21 Aralık 2014 Pazar

Ben en kötüyüm belki biraz karanlık ve çirkinimdir de

Bir önceki yazımda tehlikeli derecede affedici olmaktan bahsetmiştim. Benim de öyle olduğumu üzülerek söylemiştim ama benim de affedemediğim şeyler oluyor. Çünkü herkesin bir affetme derecesi vardır. İnsan ve tahammülü bir yerde tükenir.

Her şey affedilemez bu hayatta. Örneğin; eşlerden biri diğerini aldattığında aldatılan taraf görmezden gelecek kadar affedici oluyorsa orada bir sorun var demektir. En azından benim açımdan bu böyle. "Arada çocuk varsa" kısmının tamamen yanlış bir düşünce olduğu kanısındayım. Mutsuz bir ailede yetişen çocuk, en az boşanmış anne-baba ortamında yetişen bir çocuk kadar olumsuz etkilenmektedir. Ebeveynlere düşen görev, çocuklarının olumsuzluklar karşısında daha az etkilenmesini sağlamak olmalıdır. Eşler arasında bir aldatma olayı yaşanmışsa o aileden huzur, mutluluk, sevgi beklemek dünyanın en saçma şeylerinden biridir.

'Affetmek' konusunu tekrar açmamın sebebi, yine affedicilikle alakalı birkaç birikmiş düşüncemi paylaşmaktı. O halde başlıyorum artık:

Burada fazla olumsuz şeyler yazıyorum. Okuyanların kafasında mutsuz, hevessiz, insanlardan uzak bir görüntü çiziyorum. Bunun bir nedeni olabileceğini hiç düşünmüş müydünüz? Düşündüğünüzü biliyorum. Kimse mutsuz, neşesiz, sevimsiz olmayı istemez. Elbette ben de istemiyorum. Bu benim severek kullandığım bir biçim değil. Ben böyle olmaya zorlandım ve her gün zorlanıyorum. Dirensem de, çevreye gözlerimi kapatıp kulaklarımı tıkasam da hissediyorum.
Bu mutsuzluğumun, yalnızlık hissimin nedeni karşılıksız sevilmeyişimdir. Herkesin peşinen alması gereken bir bedeli var beni sevmek için. Dostum dediğim insanlar ben onları ne kadar desteklersem, her türlü aşağılamalarına ne kadar 'eyvallah' dersem, ne kadar çok dertlerini dinlersem ve hiç denecek kadar az kendi derdimi anlatırsam onlara, ne kadar kendimi unutursam o zaman beni sevebileceklerini hissettiriyorlar. Bir kere kendimi kabuğuma çektim mi benden kötüsü yok. Bir anda onlar için yaptığım yüzlerce şeyi çöpte buluveriyorum. Yermek için fırsat kolluyorlar ve benim onlara yaptığım dostluğun %10'unu inanın göremiyorum. Gerçekten ne kadar kuvvetli dostumlar, değil mi?
Şimdi ben de onlardan karşılık mı beklemiş oluyorum? Yüzlerce, binlerce dostluk edip ettiğimin sadece %10'unu görmeye razı biri olarak soruyorum; bu beklediğim şey karşılık mı?

Geçtiğimiz hafta 'dostum'un gerçekten zor bir şey yaşamış olduğunu bilmeme rağmen ve bu gün tatil günüm olmasına rağmen ona yarım saatimi bile ayırmadım. Yanında olmadım. Aramadım, sormadım. Üstelik bunu "böyle yapmalıyım" diye düşünerek de yapmadım. Açıkçası aklıma bile gelmedi. Fazlasıyla kırgın olacağım ki, onu böyle bir anında yalnız bıraktım ve hatta unuttum. Zaten kendimi suçlamama fırsat kalmadan onun beni suçladığını da görebiliyorum. Daha önce her anında yanında olsan da bir kere olmadın ya, sen en kötüsün diyorum kendime. Evet, ben en kötüyüm ve insanları sevmiyorum. Kendini herkesten daha fazla seven insanları da sevmiyorum. Sürekli sürekli insanları yaralayan ve bundan haz duyan insanları da sevmiyorum. Bir yandan da kendime yine kızıyorum; onu böyle bir zamanda nasıl yalnız bırakabildin? Sonra kendimi cevaplıyorum; "onun seni yalnız bıraktığı, için çıkarcasına ağladığın dertlerine say". Sonra "sus" diyorum kendime, "ben kimseden karşılık beklemiyorum, ben onlar mıyım?" Ben kötüyüm, en kötüyüm. Tek bildiğim bu.
Haydi mutlu seneler.

