmaya katılarak 'şarkıcı' olmak istemesine ne demeli? Siz sanıyor musunuz ki bu yarışmaya katıldı diye çocuk kaliteli gelecek hedeflerinden vazgeçmeyecek, bir doktor, öğretmen, tasarımcı, araştırmacı olmak isteyecek. Elbette ki isteyebilir, ama o yaştaki bir çocuğu dürtmez mi şöhret olma isteği? Kolay yoldan para kazanma isteği saracak aklını, "beni sesim güzel, başka şeyleri başarmama gerek yok" diyecek belki. Ayrıca o yaştaki çocuk, henüz ergenliğin yakınından geçmemiş, sesinin karakteri oturmamış ki daha. Neyin yarışması?
Peki ya aileler ne düşünüyor? Belli ki o yarışmadaki çocukların aileleri önemsemiyor tüm bunları. İyi bir şey yaptıklarını zannediyorlar belki. Ama değil işte. Benim ne haddime koca koca insanları eleştirmek, ama eleştirmek istiyorum yapacak bir şey yok. Belki okusalardı kızarlardı bana. Kızsınlar. Fikrini söylemenin henüz resmi suç olmadığını bildiğimden fikrimi söylüyorum sadece. Bendeki durum bu. Yarışmayı severek takip edenler bence bir de bu açıdan bakmaya çalışsınlar. Yarışma hiç eleştiri almış mıdır hiç bilmiyorum. Ama görüyorum ki reyting o kadar tatlı gelmiş ki 2. sezonu yaşatıyorlar yarışmaya. Başka bir şey demiyorum.

22 Temmuz 2012 Pazar

"...Güzel günler göreceğiz güneşli günler..."

Bazen güzel şeylerden bahsetmek de gerekir. Mesela ben hiç güzel şeylerden bahsettiğimi hatırlamıyorum uzun zamandır. Bugün de güzel şeylerden bahsederek moralimi yükseltmek istedim. Güzel şeylerin hepsi şu an aklımda değil ama yazarken şu dönem yaşadığım güzellikleri bulacağıma inanarak başlıyorum:
- En başta mutlu olmam için yaz var. Yani kışları içim daha karanlıklara gömülüyor. Sabah uyandığımda kasvetli, karanlık yağmur havası içimi daha bir sıkıyor. Zaten çok sıkılmaya müsait psikolojim var, fazlasına gelmez. Onun için sonbahar gelene kadar gülümsemeliyim. Sonbaharda ve sonrasında daha fazla zorlanacağım çünkü.
- Beni seven insanlar var. Ailem yanımda, hepsi sağlıklı. Ailemden hariç etrafımdaki insanlar tarafından da sevildiğime inanıyorum. Eskiden hiç sevilen biri değildim sanırım. Ben öyle hatırlıyorum. Eğlenirken düşünülmeyen, en son yalnızlıkta aranılan bir çocuktum. Bir nevi durum kurtaran yedek arkadaş. Çünkü eğlenceli değildim, onlar gibi hınzırlık yapamazdım. Sevmezlerdi pek beni. Yalan da söyleyemezdim, dedikodu da yapamazdım. Bir arkadaş olarak epey sıkıcıydım yani. Derken son zamanlarda yeni insanlar girdi hayatıma. Destek oldular, yardımcı oldular, sevdiler ve ben büyüdüm. Yeri geldi eleştirdiler, alay ettiler bazen belki, ama sevdiler. Seviyorlar. Ha bu arada, eskilerin de üzerine düşmeyince onların gözünde de değer kazandım. Seviyeli bir ilişkimiz var artık. Çok "cool"um.
Bir de beni seven biri daha var sanırım. Gerçi onun beni sevdiği gibi ben onu sevmiyorum ve sevemem hatta onu tanımıyorum bile ama onun beni sevmesine minnetlerimi sunmak ve unutmasını söylemek isterdim. Fazla bağlanmasın diye "sevme" bile diyemiyorum. Hiç konuşmuyorum.  Gözlerimi kaçırıyorum, kendimi kaçırıyorum. Biliyorum ki tek kelime etsem daha fena haller olacak. Yine de onun beni sevdiğini görmek, buzdolabısever insanların varlığını kanıtlıyor. Bu bakımdan mutlu oldum işte. Buruk mutluluk diyelim aslında buna. Çünkü yine ayar tutturamadım. Ve onun hüznü benim mutluluğummuş gibi yazdığım için şu an utandım kendimden ve sizin yerinize kınadım kendimi.
- Sağlıklıyım çok şükür. Öyle aman aman bir hastalığım yok maşallah turp gibiyim. Böyle düşününce neden bazen dünyanın sonu gelmiş gibi davrandığıma anlam veremediğim oluyor.
- Pek memnun olmasam da bir işim var. En azından yarın öbür gün sokakta kalmayacak kadar bir işin ucundan tutabiliyorum. Ve gün gelecek, belki de kendi çabalarımla istediğim daha iyi yerlerde olacağım, kim bilir. Yeter ki sağlık olsun.
- Beni düzenli olarak günlüğüne yazdığını söyleyen bir dişçim var. O kadar tatlı ki, tüm esprileri, eğlenceli halleri olmadan nasıl geçerdi o muayenehanede zaman diye düşünüyorum bazen.Onun beni günlüğüne yazmasına karşılık ben de onu yazdım işte. O niyetle yazmadım ama ben de yazdım ne fark eder. Seviyorum adamı, babam olsa bu kadar sevmezdim, o derece.
- Tedavim süper gidiyor. Eski benden eser kalmadı. Artık dişlerimin arasından trenler geçmiyor. Tabii daha tedavim devam ettiği için ilk bakışta çok güzel dişlerim yok şu an. Ama gün gelecek, teller çıkacak, çirki Betty olacak sana bir afet. Tamam çok abarttım. Buna benzer bir şeyler işte.

