5 Aralık 2013 Perşembe

Ben bazen herkesten nefret ederim.

Acayip, paslı tat almış gibi bir suratla, hiç çekinmeden, üzülmeden, susmadan ama iğrenerek söyledi. Söyledi de, insanlar yüzeyseldi. Zaten kimsenin de onu ve sözlerini önemseyeceği yoktu. Zannediyordu ki, önemsenmese bile anlaşılabilsin. Ama nerede? 
"Kızmayın,
Ben bazen herkesten aynı derecede nefret ederim. Kaçar, giderim. Kızılacak bir şey yok, herkesten dedim, herkesten. Kendimden bile. Bile mi? Neyse. Sevmiyorum anlamında değil, ne de olsa kimi dostum, kimi ailem, kimi sevdiceğim, kimi bilmem kim... Niye sevmeyeyim? Ben sadece bazen herkesten aynı anda nefret ederim. Ederim işte ederim, ne yapayım? Ettirmeyin o zaman. Ama yok suç sizde değil. Hiç sizde olmadı. Kızmayın. Yanlış anlamayın. Tamam hiç anlamayın. Ama yanlış da anlamayın. Unutun gitsin."

Sonuçta zaten kimse bir şey anlamadı. O bile.

4 Aralık 2013 Çarşamba

Erken Yılsonu Yazısı

Her yıl blogda bir yıl sonu yazısı yayınlarım. Bu seferki biraz erken oldu sanki. Aralık yeni başladı ne de olsa. Ama olsun, ben şimdiden yazayım dedim.

Bu yıl çok garip geçti aslında belki de hepimiz için. Bir sürü ünlü bu yıl ardarda göçtü gitti. Bizim görebildiğimiz, duyabildiğimiz çoğunlukla ünlüler olduğu için böyle dedim. Kim bilir kaç kişi bir yakınını kaybetti duyamadığımız. Bir de tabii kaybettiğimiz gençlerimiz...
Hiç hayal edemeyeceğimiz şeyler alevlendi sonra. Olayların nereye gideceğini bilemediğimiz, nasıl birden bire böyle oldu, geç mi kaldı tam çözemediğimiz şeyler. Kimileri için umut, kimilerinin kabusu olan şeyler. Öyle böyle, hepsini bu yıla sığdırdık.
Yılın başlarında saçma hislerle dolmuştum. Yaşanan olaylar sonrası herkes o kadar değişti ki, yanıldığımı anladım ve kendimi aptal gibi gördüm. İnsanları tanımadan onları çok sevemeyeceğimizi, bir kalemde insanlardan nasıl soğuyabileceğimizi bir kez daha öğrenmiş oldum. Ama tüm bunları öğrenirken hayatıma yeni giren ve beni mutlu eden bazı şeyler de oldu. Yılın başlarında hem saçmaladım, hem gülmeye başladım denebilir. Gerçi yıl sonuna doğru güldüğüm şeylere hüzünlenmeye başladım. Mutluluğu da kabahati de bana ait, kime kızayım. Mutsuzum diye kızdığım zamanlarda aslında anladım ki ben mutsuz olmaya meyilliyim. Dönüp dolaşıp kendimi mutsuz ediyorum. Mutlu olacağım adımları atmayı bir türlü beceremiyorum. Yani bu yıl da mutsuz bitiyor, her yıl gibi.
Şunu söylemeliyim, bu yıl yaşanması gereken onlarca şeyi bir arada yaşamak zevk vericiydi. Kötüsüyle, iyisiyle. Evet bu yıl fazlasıyla yıprandım da, devamlı bir hastalık geçirdim. Ama olsun, bu yıl bir tık daha büyüdüm. Ve evet, bu yıl özel bir yıl oldu. Umarım öyle olur demiştim geçen yılki yıl sonu yazımda: "Sakın Şaşırma"
2013 acısıyla, tatlısıyla, zorluklarıyla, kolaylıklarıyla... ne çabuk geçti yahu!

2014'e dair temennilerim:
Berkin uyansın.
Hak yerini bulsun.
Güzel şeyler olsun.

26 Kasım 2013 Salı

Bir Lens Hikayesi 2...

