28 Nisan 2013 Pazar

Mim: Çocukken oynadığımız oyunlar...

Tam da çocukluğumu deli gibi özlediğim bir dönemde Mia Wallace beni mimlemiş, ne de iyi etmiş. Başlıkta da yazdığı üzere mimin konusu 'çocukken oynadığımız oyunlar'.
Çocukken o kadar fazla oyun oynardık ki, say say bitmez aslında. Ama belli başlılardan başlayalım; mesela evcilik. Küçük yaşlarda her kız çocuğu oynamıştır evcilik oyununu. Ben de çok oynardım. Yanımda arkadaşım olmasa bile kendi kendime bile oynardım. Bebeğim olurdu mutlaka, ona yemek yapıp yedirmek en büyük eğlencem olurdu. Yaş biraz büyüyünce bu evcilik oyununu biraz geliştirmiştim ve arkadaşlarımı da buna alıştırmıştım. Hayali bir eşimiz olurdu -ki bu eşler genelde tanınan kişiler olurdu mesela bir futbolcu-, hayali çiftimizle yemeğe çıkardık. İki kişi oynuyorsak dörtlü, üç kişi oynuyorsak altılı yapar gezerdik odadan odaya. Odalar mekan olurdu farklı farklı. Hayal gücümüz uzayyymış vay be.
Kendi kendime mandalları insan yapıp oynardım. Annem bazen kızardı bebeklerimle neden oynamıyormuşum da mandallar ona lazım oluyormuş diye. Ama onun farklı bir zevki vardı bende. Öyle abuk subuk şeyleri insan yapıp oynardım.
Bir de arkadaşımla Barbie bebeklerimizle oynarken halihazırdaki kıyafetlerinden sıkılıp kumaşları keser, biçer yeni elbiseler dikerdik. Dikmek dediysem, kenarından tutturmaya çalışırdık. Bazen annelerimizden yardım alırdık bu iş için. Ama kendimiz hayal ettiğimiz şekilde kesip hazırlardık. Az sonra oynayacağımız oyundan daha zevkli olurdu bu kıyafet uydurma işleri.

Sokakta oynayabilen o şanslı çocuklardık biz bir de. Sokakta oynanabilecek son dönemlerdi bence onlar. Çünkü daha sonra sapık zihniyetli, dikkatsiz, hurda insanlar arttı, çocuklar güvenle sokakta oynayamaz oldu. Bizim küçüklüğümüzde de öyleydi ama şimdiye nispeten daha iyiydi sanki. Zar zor da olsa annelerimize yalvarır yakarır çıkardık. Hatta çok küçükken çıkmak ister, sokakta oynayan çocukları gösterirmişim "onlar oynuyo amaaa, beneneee ben sokak kızı olmak istiyorummm" diye ağlarmışım. 10'lu yaşlara geçtikten sonra yavaş yavaş oyun alanımız sokak olmuştu (tabii önceleri bir süre apartmanda oynardık, sokağa alıştırma yapma evresi). Birkaç yaz, okulların tatil olmasıyla öğle vaktinden akşam hava kararana ya da babalarımız eve gelene kadar türlü şeyler oynardık. Sokakta oynanan tüm oyunları oynayıp tüketir, yetinmez oyun üretirdik. Mesela o zamanlar yanlış hatırlamıyorsam sunuculuğunu Öykü Serter'in yaptığı "dokun bana" diye bir yarışma programı vardı televizyonda. Yarışmacılar bir arabaya dokunarak en uzun dayanıklılığı göstermeye ve arabayı almaya çalışıyorlardı. İşte biz de aynını taklit etmiştik. Sokakta park halinde pis bir arabaya dokunarak hem de. Ellerimiz arabanın üstünde, dönüp durmuştuk bir saat. En sonunda akşam olup sırayla annelerimiz bakkala göndermek için bizi tek tek çağırınca da diskalifiye olmuştuk. Böyle de garip bir oyunumuzdu. Gerçi bunu bir kere oynadık ama aklıma geldikçe gülerim.

Sokakta yerden yüksek çok zevkli olurdu bir de. Kaldırım yüksek, yol alçak.