Yukarıdaki yazı tamamen hayal ürünü falan değildir. Evet, ben güzel şeyler yazdım, ne kadar hayret verici değil mi ama? Yakıştı ama bana yahu, sık sık yapayım bunu ben. Evet.

19 Temmuz 2012 Perşembe

Bugünlerde...

Bazen mutluluğu hissediyorum. Hah diyorum tamam şimdi geliyor, çok az kaldı. Garip bir his. Başkalarına da oluyor mu bilmiyorum. Ama zaten bana da çok az oluyor. Mesela bu günlerde hep böyleyim. Uzunca bir depresyon halinin ardından böyle hissetmek güzel. Ama geçici olduğu için pek üstelemiyorum.

Bu arada, diş tellerimle çok mutlu olduğumu söylemeden geçemeyeceğim. Uzun zamandır sözünü etmedim tellerimin. Onlara epey alıştım ve hatta doktorum 2012 yılı içinde onları çıkarabileceğini bile söyledi inanılır gibi değil.
Yaz yazısı bu kadar olur, yaz dizisi gibi kısa ve öz, şimdilik tatil. Görüşürüz.

1 Temmuz 2012 Pazar

Personal Taste


İşte buna bayılıyorum; Personal Taste. Muhteşem bir diziydi benim açımdan. Bir-iki sene önce izlemiştim. Zaten o kadar az bölümü var ki, doyamadım. Hatta mutlu sonla bittiği halde bittiği için ağladım. O kadar içinde yaşamışım ki, bittiğinde hayat benim için bitmiş gibi bir duyguya kapıldığımdan ağladım. Çünkü dizideki kızı kendime benzettim. Tıpkı benim gibi şapşalın teki olduğu için sevdim onu. Şapşallığıyla o yakışıklı adamı kendine aşık etti ya,  gerçek hayatta böyle şeyler olmuyor tabii :) Eğer olsaydı ben bu şapşallıkla en yakışıklı adamı kapmıştım herhalde. Neyse işte, o kadar tatlılar ki, izlediğim en sevimli diziydi bence. Özlediğimi duyumsadığımdan müziklerini dinleyeyim bari dedim. Tekrar izlemeye şu sıralar vakit bulamam, o yüzden başlayıp ziyan etmeyeyim dedim, müzikleriyle idare ediyorum. Size de özet geçmek baabında videoyu armağan ediyorum. Afiyet olsun.