2010'dan bu yana eğer buralarda geziniyorduysanız belki bilirsiniz, lensle alakalı ciddi korkularım vardı: Bir Lens Hikayesi!...
Uzun zamandır tekrar lensi denemeyi aklıma koymuştum. Bir yandan da eğer yapamazsam her şey boşa gidecekti, korkuyordum. Geçtiğimiz aylarda doktora giderek işe başladım. Belirli testlerden geçerek gözüme uygun numara, çap gibi şeyleri hesaplattırdım. Ama yine de uzun bir süre gidip gözlükçüden lens almaya cesaret edemedim. Ama olsundu, lens reçetem elimdeydi. Aslında şu lens o kadar basit bir olaydı ki, 16-17 yaşındaki liseliler bile sırf zevkine renkli lens kullanıyorken benim cesaretsizliğim sinirimi de bozmaya başlamıştı artık. E o yaşlarda ben de başarısız bir deneme atlatınca öyle bir korku oluştu içimde haliyle.
Doktora gidip reçete yazdırmamın ardından bir, bir buçuk ay kadar bir zaman geçti. En sonunda almaya karar verdim ve bodoslama bir gözlükçüye gidip kazıklanmak pahasına hiçbir şey bilmediğimi belli ederek iyi bir lens istedim. İlk deneyim sonuçta, bu seferi böyle atlatalım istedim, daha sonra araştırarak soruşturarak bilgi sahibi olurdum nasılsa. Bir gözüm diğerinden 0.25 daha fazla olmasına rağmen ilk denemede beceremeyip lensleri ziyan ederim korkusuyla tek kutu olarak, iki gözüm için de aynı numarayı almış oldum. Çok bir şey farketmiyor zaten. Sadece bazı yazıları okumada zorlanabiliyorsun ama benim gözlüksüz/lenssiz görüş alanımı düşünürsek bana sıkıntı vermiyor fazla, en azından şimdilik.
Lenslerle birlikte eve doğru yol aldım. Oturdum başına, zaten lensleri, kabını sterilize etmem, hijyenik ortam sağlamam uzun bir süremi aldı. Bir de heyecan yaptım tabii. Uzun uğraşlar sonucu lensin gözümde kalmasını sağlayabildim, akabinde havalara uçtum. Diğerine uğraşmaya başladım ve onu da bir süre sonra taktım. Büyük bir keyifle sağa sola anlatmaya şükretmeye başladım (nasıl korkmuşsam zamanında). Herkes büyük bilgelikle "takabildiysen tamam. İnan çıkarması çok daha basit" dedi. Ama benim normal insanlara göre biraz ters olduğum ortada. Nitekim bir kez daha ispatladım çıkaramayarak. Yani çıkarana kadar bayağı bir debelendim, gözlerim doldu. Evet yine. Panik halim fenadır. Neyse sonunda çıkardım ama takmaktan daha fazla zorlandım diyebilirim.
Ertesi gün arkadaşımın nişanında nedime gibi bir şey olacağımdan lenslerle gitmek istedim. Ama pek umudum yoktu, çünkü çok az vaktim vardı ve o kadar kısa süre içinde takamayacağımı düşünüyordum. Ama o da ne? On dakika içinde hem sağ, hem sol lens gözlerimdeydi. Normalde hiç bunu becerebileceğimi düşünmezdim, çünkü gözlerimi ellemeye çok çekinirim. Küçüklükten gelen de bir şey bu. Ben çok küçükken babamın gözüne küçük sinek kaçmış, apse yapmış. Bir operasyon geçirmişti. Ne zaman gözümüzü kaşıdığımızı görsün çekin ellemeyin gözünüzü gibi şeyler söylediğinden gözlerime dokunmamayı alışkanlık haline getirmişim.
Nişan günü de her şey yolunda gidiyordu ama ilerleyen saatlerde gözümün ağrısına dayanamayıp aynaya baktığımda iki tane kan çanağı gördüm. O panikle hemen çıkardım tabii. Ama ağrı yatıp uyuyana kadar geçmedi. Sebebini henüz çözemedim. Işıklardan ya da uzun saatler boyunca gözümde kaldığı için olabilir. Zamanla onu da çözeriz.
Bu durumu da böylece çözmüş olduk. 6 yıllık rüya gerçek oldu :p. Tükürdüğümü yalatan lense sevgilerle.

21 Ekim 2013 Pazartesi

Sence basit, bence içler acısı


Biliyor musun, ben asla böyle olsun istemezdim. Bilmeden çok şey öğretenler bana, hep gitti. Aslında nasıl oluyorsa, gelmeden gitmek. Sence basit, bence içler acısı.
Kızlar böyledir, unutmasalar da onu, hislerini unuturlar. "Rahat ol" derler, "rahat ol, korkma". Ne geleni, ne gideni korkutamazlar. Ne de gelmeden gideni... Hem bir insan, bilmeden kendisine çok şey katan birini nasıl unutsun ki?
Erkekler de unutmaz, unutamaz mesela. Ama onlar hislerini de unutamazlar. Çok sevmişlerse hiç unutmazlar ki. Yeni birini o kadar çok sevemezler. Öyle görünüyor. Ben duymadım hiç.
Ben korkarım işte böyle, daha önce sevmiş adamdan. Kaçarım, yaklaşamam. Eskiden bilmezdim bunu, şimdi biliyorum. Doğrusu da bu, değil mi? Bunun aksini söyleyenini de duymadım. Bilemem, ben erkek değilim.

Onu diyecektim, ben de böyle olsun istemezdim. Küçük kız çocuğu ruhum, bedenime hep küçük gelmiştir. Zaten şekil nedir ki, kendimiz seçebilir miyiz bedeni? Ama ruhumuzu kendimiz şekillendirebiliriz. Bu yüzden ruhlardan başlarım ben sevmeye. Ruhumu sevecek bir gönüllü bulamadığımdan o hâlâ kız çocuğu. Bulsaydım, ben de kadın yapardım onu. Güzel bir kadın. İşte bu yüzdendir ki, çocuk bilemedi kimin gideceğini. Bir de gelmeden gittiysen, yandın. Çoktan unuttu bile. Çocuk dediğin, geçmişini çabuk unutur. Bebekken söylediği ilk sözcüğü bilen bir çocuk gördün mü sen hiç?
Neyse, bu çok önemli bir konu değil. Unutamadın onu, değil mi adam? Gerçekten güzel bir kadın sevmişsin demek. Unutamazsın. Bir kere sevmişsin, nasıl unutursun?

12 Ekim 2013 Cumartesi

Hişt hişt!

"Uyan gönlüm hadi perdeni aç, çilen doldu kafesinden kaç. 
  Uyan gel uykundan, dünya aşk görsün!"

Seviyorum bu şarkıyı. Belki sonbahar şarkısı değil, tam bir ilkbahar şarkısı ama ilkbaharı sembolik olarak yaşayabiliriz, değil mi? İlkbaharı yaşamak ve yaşatmak psikolojiyi de düzeltir neticede. Gerçi her mevsim güzellikleri ile yaşanmalı, orası ayrı.
Öyle güzel ki şarkı, uyanmayan ruhunu, gönlünü çağırıyor işte. Hem diyor ya; "su uyandı, sen uyanmadın aşk olsun!"

"Işığın var mı? Yak biraz, aydınlansın gecemiz."

İnsanın her zaman güzel şeyler yazdıran uyanık bir gönlü olmalı. Gönlüm uzun süre uyuduğunda kalpsiz olduğum hissine kapılıyorum. Panzehiri de hissetmek.

Hissetmiyorum, öyleyse uyandıralım: hişt hişt!

Hişt hişt!
Sait Faik'in öyküsünden esinlenilen şarkı güzel, öyküden bir bölümle de sonsöz yapalım:
"...
Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.
Hişt hişt!
Hişt hişt!
Hişt hişt!"