şurada bahsettiğim gibi kaset doldurmacalarımız da vardı. Öyle hep oynanan saklanbaç, ebelemeç gibi oyunlardan daha zevkli gelirdi bana farklı oyun üretmek ve bunlarla oynamak. Dedim ya, evciliği bile hayal gücüyle birleştirirdim.
Kim bilir daha neler neler oynardık da şu an aklıma bu kadarı gelebildi. Halbuki en fazla 15 sene öncesinden bahsediyoruz. Ama iyi ki diyorum bazen, iyi ki çocukluğumu internetle geçirmemişim. Şimdiki çocukların çoğu o konuda biraz şanssız.

22 Nisan 2013 Pazartesi

Sonsuza dek mutlu yaşadılar...


Ben bu zamana kadar hep uzaktan sevdim. Aşkların zorlularından. O yüzden aşk konusunda kimsenin beni yargılamasına asla izin vermiyorum. Çünkü belki birçok insandan daha iyi biliyorum birini çıkarsızca sevmeyi. Buna karşılık acı çekmeyi de. Mesela uzaktan uzaktan aşık olan insanlar sevdiğinin kokusu diye bir şeyi bilmezler, elleri nasıl içini ısıtır insanın ve titretir kestiremezler. Sadece öyle olacağını bilirler. Zordur işte. Evet, artık acı çekmiyorum, evet bir süredir kimseyi uzaktan sevmiyorum. Bu sevmeyeceğim anlamına gelmese de, buna yeltenmemeye çalışacağım anlamına geliyor. Çünkü hiçbir işe yaramamakla beraber masalımın asıl kahramanına haksızlık etmemi sağlıyor. Çünkü biliyorum, o bir gün çıkıp gelecek ve ben ilk kez onu sevmediğim için pişman olacağım. -Nazım Hikmet'in de dediği gibi; "Kim bilir.. Masalınızın kahramanı, başka bir hikayede figüran olmaya gitmiştir belki de..."- Kendimi affettirmek için daha fazla seveceğim onu. "Başkalarına bölüştürdüğün sevgin nasıl hala bu kadar fazla?" diye sorduğunda "ucundan kestikçe daha fazla büyüdü, şimdi hepsini al, senin" diyeceğim. Onun gerçekten 'o' olduğunu nereden bileceğimi bilmiyorum. Onu ancak o zaman bileceğim belki de. O herkimse, umarım geldiği gibi gitmeyecek.




3 Nisan 2013 Çarşamba

O zaman bana başka çare bırakmadın.

Yaşam yaşam dedik de ne oldu, sustu kaldı herkes.
Bir kabulleniş bir serzenişten ağır bastığında terazi ne yapacaktı bize? Olmuyordu işte tutmuyordu.
Bazen belki de görmüyordu kimse. Görmüyordu ağlayanlar, susanlar ve dinleyenler; görmüyordu ay ışığı bile, ama zaten güneş böyle şeyleri hiç göremezdi.
Güneş zaten kendinden başka kimseye bakmaz, bilirsiniz işte.
Hırs gözleri bürüyünce bir tek yıldızları sever olduk, çünkü onlar birbiriyle boş yarışa girmiyordu. Onlar sadece kendileriydi ve aslında tıpatıp benzeseler de uzaktan, yaklaştıkça hepsinin farklı şekilleri vardı. Bunlar tabii görebildiğimiz kadarıydı. Kaldı ki çok uzaklarda ne kadar çoklardı.
Bizi aynılaştıran boş yarışlarımızdı. Boş ve anlamsız olan yarışlarımız. Anlamlı olanları artık sayılmayacak kadar az olduğundan bahsetmeyelim şimdi. Ama bu yarışlar can yaktı, çok can yaktı.
Güç yarışları bunlar. Para da güçtür, unutma. Öyle derler.
Farkedemiyordun ki bazen acımasızlığını hayatın.
Farkettin sanmakla farketmek arasındaki o sınırda durdun kaldın.
Parkeden yansıyan gün ışığının suratına vurması gibi vuruyordu hayat yüzüne. Bu bağlamda her vuruş darbesinde kamaşıyordu gözlerin. Kaçırıyordun gözlerini.
Parkeden ya da farkeden ne farkı var? İkisi de çok mücadeleci.
"O zaman bana başka çare bırakmadın" dedi ve ekledi: "Gitmem gerekiyor." İşte bir gün ruhumuza olacak olan da bu. Başka hiçbir şey değil. Her ruh bir gün başka çare bulamayacak.
O zaman bana, bunları yazmaktan başka çare bırakmadın.
Related Posts with Thumbnails
Bu gadget'ta bir hata oluştu