5 Haziran 2012 Salı

Bazen hayat o kadar anlamsız geliyor ki, tüm bu çırpınışlara sanki ne gerek var diyor insan. O kadar boş ki herşey, canım sıkılıyor artık. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de çevremdeki insanların tüm negatif enerjilerini ben çekiyorum paratonerin yıldırım çektiği gibi. Kendimi dert dinlemeye o kadar odaklamışım ki karşıdaki kuş oluyor, ben daha da dibe batıyorum. Görünür bir derdim olmadığı zamanlarda bile benim de ihtiyacım oluyor rahatlamaya. Çükü rahat değilim. Birileri de beni dinlese arada bir, anlasa. Anlayarak dinlese yani. Ve artık bana öyle dert falan anlatmasınlar istiyorum. Çok yoruldum çünkü artık. Fazlasıyla yoruldum dert dinlemekten. Çok yoruldum. Böyle düşününce bile kendimi suçlu hissediyorum. Kötülük yapıyormuşum gibi. Oysa ben elimden geleni fazlasıyla yaptım. Aynı derdi binbeşyüz kere dinledim, yardımcı oldum, akıl verdim. Tekrar tekrar dinliyorum aynı şeyleri, yine ayn şeyleri söylüyorum. Ama yine de artık rahatlamak istediğim için kendimi suçlu hissediyorum. Benim de içimde sıkıntılarım var ama anlatamıyorum. Kendim bile ne sıkıntım olduğunu anlayamıyorum. Çözemiyorum. Karşımdaki insanların da anlayamaması çok normal. Ama tahmin etseler, bari tahmin etseler... Mutlu olmak için ne yapmak lazım onu bile bilmiyorum. Belki de ölmek lazım. Çocukluktan çıktıktan sonra hayatın tadı tuzu da çocuklukta kalıyormuş çünkü. Çocukluktan çıktığımıza göre tek bir yolumuz var herhalde.

17 Mayıs 2012 Perşembe

Az ama öz

Sürekli tazeliyordu hayatını. Bir dönemi açarken, başka bir dönemi kapatıyordu. Bu kadar mı sıkılıyordu da değiştiriyordu hemen? Ben olsam özlerdim. Hep özlemişimdir. Kapattığım dönemlere geri dönmeyi istemişimdir de. Ama bazen oluyor ya, dönemiyorsun. Bazen de yeni dönemler açılsa diyorsun. Açılıyor da. Açılmazsa da bir yolunu bulup sen açmalısın. Tüm bunları geçtim de, ben vapura binmediğim dönemlerde İstanbul'da yaşadığımı hissetmiyorum. Vapur dönemi de kapattığım dönemlerden. Ama bazen zamanı bulup buluşturup vapura harcıyorum. İstanbul demek bence vapur demek. Vapur dönemini kapatmayın. Açmadıysanız da açın o dönemi. Çünkü vapur demek İstanbul demek, İstanbul demek vapur... Bazı insanların hayatları hakkında hayal kurmayı da seviyorum. Hayal kurmak demeyelim de, yaşadıkları hayatı tahmin etmeceler diyelim. Mutlu mudur, eve gittiğinde yorgun mudur, yoksa yalnız mıdır? Vapurda da bunları düşünüyorum. Nereye gidiyordur şu genç adam? Ya da şu orta yaşlı kadın ne düşünüyordur şu an? Oradaki küçük çocuk vapura binerken heyecanlanmış mıdır? Yanımdaki genç kadın gerçekten dalgaları mı seyrediyor, yoksa benim gibi sadece seyrediyor gibi yaparak başka bir şey mi hayal ediyor? Bir dönem daha kapandı haytımda işte. Hayal dedim de, artık hayaller kuramıyorum başımı yastığa koyduğumda. Bir dönemi daha kapattım yani. Olsun. Ben severim konuları bağlamayı ya da ayrı ayrı ondan ona atlamayı. Fark ettiniz mi?

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Anne

"g" anne olmuş, "o"su ve "o"su ona koşmuş...

Anneler gününü ne güzel kutlamış google öyle! Çok sevimliler doğrusu.
Ben de kutlamasaydım ölürdüm. Bu dünyanın varolmasının anlamı anneler çünkü. Varolmak için sebep onlar çünkü. Bazen de insan bu güne sahip olabilmek için yaşar. O bir günün hayalini kurar.