17 Eylül 2013 Salı

Aklıma geldi de 25

Bazen en yakınlarınızın umurunda olmamanız öyle can sıkıcı olur ki, farklı hisler yaratır bünyede. Dünyanın en fedakar insanı bile olsanız, herkesin üstüne de düşseniz ve tüm bunları gerçekten karşınızdakini anlayarak da yapsanız, anlaşılmazsınız bazen. Oysa karşılık bekleyerek yapmazsınız bunları; dedim ya, anlayış beklersiniz sadece. İşte böyle bir anda birden bire aklınıza şu bile gelebilir: tüm bu insanlar, ailem ve dostlarım doğum tarihimi ezberlemeselerdi keşke. Ezberden sevmeyin beni, ezberden önemsemeyin, ezberden ilgilenmeyin benimle. Kimseyle. Çünkü hep herkes kendini seviyor. Hep ama. Varsa yoksa kendi sevinçlerin, heyecanların, üzüntülerin, acıların... Bu bir yere kadar çok insancıl, çok doğru. Ancak işte 'bir yere kadar'. Herşeyi ölçülü yapmak gerek. Hayat 'ben'den ibaret değil ki. Yaralarını iyileştirmesi için yanında birilerini arıyorsun, kendin neden bazı yaraları iyileştiremiyorsun? Doktor değiliz evet. Ama babaanne ilacı diye bir kavram da var. Çabalamak yani.
Yaşamda zordur kendinden başkasını önemsemek. Ama bu hayatta zorlukları başarmaya çalışmak gerek. Zaman zaman.
Aklıma geldi de, amma uzattım. Kestik!

29 Ağustos 2013 Perşembe

Mutsuz Kadınların Kahkahası



Edepsizce gülüyor kadın ağız dolusu şen kahkahalarla. Ah bir bilse nasıl özeniyorum ona! Yapma diyorum, yapma öyle gülme. Duymuyor ki. Gülsündü elbet, uyutmuyordu sadece, düşünüyordum onun gibi gülebilmeyi sabahlara kadar.
Gökyüzündeki ayı bile büyüttü gülüşüyle kadın, bak ışıl ışıl. Bak, kimse gülebilmiş mi onun gibi? Bak gör işte, kimse onun kadar mutsuz değil ki. Gülüşünün nedeninden öperim. Ah bir bilse nasıl özeniyorum mutsuzluğuna! Yapma diyorum, yapma öyle mutsuz olma. Gülüşüne özendiriyor sonra.
Ve siz bayım, -çok avrupai bir sesleniş oldu ama- hapşırığınız tüm ilhamımı kaçırdı, gömdü güneşsiz, en karanlık aya. Kadının gülüşünü de örttü. Bitirdiniz işte burada, hoş kalın. Bu kadarı yeterdi zaten o kahkahayı anlatmaya.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Aynı gökyüzü altı çiçeği

Dinlenmek için oturduğu taşın üstünde rahatsız hareketlerle cebinden ikiye katlanmış bir fotoğraf çıkardı. Açıp baktı uzun süre. Fotoğrafta o vardı. O ve İstanbul. En sevdiği şehrin manzarasının önünde durmuş en sevdiği ruh, en sevdiği can. Fotoğrafın tam ortasında da değil, bir kenarında durmuş sanki hissetmiş gibi. Diğer tarafta da manzara net bir şekilde görünüyor. Nasıl da huzur verici... İki sevdiği de karşısındaydı işte. Fotoğrafın soluna bakıyor güzellik, sağına bakıyor başka bir güzellik.
O an düşündüğü şey aynı gökyüzü altında olduğunu bilmenin verdiği huzurdu. Onu yakından görebilmeyi istiyordu tabii. Ama o an sadece yanında olan onun fotoğrafından başka bir şey değildi. "Bazen," dedi "yanında olması gerekmez." Sonra fotoğrafı yerine koydu, avuçlarını dizlerine bastırarak ayağa kalktı ve yoluna yeni aldığı gücüyle devam etti. Ta ki tekrar durup fotoğrafa bakana kadar...

13 Temmuz 2013 Cumartesi

Birkaç iyi 'kavram'

Sevgi

Evet büyüdükçe insanlara biraz güvenimi kaybetmiş olabilirim, ama birçoğuna sevgimi kaybetmedim. O yüzden sevdiğim insanlara her fırsatta sarılmak istiyorum. Sarılıyorum da. Başta anneme. Çok üzüyorum onu bazen. Sonra kendime kızıyorum. Sarılınca moralini düzelteceğimi umup, sarılıyorum. Bana da, ona da iyi geliyor. Tavsiye ederim.

Umut

Bir zamanlar sadece oyuncak bebeğimin adıydı. Hatta kel olduğu için 'Armut' diye değiştirirlerdi, ağlardım. Gün geldi, büyüdüm. Armuttan ziyade, içimdeki çoğu umut hep kelekti artık. Bunun yanında umut dolu bir kalbim de vardı tabii. Bir çok güzel çiçekli böcekli umudum oldu. "Allah sevdiği kuluna eşeğini önce kaybettirir sonra buldurur" derler ya şimdi de öyle şeyler yaşıyorum. İstediğim bazı şeyler vardı, imkanlar el vermediği için olmayacak gözüyle bakıyordum. Ama imkanlar imkanlılaştı kendiliğinden. Şu da bir gerçek; büyümek ve hayata tutunmak gerçekten zormuş. Ama ben artık inanıyorum, mutlu olduğum yerde olacağım sonunda. Mesleğimi değiştirmek belki yarayacak bana. Belki yanlış bir şey de yapabilirim, daha mutsuz olabilirim. Ama onu da düzeltirim ben evelallah, inanıyorum. Herşey güzel olacak ya, sabret Simge.


Tesadüf

Şu aşağıdaki de aylar önce bir sabah gözlerimi açtığımda karşımda gördüğüm tesadüfi bir görüntüydü. Hemen fotoğrafladım. Çok yakıştı buraya.

İki kalp.
Özgürlük

Not found 404 error


13 Haziran 2013 Perşembe

Bu yazıda siyaset yok, Gezi var

 (Yazı 7 Haziran tarihlidir, daha önce de yazacaktım şimdi de bambaşka şeyler yazabilirdim, ama bunu yayınlamaya karar verdim. Çünkü genel bir düşünce niteliğinde. Oysa her geçen gün bambaşka şeyler yaşadık. Ne zaman şunu yazayım desem başka türlü şeyler çıktı, yazamadım. Herşey saat başı güncelleniyor çünkü. Şunu da ekleyeyim; yazının çok eksiği var, içimdekilerin dörtte birini ifade edemez. O yüzden GENEL diyorum ya. İçim taşıyor yoksa. Unutamayacağım hiçbirini.)