16 Aralık 2014 Salı

Affetmek üzerine...

"Affetmek büyüklüktür!" Öyle midir gerçekten? Ne kadara kadar affetmek büyüklüktür mesela? Yüzümüze tükürürlerse "ya rabbi şükür şükür" mü demeliyiz?
Affedici olmak bazen çok önemli bir erdemdir. Bunu kimse inkar edemez. O "asla affetmem" dediğimiz hatayı biz de yapabiliriz. Elimizde nereden baktığımıza bağlı büyüklükte bir hayat var ve bu hayatın içine ne hatalar, ne doğrular sığdırıyoruz. Ama bazı hatalar var ki, hata demeye dili varmaz insanın. Kalbindekini yansıtırsa karşındaki, onu affedip affetmemek sana kalır ve kimse "neden affetmedin?" diye soramaz bile. Çünkü senin yerinde olsa o da affetmezdi.
Bazen affetmek bir suçtur. Evet, bir suç. Dünyaya bunca kötülüğü dokunmuş bir zalimi nasıl affederdin mesela? Affetseydin mazlumların hakkına giren o zalimden olmaz mıydın sen de?

Ben çok affederim. Kişinin önümde durup gözlerime bir kere bakması yeter bazen affetmeme. Bunun o kadar büyük bir zayıflık, acizlik olduğunu bilmeme rağmen bana yapılanı umursamıyormuşum gibi davranıyorum. Elimde olmuyor. Bunu nereden öğrendiğimi de bilmiyorum. Elimde olsa yapmazdım.

Geçtiğimiz aylarda bir arkadaşımla aramızda büyük bir anlaşmazlık oldu. Ama arada öyle bir iletişim kopukluğu yaşandı ki ne o bana neden bozulduğunu söyledi ne de ben ona üzerime attığı suçtan dolayı kırıldığımı söyleyebildim. Benim hakkımda çok yanlış düşündüğü bir mevzuyu diğer iki farklı arkadaştan duymuştum ve "sana söylediğimizi ona söyleme, bilmiyormuş gibi davran" dediler. Aslında benim açımdan onursal önem taşıyan konuyu sırf onlar kötü duruma düşmesin diye sakladım. Hislerimi belli etmedim. O kadar kırılmıştım ve kızgındım ki, onarılamaz olarak tanımladım ama karşıma alıp "bak böyle böyle" diye anlatamadım ve "senin, hakkımda böyle düşünmeni istemezdim" diyemedim. Dünyanın en büyük hakaretine uğramışım gibi hissediyordum ve içimde tutmak zorundaydım. Ama bir yandan da öfkeyle gözlemledim onu. Bana karşı davranışlarını izledim. Sonra ne oldu peki? O hiçbir şey olmamış gibi, sanki ben iftiraya uğramamışım gibi, ortada hiçbir terslik yokmuş gibi davrandı. Hatasını anlamıştı belki de. Normal normal selamlaştık, gözlerime bakabildi. Bu kadar fazla kırılmış olan ben, anlaşılamaz şekilde affetmiştim sanki onu. Hiçbir şey yokmuş gibi davranarak rolüme fazla kaptırmıştım kendimi. Sonunda unutmuştum. Nasıl oldu da onun arkasından ahlaksız bir iş çevirebileceğimi düşündü? Nasıl oldu da ben böyle bir şeyi affedebildim? Belki de esas soru; affettim mi?
Evet, sanırım affettim. Çünkü etmemiş olsaydım böyle davranmazdım. Peki kıza her baktığımda bana yakıştırdığı durum aklıma gelmiyor mu?

İnsan bazen kendine anlam veremiyor. Çok kızıyor kendine çok. Ama bazı huylarını değiştirmesi çok zaman alıyor. Ben de tolerans sınırımı gözden geçirsem iyi olacak. Herkes her konuda ölçülü olmalı.

10 Aralık 2014 Çarşamba

Aklıma geldi de - 27

Bundan iki-üç yıl önceki yazılarıma baktığımda "nasıl kötü bir dil kullanmışım böyle?" diyorum şu sıralar. Özellikle kendimi anlattığım yazılarda bunu çok yaşıyorum. Hem bazı fikirlerimin nasıl keskin bir şekilde değiştiğini hem de ne kadar saçma cümleler kurduğumu görüyorum. Ergenlik çağındaki bir kız çocuğuyla konuşuyormuşum gibi hissettim bazılarını okurken (zaten şu ergenlik kaç yaşında bitiyor tam olarak bilen yok).
Silesim geldi :) Bazen katlanamayacak gibi olduklarımı taslağa döndürüyorum ne yapayım? Hepsini kaldırsam mı demeden edemiyorum. Ama olsun, insanın kendindeki gelişmeleri görmesi de güzel. Her geçen yıl biraz daha bilinçlendiğimi hissettiriyor. Ne tuhaf, değil mi?