Bu kadar kıymetli günün bir gün öncesinde duyduklarımsa kanımı dondurdu. Çığlık sesleriyle sarsıldık önce. Çocuk çığlığı... Meğer bir aile varmış mahallede, baba ve anne çocuklarına eziyet ediyormuş. Baba ve anne denilirse tabii bunlara. "Yapma baba" diye bağırıyordu çocuklar. Polis gelene kadar kaçmışlar meğer çocukları da alarak. Benim kanımı donduran esas şey annemden daha sonra öğrendiğim şeydi; meğer bu anne ve baba çocuklarını gece yarısı bahçeye de atmış. Yine çığlıklar duyulmuş "Anne, kapıy aç" diye. Nasıl vicdandır bu? Anne olmayı o kadar isteyen ve sahip olamayan o kadar insan varken böylelerinin çocukları olmasına şükretmemesi nasıl bir vicdandır? Yürek nasıl dayanıyor o küçük çığlıklara? Anneler gününe bu olayın tesadüf etmesi o kadar üzücü ki! Kötü şeyler yazmak çok kötü ama kötü ebeveynlerin varlığı çok çok daha kötü.

Tüm annelerimizin, anne adaylarımızın ve kendini anne hissedenlerimizin anneler günü kutlu, musmutlu olsun.

22 Nisan 2012 Pazar

Bu da nesi!

Uzun zaman ortalıkta yoktum, döndüm bir baktım ki buralar karışmış. Bu ne hal blogger? Bir seven var mı şunu yoksa bana mı hep olumsuz yorumlar denk geldi? Onu bunu bilmem de, ben de sevmedim ya. Hayır sevilecek gibi değil ki! Garip. Her ne kadar kötü de olsa o kadar özlemişim ki blogu, keyfimi fazla kaçıramadı bu gördüğüm.Yazamıyor olmam yazmayı özlemediğim anlamına gelmiyor tabii. Özledim ama sadece bloga değil, defterlere kağıtlara yazmayı da çok özledim. Uzun zamandır iş yerinde not almak dışında kağıtlara bir şey yazdığım yok. O zevki unuttum. Bazen yazayım diyorum, yorgunluğumu dizginleyeyim de yazayım hatta yazarak dinleneyim, ama hangi birini yazayım ne yazayım onu bilmiyorum. Önce sevinecek, hoşlanacak bir şeyler bulmalıyım bence ben ki doğru düzgün yazayım.
Yazmadığım bu aranın içinde bir iş buldum. Başvururken de pek istekli değildim hatta öylesine başvurmuştum. Aradılar ve bir şekilde başladım. İçimden bir ses, daha görüşme günü başladı kötü gidecek bir şeyler olacak demeye. İçime doğmuş olacak herhalde. Üç hafta kadar yer yer sıkıntılı da olsa bir şekilde götürdüm işi derken daha sonra başladı gerginlikler. Şu an bile gerginim sayılır. Gerçi düne göre daha rahatım. Bu gün az kalsın çıkıyordum işten. Kesin kararlıydım hem de. Yine kıyısından döndüm. Bir süre daha denemeye karar verdim tabii kötü sürprizlerle karşılaşmazsam. Bu arada bir insan bir günde en fazla kaç kişiyi ağlatır? Bugün benimle beraber, sulu göz iki kişiyi daha görünce bu soru beynimde yankılandı. Demek ki sorun bende değilmiş bunu anladım. Az çok niçin çıkmaya yeltendiğimi anlamışsınızdır. Bunun yanına bir de benim motivasyon eksikliğim eklenince, ben "bu işi beceremeyeceğim"e bağlayınca iyice tuz biber oldu. Eski iş yerimi bile aradım burada. "Gelen gideni aratır"a artık daha çok inanıyorum. Orada da maaşı düzenli alamama sorunu vardı işte. "Düzenli" kelimesini çıkarabiliriz de belki. Bildiğin alamama sorunu vardı. Ha üzerine yatılmıyordu sözde, verebildikleri kadarını eğer gidip "param bitti"ye bağlarsan veriyorlardı. Verebildikleri kadarı da yol parası kadar yani. Eğer bu sorun olmasaydı diğer sorunlara gözümü kapatır, kulağımı tıkar, geri dönerdim oraya. Bir de şunu öğrendim; kıl yöneticiler her yerde mevcut. Söylerlerdi de inanmazdım. Artık denedim, onayladım ve inandım. Kıl olmayan yönetici demek hiç yönetici demek. Eğer aranızda yönetici olup da aksini iddia eden varsa lütfen el kaldırsın. "Çalışma o zaman kardeşim" diyeceksiniz. Haklısınız. Keşke paşa dedemin gömülerini bulsam da çalışmasam. Bu yaştan sonra baba parası yiyemem arkadaş. Dünkü çocuk değiliz ki! Hoş, baba parası vaaaar, baba parası var. Bir de "var da yok baba parası" var.