Zamanı geldi. İşte başlıyorum. Uzun zamandır bu konu hakkında yazmayı düşünsem de -yazmam benim için bir görevdi- bir türlü uygun zamanı bulamadım. Son bir hafta içinde yaşadıklarımız malum. Ruhen ve bedenen yıprandık çoğumuz zaten. Kafamın içindeki her zaman dilimi Geziydi, geçtiğim her yol Geziydi, duyduğum her söz Gezi...
Evet, başta 'üç-beş ağaç'tı savunulan. İş makinelerinin parka girdiğini gören civardaki halk tepki göstermiş, bir çok insan Gezi Parkı'na gidip bu olanlara dur demeye çalışmıştı. Bu şekilde başladı işte her şey. İnsanlar sel olup büyüdü parkta. Ama bir gün sabaha karşı düzenlenen şafak baskınıyla olaylar alevlendi. Üzerine "Yapacağız, biz istiyoruz, olacak" denildiğinde her kesimden, her görüşten, her şehirden tepki duyulmaya başlandı.Tepki sadece Gezi Parkı fikrine değil, kısıtlanan ve dayatılan her şey içindi artık. Giderek büyüdü, büyüdü, büyüdü tepkiler... Mahallelere taştı. Gerisini biliyorsunuz.
Gülmeyi unuttum. Evet, gülmeyi unuttum bir süre. Acıya gülmekti mesele, unuttum. Ama ülkede haksızlıklara göğüs gerebilecek kocaman bir aile olduğumuzu görünce gülümsedim.

https://www.facebook.com/photo.php?fbid=598537873503746&set=pb.565205570170310.-2207520000.1370623191.&type=3&theater

Sesini duyurmanın provokatif bir eylem olduğu söylendi, kimse yılmadı. Demrokratik ülkelerde böyle olmamalıydı çünkü. Kimsenin niyeti kimseyi kırmak değildi. Ama birçok olumsuzluk yaşandı ve yaşanmakta. Ben bugün o olumsuzluklara girip hem kendimin hem yazıyı okuyanların canını sıkmak, sinirini bozmak istemiyorum. Kimseye kendi görüşümü ve savunduğum doğruyu empoze etmeye çalışacak da değilim. Kimse de sırf böyle yaptım diye kendi iç sesini dinlemekten vazgeçip bana katılacak değil. İş içimizde bitiyor, kendi vicdanımızda. Ve doğru olan neyse o gerçekleşecektir sonunda.
Birkaç gün sonunda (31 Mayıs 2013) elle tutulur bir geri adım kararı olmasa da Gezi Parkı halkın rahatça bulunabileceği bir park haline gelmeye başladı, polis parktan çekilme kararı aldı. Ama sokaktaki halk yatışmıyordu bir türlü. Gezi Parkı dışında kalan insanlar gergindi. Yine de söyledikleri en önemli slogan "Her Yer Taksim, Her Yer Direniş"ti. Herkesin yatışması tek bir olumlu söze bakıyordu oysa. Park hem umutlu, hem üzgün, hem yorgun, hem düşünceli. Aslında herkes, tüm Türkiye öyle değil mi? Bundan sonra ne olacak?
Yaşananları bilen biliyor, bilmeyen için bilmemkaçıncı baskıyı yapmamak adına burada noktalıyorum. Ayrıca bu blog kişisel ve duygusal bir blog biliyorsunuz, siyasi bir yazı yazmak da istemediğimden yumuşak bir dille olanlar karşısında bir vatandaş olarak hislerimi aktarmak istedim. Şu gergin dönemde bunu normal karşılayacağınızı biliyorum. Umarım herkes tarafsız bakışıyla olayları değerlendirir, doğru olan neyse onu görür. Herkese barış dolu, herkesin adil ve saygılı bir şekilde tartışabildiği, konuşabildiği, hakaretleşmediği günler diliyorum.

28 Nisan 2013 Pazar

Mim: Çocukken oynadığımız oyunlar...

Tam da çocukluğumu deli gibi özlediğim bir dönemde Mia Wallace beni mimlemiş, ne de iyi etmiş. Başlıkta da yazdığı üzere mimin konusu 'çocukken oynadığımız oyunlar'.
Çocukken o kadar fazla oyun oynardık ki, say say bitmez aslında. Ama belli başlılardan başlayalım; mesela evcilik. Küçük yaşlarda her kız çocuğu oynamıştır evcilik oyununu. Ben de çok oynardım. Yanımda arkadaşım olmasa bile kendi kendime bile oynardım. Bebeğim olurdu mutlaka, ona yemek yapıp yedirmek en büyük eğlencem olurdu. Yaş biraz büyüyünce bu evcilik oyununu biraz geliştirmiştim ve arkadaşlarımı da buna alıştırmıştım. Hayali bir eşimiz olurdu -ki bu eşler genelde tanınan kişiler olurdu mesela bir futbolcu-, hayali çiftimizle yemeğe çıkardık. İki kişi oynuyorsak dörtlü, üç kişi oynuyorsak altılı yapar gezerdik odadan odaya. Odalar mekan olurdu farklı farklı. Hayal gücümüz uzayyymış vay be.
Kendi kendime mandalları insan yapıp oynardım. Annem bazen kızardı bebeklerimle neden oynamıyormuşum da mandallar ona lazım oluyormuş diye. Ama onun farklı bir zevki vardı bende. Öyle abuk subuk şeyleri insan yapıp oynardım.
Bir de arkadaşımla Barbie bebeklerimizle oynarken halihazırdaki kıyafetlerinden sıkılıp kumaşları keser, biçer yeni elbiseler dikerdik. Dikmek dediysem, kenarından tutturmaya çalışırdık. Bazen annelerimizden yardım alırdık bu iş için. Ama kendimiz hayal ettiğimiz şekilde kesip hazırlardık. Az sonra oynayacağımız oyundan daha zevkli olurdu bu kıyafet uydurma işleri.