9 Aralık 2014 Salı

2015'e doğru...

Her yılın sonunda yaptığım gibi geleneksel bir yıl sonu yazısıyla daha buradayım. Sıradan bir deyişle; acısıyla tatlısıyla bir yılı daha sonlandırdık. Yeni yeni umutlar, hayaller ektik gelecek yıllar için. Ne biçeriz, bilinmez. Bazen kızdık, bazen üzüldük, bazen sevindik, bazen başardık. Koca bir yıl çabucak geçse de içine neler neler sığdırdık aslında. Ama en önemlisi de; yine çok kayıplar verdik. Soma'yı yaşadık. Yetmedi daha yüzlerce işçi kaybettik. Hiç iyi şeyler olmuyordu ne dış dünyada ne de benim iç dünyamda. 2014 de bize kötü geldi. O da önceki yıllara benzedi.

Tüm bu mutsuzluklar içinde arada iyi şeylerin olduğu da oluyordu. Devam eden yaşamda farklı mutluluklar da bulunuyordu elbette. Yakın bir arkadaşım evlendi ve nikah şahitliğine beni layık gördü. Bu benim için gerçekten önemli bir andı. Ayrıca henüz yıl bitmeden sevindirici bir haber de aldım; o ve eşi bebek bekliyor. Böyle şirin bir yuvanın şahitliğini yapmaktan onur duydum. İyi ki memura "evet" demişim diyorum :) (yadırgamayın bu heyecanımı, zira nikah masasında gelin ve damattan daha heyecanlı bir şahittim).

Bazen yeni bir yıl için yeni yollara yürüme planları yapılır. Gerçekleştirilir ya da gerçekleştirilemeyebilir, ama önemli olan o planları yapmaktır. İstemek başarmanın yarısıdır derler ya, işte ondan. Gelecek yıl bu planlarımın gerçekleştiğini ya da gerçekleşmek üzere olduğunu görmeyi umuyorum. Kimse boşa kürek çekmek istemez sonuçta. Ama hayatın ne getireceği hiç belli olmadığından gerçekleşmeyen planlara üzülerek karalar bağlamanın da bir alemi yok. Yeni planlar koymaya her zaman devam etmeliyiz değil mi? Söz verin!

Planlarım olduğu gibi kaygılarım da var. Var olan düzenimden uzaklaşıp yeni bir yola yürüyor olmak, yolun sonunda karşıma neler çıkacağını bilmediğimden ya da önüme çıkan sapaklardan doğru olanı seçip seçmediğimi bilmemekten ötürü kaygılandırıyor beni. Bunu da ancak her şey olup bittikten sonra öğreneceğim. Ya "keşke zamanı geri alabilseydim" diye pişman olacağım ya da "iyi ki bu yöne sapmışım" diyeceğim. İyi de olsa kötü de olsa bitişler beni hep hüzünlendirmiştir. Bundandır mutlu sonla biten filmlerde bile dökülen gözyaşlarım. Mutlu da olsa bitti diye.

2015'in iyi olup olmayacağını yine önceki yıllar gibi şu an bilemiyorum. İlerleyen zamanlarda göreceğiz. Önemli olan acıların yaşanmamasını, kayıpların verilmemesini, artık iyi olmayı temenni etmek. Her şeye rağmen -daha değerlisi gelene kadar- en değerli yılım 2013 olarak kalacak.   Hem umut veren hem de umutsuzluk veren en değerli yıl. Çünkü genelinde ve özelinde, benim için bir dönüm noktasıydı. Nice yıllara Sembolizasyon!