Yine söylemeden edemeyeceğim; abicim bu nasıl blog görünümü böyle?

7 Mart 2012 Çarşamba

Format mı?

Abiyle uzun süre aynı bilgisayarı kullanmış olmak ne fena bi şeymiş arkadaş? Vallahi yeni yeni farkına varıyorum. Yani o zamanlar da farkındaydım ama farklı açılardan farkındaydım. Mesela bir gizli dosyam olamazdı, bilgisayarın adını hiçbir zaman ben veremedim, istediğim her an internet başına oturamazdım gibi basit nedenler bile bunu farkettirirken en önemlisini gözümden kaçırmışım. Aslında üzülmem gereken şuymuş; insanların gözü kapalı yaptığı bazı bilgsayar ayarlarını yapamıyorum, format atmak mesela. Ayarlar derken, içerikle alakalı ayarlarını yapıyorum da işte format falan atamıyorum. Eğer 5 sene boyunca bilgisayarı abimle ortak kullanmasaymışım ne iyi olurmuş dedirtti bu bilgisizlik. O zamanlar bu gibi şeylerle o ilgilenirdi, bana gerek olmazdı. Mesela format denen zımbırtı bir cd sayesinde atılıyormuş falan. Uzaylı gibiyim, değil mi? Ama herhalde yeni dönem dizüstü bilgisayarlarda bu cd'den söz edemiyoruz gibi geldi bana. Çünkü benim bilgisayarımın yanında vermediler öyle bir şey. Ama yedekleme, kurtarma gibi özellikleri var ki bu da format denen şeyle ya eşdeğer ya da öyle bir şey. Bakın onu bile tam iddia edemiyorum. Aslında bu kafama takıldıktan sonra ufak bir araştırma yapıp format atmayı düşünmüştüm. Ama yazmak istedim bir uzaylı tanıyın diye. Nasıl, iyi etmiş miyim?
Diyeceksiniz ki, "Bilgsayarını abine versene boş boş konuşacağına!" Hayır, asla. Onun eline düşmek mi, aman aman. Daha geçen yıllarda eline bir flashdisk tutuşturmuştum bir iş için, onu bile kaybetti. Ne yaptı, nereye kayboldu benim flashdisk, hiç bir fikrim yok. Onu geçtim zaten beni iyice salak zannediyor, bir de bunu istersem iyice öyle zannedecek. (Hoş, zekamı farkedemeyecek kadar salak olduğu için aslında o acınacak halde ama neyse huh!) Abim bilgisayarda paint programını bile nasıl açacağımı bilmediğimi zannediyor, o derece. Onun için ben ondan hiçbir şey istemem, eksik kalsın. Ben kendi başıma hallederim.
Bu arada, oy kullanmıyor musunuz benim anketime?

28 Şubat 2012 Salı

Tamamdır!

Sonunda diş tellerimle mutlu ve huzurluyum(!). Sonunda o olayı da hallettiğim için mutluyum aslında. Ama artık eskisi gibi yemek yiyemediğim için çok zorlanıyorum. İlk günler diye mi nedendir bilmiyorum şu an. İlerleyen zamanlarda düzene girip girmeyeceğini göreceğim. Normal şartlarda yumuşak şeyleri yiyebilmem lazımken değemiyorum bile ağzıma. İki gündür sıvı ve eşdeğer şeylerle besleniyorum. Ya da dişlerime değdirmeden yutacağım ekmek parçaları yiyorum. Bu olayı hallettik.
Şimdi beklediğim bir diğer olay iş bulmak. Hala tek bir geri dönüş alamadım. Sabırla bekliyorum. Bu arada eğer kilo vermek istiyorsanız diş teli taktırın diyeceğim. Şaka tabii, sorununuz yoksa sağlam dişlerle yola devam. Şunu diyeyim insanın iştahını bile keser bu meret. Benim gibi pisboğaz insanın da sonu bu olur. Zayıfım ama abur cuburdan öte durmuyorum. Onu geçtim ekmek arası götüüüürrr yapardım ne güzel, yanında da kola mis. Ama en az bir-iki sene boyunca tüm bu alışkanlıklarımı bir kenara bırakıyorum üzüntüyle. Dışarıda hayatta yemek yemem ben artık. En azından alışana kadar yemem, yiyemem. Evde bile nasıl yemeye çalışıyorum bir görseniz. Yiyemiyorum da tam olarak zaten. Zor bir süreçteyim. Hadi bakalım.
(Alın size telli kız videosu, aşağıda. Uvv beybiii, dişli hatunmuş vooo!)