Sokakta oynayabilen o şanslı çocuklardık biz bir de. Sokakta oynanabilecek son dönemlerdi bence onlar. Çünkü daha sonra sapık zihniyetli, dikkatsiz, hurda insanlar arttı, çocuklar güvenle sokakta oynayamaz oldu. Bizim küçüklüğümüzde de öyleydi ama şimdiye nispeten daha iyiydi sanki. Zar zor da olsa annelerimize yalvarır yakarır çıkardık. Hatta çok küçükken çıkmak ister, sokakta oynayan çocukları gösterirmişim "onlar oynuyo amaaa, beneneee ben sokak kızı olmak istiyorummm" diye ağlarmışım. 10'lu yaşlara geçtikten sonra yavaş yavaş oyun alanımız sokak olmuştu (tabii önceleri bir süre apartmanda oynardık, sokağa alıştırma yapma evresi). Birkaç yaz, okulların tatil olmasıyla öğle vaktinden akşam hava kararana ya da babalarımız eve gelene kadar türlü şeyler oynardık. Sokakta oynanan tüm oyunları oynayıp tüketir, yetinmez oyun üretirdik. Mesela o zamanlar yanlış hatırlamıyorsam sunuculuğunu Öykü Serter'in yaptığı "dokun bana" diye bir yarışma programı vardı televizyonda. Yarışmacılar bir arabaya dokunarak en uzun dayanıklılığı göstermeye ve arabayı almaya çalışıyorlardı. İşte biz de aynını taklit etmiştik. Sokakta park halinde pis bir arabaya dokunarak hem de. Ellerimiz arabanın üstünde, dönüp durmuştuk bir saat. En sonunda akşam olup sırayla annelerimiz bakkala göndermek için bizi tek tek çağırınca da diskalifiye olmuştuk. Böyle de garip bir oyunumuzdu. Gerçi bunu bir kere oynadık ama aklıma geldikçe gülerim.

Sokakta yerden yüksek çok zevkli olurdu bir de. Kaldırım yüksek, yol alçak.

şurada bahsettiğim gibi kaset doldurmacalarımız da vardı. Öyle hep oynanan saklanbaç, ebelemeç gibi oyunlardan daha zevkli gelirdi bana farklı oyun üretmek ve bunlarla oynamak. Dedim ya, evciliği bile hayal gücüyle birleştirirdim.
Kim bilir daha neler neler oynardık da şu an aklıma bu kadarı gelebildi. Halbuki en fazla 15 sene öncesinden bahsediyoruz. Ama iyi ki diyorum bazen, iyi ki çocukluğumu internetle geçirmemişim. Şimdiki çocukların çoğu o konuda biraz şanssız.

22 Nisan 2013 Pazartesi

Sonsuza dek mutlu yaşadılar...


Ben bu zamana kadar hep uzaktan sevdim. Aşkların zorlularından. O yüzden aşk konusunda kimsenin beni yargılamasına asla izin vermiyorum. Çünkü belki birçok insandan daha iyi biliyorum birini çıkarsızca sevmeyi. Buna karşılık acı çekmeyi de. Mesela uzaktan uzaktan aşık olan insanlar sevdiğinin kokusu diye bir şeyi bilmezler, elleri nasıl içini ısıtır insanın ve titretir kestiremezler. Sadece öyle olacağını bilirler. Zordur işte. Evet, artık acı çekmiyorum, evet bir süredir kimseyi uzaktan sevmiyorum. Bu sevmeyeceğim anlamına gelmese de, buna yeltenmemeye çalışacağım anlamına geliyor. Çünkü hiçbir işe yaramamakla beraber masalımın asıl kahramanına haksızlık etmemi sağlıyor. Çünkü biliyorum, o bir gün çıkıp gelecek ve ben ilk kez onu sevmediğim için pişman olacağım. -Nazım Hikmet'in de dediği gibi; "Kim bilir.. Masalınızın kahramanı, başka bir hikayede figüran olmaya gitmiştir belki de..."- Kendimi affettirmek için daha fazla seveceğim onu. "Başkalarına bölüştürdüğün sevgin nasıl hala bu kadar fazla?" diye sorduğunda "ucundan kestikçe daha fazla büyüdü, şimdi hepsini al, senin" diyeceğim. Onun gerçekten 'o' olduğunu nereden bileceğimi bilmiyorum. Onu ancak o zaman bileceğim belki de. O herkimse, umarım geldiği gibi gitmeyecek.




3 Nisan 2013 Çarşamba

O zaman bana başka çare bırakmadın.

Yaşam yaşam dedik de ne oldu, sustu kaldı herkes.
Bir kabulleniş bir serzenişten ağır bastığında terazi ne yapacaktı bize? Olmuyordu işte tutmuyordu.
Bazen belki de görmüyordu kimse. Görmüyordu ağlayanlar, susanlar ve dinleyenler; görmüyordu ay ışığı bile, ama zaten güneş böyle şeyleri hiç göremezdi.
Güneş zaten kendinden başka kimseye bakmaz, bilirsiniz işte.
Hırs gözleri bürüyünce bir tek yıldızları sever olduk, çünkü onlar birbiriyle boş yarışa girmiyordu. Onlar sadece kendileriydi ve aslında tıpatıp benzeseler de uzaktan, yaklaştıkça hepsinin farklı şekilleri vardı. Bunlar tabii görebildiğimiz kadarıydı. Kaldı ki çok uzaklarda ne kadar çoklardı.
Bizi aynılaştıran boş yarışlarımızdı. Boş ve anlamsız olan yarışlarımız. Anlamlı olanları artık sayılmayacak kadar az olduğundan bahsetmeyelim şimdi. Ama bu yarışlar can yaktı, çok can yaktı.
Güç yarışları bunlar. Para da güçtür, unutma. Öyle derler.
Farkedemiyordun ki bazen acımasızlığını hayatın.
Farkettin sanmakla farketmek arasındaki o sınırda durdun kaldın.
Parkeden yansıyan gün ışığının suratına vurması gibi vuruyordu hayat yüzüne. Bu bağlamda her vuruş darbesinde kamaşıyordu gözlerin. Kaçırıyordun gözlerini.
Parkeden ya da farkeden ne farkı var? İkisi de çok mücadeleci.
"O zaman bana başka çare bırakmadın" dedi ve ekledi: "Gitmem gerekiyor." İşte bir gün ruhumuza olacak olan da bu. Başka hiçbir şey değil. Her ruh bir gün başka çare bulamayacak.
O zaman bana, bunları yazmaktan başka çare bırakmadın.

31 Mart 2013 Pazar

Kısa kısa...

"Sen beni tanımazsın severim de söylemem. Sen beni uzak sanırsın bilirim söz dinlemem. Ah bu ben..." İşte ben böyle de manyak biriyimdir. Tıpkı şarkıdaki gibi. Hep böyle yaparım. Diğerleri gibi yapışamıyorum ne yapayım. Neyse zaten artık bir önemi yok.
(ama bunun üzerine bir şey yazacak olsaydım -bahardan mıdır nedir yazma dürtülerim dürtüklüyor?!- şunları yazabilirdim:
"I saw your face in a crowded place,
And I don't know what to do,
'Cause I'll never be with you." James Blunt/you're beautiful
Bana göre en net Türkçe karşılığı: Benim olamayacak kadar uzaktasın.

Bugüne kadar hep olan şey. Hatta belki bu günden sonra da hep olacak olan şey. Başka türlüsü olmadığına göre var bu noktada bir kader. Şarkıda geçen 'kalabalık yer' diğer kızlar mesela. Geçemiyorum önlerine. Kendimi öne atamadığımdandır hiçbir zaman. Yapamıyorum işte, bilmiyorum. Seviyorum ama gösteremiyorum çoğu zaman. Evet, sorun bende. Ciddi anlamda bende)

-o-o-o-o-o-o-o-o-o-o-o-

Bahar ne güzel geldi bugün, değil mi? Sonunda geldi, artık gitmez bir süre herhalde. Hoş biz insanoğlu onu da tüketiriz. Önce iştahla bekleriz, sonra sıradanlaştırırız ve tüketiriz. Sonra da "öf çok sıcak kış gelsin artık yeeaaaa" deriz. İnsanoğluyuz işte, şükretmeyiz.

-o-o-o-o-o-o-o-o-o-o-o-

İnsanlar yazacağı yazıya başlık bulamaz, benim de genelde başlıklarım prim yapıyor galiba. Hatta bazen önce başlık aklıma geliyor, sonra ilhamım geliyor.
Başlığın prim yapması olayına örnek vercek olursak; Liseli olmayan liseli yazısı geçtiğimiz günlerde en fazla tıklanan yazı oldu. Nedeni herhalde google aramalarıdır. Adı üstünde başlıkta bir "liseli" durumu var. Anlarsınız. Hoş aranan şeyi yazıda bulamadıkları kesin.
Ve içeriği aslında zayıf olan ama başlıkla aslında herşeyi anlattığım yazılar var. Ben acaba bundan sonra sadece başlık mı yazsam? Değişik olurdu evet.

-o-o-o-o-o-o-o-o-o-o-o-

Dediğim gibi; bahardan mıdır nedir bu içimdeki sürekli yazma arzusu? Hani hepimizin başına gelmiştir, açarız blogu yazmak isteriz de yazamayız "yazamıyorum bu aralar, kusuruma bakmayın" deriz, işte hiç öyle bir durum yaşamadım bu ay. Mart ayı yazı sayısı bayağı kabarık oldu. Ama bu defa kesin, bu son mart yazısı. Sanırım 2013 bana iyi geldi. Daha başındayız ama, her an herşey olabilir. Kendimi daha verimli şeyler yazmaya yönlendirsem iyi olacak bir de.

-o-o-o-o-o-o-o-o-o-o-o-

Blog insanlarını çok seviyorum. Seni yani. Çünkü burada yazan insanların kimseden çekincesi olmuyor. En doğal hislerini içtenlikle yazıyor insanlar. Ve en güzeli de kimse kimseyi yargılamıyor burada. Sokaktaki yaşantımızda hiç öyle olmuyor mesela. Birine bir şey anlatmaya çekiniyoruz ya yanlış anlarsa diye. Çünkü insanlar da hep yargılıyor birbirini. Ettiğin en ufak bir kelime sen bilmeden nerelere gidiyor. O şeyi anlatırken yüzünün aldığı hali bile kötüye yoruyorlar bazen. "Yapmacık" diyorlar. İşte burada hiç olmuyor o. Ve burada kimliğin pek önemi olmadığı için kimse kimseye yalan söylemiyor. Herkes içinde neyse o oluyor. Herkes herkesin içini görüyor. Çünkü bence yazmak demek ruhları ortaya dökmek, ruhunla varolmak demek. Bunları okumak da yazan kişinin ruhunu görmek demek. Çok güzel değil de ne?

"Kısa kısa"larım buraya kadardı. Teşekkürler.
(aa bir de; madem andık dinleyelim:)



26 Mart 2013 Salı

Mutluluğu parmak ucunda sektiren adam

"Mutluluk" diyor hergün herkes. "mutluluk". O çok istenip her zaman bulunamayan.
 Ne yapıyor insanlar mutluluk için? Kim bilir?

Bir küçük çocuk var mesela, hep mutlu. Hep pencerenin kenarında oturur, izler gelen-gideni. Hep sevgi dolu gözleri.
Bir genç kız sonra, aşık olur, sever dünyayı. Mutludur ya, çok sürmez ki onun da mutluluğu.
Bir genç adam, banklar onundur, parklar. Gün açıksa açıktır kalbi, gün kapalıysa mutluluk uzaklaşır bulutların ardına.
Küçük kedi sokağın en sıcak köşesini seçer de uyur. Mutluluk onun karnının içinde ve tüylerinin üstünde uçuşur habire. Bir el uzanır tüylere, okşar da okşar. İşte odur mutluluk kedi gözüyle. Yani öyle tahmin ediyorum.
Sonra bir adam, mutluluğu parmak ucunda sektiren bir adam. Parmakları sıcacık, mutluluk bile mutlu ellerinde ama kendisi değil. Mutluluk sektiriyor parmak ucunda, farkında değil. Hiç mutluluk görmemiş ki, ne yapsın? Bir gün biri çıkıyor ve parmak ucunda sektiriyorsun mutluluğu diyor. Mutluluğu parmak ucunda sektiren adam eline bakıyor, mutluluğu alıyor, avcunda sıkıyor sıkıyor, göğsüne bastırıyor. Mutluluk bir sabun köpüğü balonu gibi patlıyor sulu sulu.
Mutluluk patlaması.