27 Ocak 2012 Cuma

Özel Sektöring

Allah işverenlere vicdan versin. Gerçekten bak. Buradan bütün işverenler için bunu istiyorum. Ve ayrıca buradan bütün işverenlere sesleniyorum; empati nedir biliyor musunuz ha? Lütfen biraz daha vicdan. Yarın öbür gün işverenlerin de torunları işsiz kalabilir, kendinden eksik bilgisiyle ona hükmeden insanların ayak işlerine bakmak zorunda kalabilir, maaşını zamanında alamayıp dara düşmüş olabilir ve bu yüzden sağlığını ihmal etmek zorunda kalmış olabilir. Olabilir de olabilir yani. Offfff of!
İşte böyle şeyler yüzünden keşke şirinler köyü gerçek olsaydı da ben de bir şirin olsaydım diyorum. Anladınız siz onu. Bence mantıklı.

22 Ocak 2012 Pazar

Artık bana 'teyze' diyebilirsiniz

Daha önce burada hamile bir arkadaşım olduğundan ve onun yanındayken neler hissettiğimden bahsetmiştim. Arkadaşım geçen yıl mayıs ayında doğum yaptı. Bir miniğimiz oldu bizim. Zamanla da büyüdü. 8 aylık oluverdi. O kadar şirin ki teyzesi (yani ben), onun için adeta deli oluyorum. Gülümseyerek yüzüme baktığında onun yanaklarını ısırıp ısırıp yemek istiyorum. Böyle bir güzel bebek yok diyebilirim, maşallah benim teyzoşuma.
İşte bugün miniğimizin ilk ev duası yani mevlütü vardı. Biraz gecikmeli de olsa olan duası. Doğum gününü de göreceğiz çok yakında miniğimin. Ayrıca bugün ilk kez öyle bir kalabalığa karıştığı için, onun açısından sıkıntılı bir gündü. Günün yarısına kadar ağlayıp zırladı, mamasını yemedi. Ama uzunca uykusunu aldıktan sonra tekrar eski gülücüklerini saçtı ve ortama yavaşça alıştı.
Miniğime annesi bir günlük almış. Hani şu "İlk fotoğrafım", "Annem ve babam", "......boy, ......kilodayım ..../..../...." şeklinde hazırlanmış bebek günlüklerinden. Şahane bir şey. Eski kafalı insanların gereksiz olarak gördüğü ama benim çok beğendiğim bir olay. O bebek ileride o günlüğünü kendi çocuklarına gösterecek belki ne kadar eğlenceli. Zamanla dolduracağız hep birlikte.
Bebekler... Bence dünyanın tek aynı anda hem sevimli hem sinir bozucu zırlamaya sahip hem de bakımı zor canlısı bebekler. Günün birinde benim de sahip olmak istediğim en önemli şey.
Onlara hayranım açıkçası.

8 Ocak 2012 Pazar

Aklıma geldi de 22


İnsan hiç aşık olmayı ısrarla ve sabırsızca ister mi? Belayı çağırmak gibi bir şey bu. Bela istemek gibi, dert aramak gibi. Ama dertlerin sonunun güzel olma ihtimali cezbediyordur belki insanı. O güzel şey uğruna belki de riskleri göze almak gerekiyordur.

Seveceğim uleeennn! Planlı programlı değil ama, bunu gizlice bekleyeceğim. Haydi bakalım.
Related Posts with Thumbnails
Bu gadget'ta bir hata oluştu