Şimdi gülümse ve parmak ucuna bak. Mutluluk orada, bulacaksın.

19 Mart 2013 Salı

Liseli olmayan liseli

Daha önce de söylemiştim, yaşım küçük gösteriyor benim. Nedeni minyon oluşum değil aslında bence. Minyon olduğumu söyleyenler var, ama pek o yüzden değil. Zaten boyum kısa değil, minyon olmak için ufak tefek, burnu hokka gibi, yanakları al al biri olmam gerekirdi. Bu normlara göre minyon değilim zaten. Herneyse. Benim küçük göstermemin nedeni; yaşıtlarım gibi fazla süs-püs düşkünü değilim, şık şık şıkır giyinmiyorum, büyük büyük hareket etmiyorum. Bazen hevesleniyorum cici elbiselere tabii her kız gibi. Ama olmuyor işte, beceremiyorum.

Hafta sonu tatilimi şehir dışında geçirdim. Tek bir gece kalacağım için de sırt çantası kullandım. Düşünün artık ben nasıl da küçük gösteriyorum. Liseli. Liseden mezun olalı beş yıl olduğuna kimseyi inandıramayacak gibi görünüyordum. Ben de bunu, aşağıda kırpılmış halini gördüğünüz fotoğrafa baktığımda anladım zaten. 


Tamam dedim bundan böyle kadın çantası taşırım artık hep. Bazen genç göstermek iyidir, hatta çok iyidir. Ama bazen can sıkıyor. Küçücük çocukların samimiyeti arttırıp sinirini bozmalarına maruz kalabiliyorsun. Sözünü geçiremiyorsun yani bir nevi. 

Yolculuk çantasını boşver de yolculuk müziğim çok iyiydi. Devamlı Ezginin Günlüğü dinledim durdum. Bir tanesi bu:



İçimizdeki çocuk sağ olsun da, bedenin ne önemi var?  Hem geçmiş yazılarımdan birinde "bedenlerimizi çöpe atamaz mıyız?" demiştim. Birbirimizi öyle sevelim demiştim. Ruhlarımızla yani. Kendi kendimizi de. Varsın içimdeki çocuk orada dursun. O yeter. Çünkü ben içindeki çocuğa büyükmüş gibi rol yaptıranlara kızıyorum.


13 Mart 2013 Çarşamba

Melekler de ölür...

14 Mart 2012. Hep bizimle kalacağına inanmıştık oysa. Televizyonlarda görürdük öyle, "Şu ünlü kanseri yendi. Yeniden doğdu." Öyle olmuyormuş. Öyle olur sanmıştık. İkinci kez oluyordu bu. Daha önce de çok sevdiğim ikinci annem dediğim kadını almıştı elimden. Yine aldı elimden sevdiğimi; biricik dayımı.
Bir insanın bir tanecik bile sevmediği insan, bir tanecik onu sevmeyen insanı olmaz mı? Dayımın bir tanecik bile kötü söz söylediği, kızıp incittiği insan olmamıştı 40 yıllık şu kısacık ömründe. Öyle severdi ki herkesi. Öyle severdi ki herkes onu. Cenazesinde de doldu taştı evler, sokak, camii. Yakından tanıyan tanımayan, herkes ağladı. Ama geri getiremedik. Gelmeyecekti. Bir yaşındaki kızı onu bir daha göremeyecekti. On yaşındaki kızını bir daha omuzlarında gezdiremeyecekti. Olmayacaktı artık. Ama şundan eminim, iyiliği karşılıksız kalmayacak. Dünyada onun iyiliğini suistimal eden herkes sayesinde o mutlulukla yaşayacak. Hastalığın mahvettiği yüzünde güller açacak. O illet hastalığın mahvettiği bedeninden kurtulduğu için çok mutlu olacak. Ve biz, onu hep özlüyor olacağız.





7 Mart 2013 Perşembe

Denize benzetmek


- Denizi neden severler, biliyor musun? Biliyorsan da "bilmiyorum" de, "neden?" de!
- "Neden?"
- Çünkü deniz huzur demektir. Ufuğa bakarsın. Yakınlara bakarsın. Hem hafif hafif dalgalanır, hareketlidir hem huzurlu. Bir yandan el üstünde tutar sevdiğini; şu vapur gibi. Diğer yandan içinde, derininde saklar, içinde tutar. Aslında içinde neler neler tutar da, biz onların sadece küçük balıklar olduğunu zannederiz. Neler neler... Gösteremez ki hepsini. Bıraksan ben böyle sabaha kadar konuşurum heyecandan. O da olmadı, gülerim salak salak.
-...
- Seni denize benzetiyorum diyecektim.



25 Şubat 2013 Pazartesi

Bu kadar mı yollar uzun?

O kadar yollar uzun ki demekki. Beklenenler gelmiyor. Aslında neyi, kimi beklediğini de bilmiyorsun ki zaten. Olsun. O gemi gelecek!

Gelen gemi umduğunu bulacak mı, bulup da alacak mı güvertesine bilinmez.

Sen kuşları boşver esas.

22 Şubat 2013 Cuma

Post sildim.

Geçtiğimiz günlerde bir post sildim. Evet korkaklığımdan. Evet aslında saçma şeyler yazdığımdan. O post silindi. Bir daha da orada anlattığım şeyi asla ama asla anlatmayacağım burada. Çünkü bazen bir şeye nokta koymak gerekir. Beni yaralayan o şeye noktayı koydum. Aslında hiç olmamış bir şey olmasına rağmen varlığını hissettiğim saçma bir şeydi ve silindi gitti. Yalnız, posta bir yorum bırakılmıştı Can tarafından. "aslında hepsi masumca. bunu unutmamalı." demişti kendisi. Cevap veremeden postu sildiğim için özür dilerim. Haklıydı. Ben unuttum. Masumca, ufacık, bir şeyler hissettirmemesi gereken şeyleri çok fazla ciddiye aldım. Ciddiye almamın nedeni kişiyle alakalıydı. Artık farkına vardım. Bana gözyaşı döktüren şeyleri bir bir siliyorum hafızamdan. Ve mutluluk aslında anlık bir şey olduğu için onu aramaktan yorulup bırakıyorum. Çünkü ben anlık bir şey olduğunu düşünmüyor, ömür boyu sürecek olan versiyonunu arıyordum hep. Burada gördüğünüz belki de çoğu post da bu arayışın eseriydi zaten.
Bir devri daha sonlandırdık böylece.
Bu arada; post silmeyi hiç sevmem. Bunun için ayrıca kızdım kendime. Umarım bir daha silmem gereken şeyleri yazmam. 

2 Şubat 2013 Cumartesi

Ne yaman çelişkiler ve garip ilişkiler...

Hem yakın hem uzak davranan insanlar tanıyorum hep. Böyle olunca içimdeki güven ölüyor. Önce umutlanıyoum sonra herşey suya düşmüş oluyor zaten. Bu zamana kadar hemen ilk anda anlamazdım bu davranışı. Ben anladığımda hep çok geç olmuş olurdu. Uzaklaşan zaten gidiyor olurdu. Ama şimdilerde daha ne tam yakınlaşma ne de uzaklaşma sayılmadığı halde gözlemlerime göre yine böyle davranışlara maruz kalıyorum. Ve bu sefer erkenden fark etmeye başladım. Bunun iyi bir şey olmasının yanında çok fazla kafamı kurcaladığı da bir gerçek.
Acaba ben de mi karşımdakine öyle davranıyorum? Asıl soru bu. Belki ben farkında olmadan böyle mi davranıyorum? Onu şu an bilmiyorum, tespit de edemiyorum. Öngörmek istediğim bir şey var ama; acaba bana yakın mı uzak mı? Aslında bunu şöyle sormam gerek: hoşlanıyor mu hoşlanmıyor mu?

Başından beri yakınlık-uzaklıkla ifade etmemin nedeni sadece aşk ilişkilerinde yaşadığım anlamında olmadığını belirtmek içindi. Hoşlanma-hoşlanmama olarak ifade etseydim sadece karşı cinsle olan duygusal yakınlık anlaşılacaktı. Ben bunu arkadaşlarımda da gördüm. Bir de bazen diyorum ki acaba fazla mı duygusal yaklaşıyorum insanlara? Akışına mı bırakmalıyım? Yanımda olan mı olmalı, olmayan kendiliğinden mi gitmeli? Evet, belki bazen. Ama çoğu zaman değil. Çünkü ilişkiler emek ister. Aşk ilişkisi de olsa, dostluk ilişkisi de olsa, kardeşlik ilişkisi de olsa bütün ilişkiler emek ister. Hiçbir şey kendiliğinden oluşmaz. Ben kazandıklarımı emek vererek kazandım. Ama hep ben hep ben olamazdı. İlla ki kaybettiklerim de olacaktı. Ben böyle düşünmeye başladığımdan beri kalbimi kirletmiş sayıyorum zaten. Eski temiz, saf kalbi çürütmeye başladığıma inanıyorum. Herkesleştiğimi anlıyorum.

Ama benim bugün bu konuya gelmemin sebebi hoşlanıp hoşlanmadığı noktasında aklımın karışmasıydı. Bunu anlayabilmek için kendi kafamda testler yapmaya başladım. Olumlu da çok sonuç almama rağmen olumsuzlar sinirimi bozsa da o olumsuzları görmezden geliyorum. Tıpkı geçmişte yaptığım gibi. Sanırım ben akıllanmayacağım. Yaşadığım şeyi bildiğim, hatırladığım halde görmezden geliyorum. Bu affedilebilir bir şey değil. Kendimi affedemeyeceğim. Yargılasalar beni hakları var. Ama sanırım görmezden gelmeye ihtiyacım var. Benim hissetmeye ihtiyacım var. Hissetsem de saklayacağım. Ta ki olumlular artıp bana bir adım olarak gelene kadar. Geçmişte bana adım olarak gelmeyen şeyleri beklerken dalgınlıkla benim adım attığım oldu. Sonuçlarını görünce o adımlar -çok minik de olsalar- artık adım değil pişmanlıklarımdı. İşte böyle şeylerle karşılaşan insanlar belki de o ilk minik adımı artık hep karşıdan beklerler. Bu yüzden suçlanmamalılar.

20 Ocak 2013 Pazar

Erdem Yener - Rüyalar Kızı


Erdem Yener'den biraz bahsetmek istiyorum yeni şarkısını burada paylaşırken. Belki de çoğumuz onu 'fasülye' karakteriyle televizyondan tanıdık. Sonra deştikçe neler çıktı neler. Onu ilk gördüğümde gerçekten çok hoşuma gitmişti, mimikleri beni benden almıştı. Nasıl güzel güldürüyordu beni. Bilirsiniz kadınlar kendini güldüren erkeklerden hoşlanır, e haliyle bende yer etti kendisi. Sonra araştırdım ve aslında hayatında müziğin daha önemli bir yeri olduğunu, müzik yaptığını öğrendim. 'Geç' şarkısını dinleyip beğendim ilk olarak. Aslında yine de çok sıkı takipçisi sayılmam çünkü genelde rock müzik dinlemiyorum. Ama buna rağmen sevdim şarkılarını düşünün. Şimdi bir de 'Rüyalar Kızı' geldi. İlk dinlendiğinde kötü gelen sonradan içinde yer eden şarkılar vardır ya, hah işte hiç öyle değildi. Gayet ilk dinlediğimden beri etkilendim şarkıdan. (hah işte aynen öyle diyeceğimi sandınız dimiii) Yine de ben onu sitcomlarda çokça görmek istiyorum. Hatta nasıl oldu da bu güne kadar Gülse Birsel ile hiç çalışmadığını da merak ediyorum. Zira Gülse Birsel'e de bayılırım ve çok başarılı bir yapımcı bulurum kendisini. Buradan Gülse Birsel'e sesleneyim bir mucize olup da duyarsa diye lütfen daha önce şaapmadıysanız bir teklif gönderin şu çocuğa çok güzel olur gerçekten. Ne diyordum? Bayılıyorum kendisine öyle böyle değil, bir insan bu kadar tatlı olur diyorum. Paylaştığım şarkısını dinlemenizi tavsiye ederim.

Bu da Erdem'i bulmuşken kaçırmayan kız pozu. Çirkin çıkmışız ama idare edin.
(Geçen seneki billboard)
Related Posts with Thumbnails
Bu gadget'ta bir hata oluştu