2 Aralık 2014 Salı

Ne Güzel Adın

Bilmem siz de mi öyle düşünürsünüz; isimlerin kişiler üzerindeki etkilerine inanırım bir parça. Tamamen kişi sahip olduğu ismin özelliklerini taşır demiyorum ama. Farklı bir şey.
Bana göre:
Bir kişinin iç dünyasına girebilirseniz orada ismiyle özdeşleşen çok ince ayrıntılar bulabilirsiniz. Belki tamamen tesadüf olabilir. Belki öyle bir şey yok. Ama ben böyle düşünmekte ısrarlıyım. Ayrıca, yeni doğmuş çocuklara isim verirken 'farklı', 'ilgi çekici', 'hiç duyulmamış' isimler yerine değer taşıyan isimler verilmesi taraftarıyımdır. Çocuk 'öyle' olsun diye değil, en azından büyüdüğünde ismine değer vermesi için.
  • Bazen de bir isim, anlamıyla tamamen zıt özellikler veriyor sanki kişiye. Bu da bazı isimlerde oluyor. Örnek bir isim vermeyeceğim ama mesela haylaz olan birçok adaş görürsünüz ve genelde öylelerdir. O zaman benim tezim çürümüş mü oluyor? Hayır, kendi kendimi yine çürütemiyorum, çünkü bu bahsettiğim durum istisnai bazı isimlerde böyle.
Belki de sadece bir isim, özel anlamlar yüklememek gerek. Biri bize seslendiğinde dönüp bakabilelim diye koyulmuş kod olarak görmeliyimdir belki.
Bu konuda bir şey söylemek isteyen elini kaldırsın -yok yok yoruma yazsın :)-

28 Kasım 2014 Cuma

Umut İnşa Edicisi

Bu blog yayına başladığından beri şöyle ağız tadıyla mutlu mutlu yazılar yazamadığımın her zaman farkındayım. Hatta yıl ve aylara ayrılmış sağ sütundaki arşiv listesinden de bu görülebiliyor. Hep bir bekleyiş, umutsuzluk, kararsızlık, pişmanlık. Sanki mutluyken değil, mutsuzken gelip yazıyormuşum izlenimi yaratsam da, bunun nedeni belki de hiç mutlu olmayışımdır.
Her insan zaman zaman neşeli, keyifli, heyecanlı, mutlu olur, gülümser. Ama insanın hayatındaki bu küçücük anların arka fonunda ya mutlusundur ya mutsuz. Bazen umutlusundur, bazen umutsuz. Kendi umudunu kendin inşa edersin. Yanında yardım etmeye gelen olmaz. "Umut inşa edicisi" güzel bir meslek olurdu, ama bunu şimdi es geçiyorum.
Sağlıklı oluşum dışında hayatımda kayda değer bir mutluluk bulunduğunu düşünmüyorum. Belki de en önemlisi bu, ama kendine anlatamıyor ki insan! Hayat hiçbir şey yapmana gerek kalmadan yoruyor da yoruyor. Sağlıklı oluşundan mutlu olmana sevinemeyecek kadar savruluyorsun oradan oraya.
"Hay ben senin derdini..." diye kendine hayıflansan da, geceleri ruhsal çöküntülerinle baş başa kalıverirsin.
Hani olur ya, üzgünsündür de neye üzüldüğünü bilmezsin.
Çok seversin be, çok seversin yazarak rahatlama hissini, ağlamayı, küfretmeyi.

Herkese küsesim geliyor bu günlerde. Ne zaman gelmedi ki zaten?" diye azarlıyor iç sesim.
"Bir gün", diyorum hep, "bir gün size çiçekli şeyler anlatacağım". Didem Madak'ın çiçekli şiirler yazmasına kızıyor olmanız gibi bayım, belki bana da kızarsınız. Ama olsun, yeter ki ben çiçekli yazılar yazayım.
"Bir gün" dedim hep, "bir gün"... Ama o bir gün hiç gelmiyor ki! Bak! Kaç yıldır bir gün diyorum. Ben dedikçe gelmiyor. Gelecek gibi olup beni kandırdığı olmuyor değil. Olsun.

16 Kasım 2014 Pazar

Aklıma geldi de 26

Beni bana anlatan kimsem olmadı uzun zamandır. İnsan kendini kendine anlatamaz ki. Ondan bu iç sıkıntısı, kendini bulamama hali.

1 Kasım 2014 Cumartesi

Daha fazla ENGEL olma.

Engelli nedir? İşte tam budur. Önüne engeller koyulan birey.


Düne ait bir haber...
"Engeli nedeniyle okuldan uzaklaştırmak istenilen Selen'e okulu ve sınıf öğretmeni sahip çıkarken veliler utanç verici bir eyleme imza atarak dün çocuklarını okula göndermedi."

Utanç verici bir haber...
Haberin devamı ise şöyle:

"Antalya’da yüzde 30 bedensel engeli bulunan ve özel eğitim verilmesi gereken Piri Reis İlkokulu 2'nci sınıf öğrenci Selen Sargın ile ilgili sorun yeni bir boyut kazandı. Ulusal yayın yapan bir gazetenin Akdeniz bölgesinde çıkarttığı ekinin konuyu gündeme taşımasından sonra toplumun büyük bir kesiminden tepki çeken olay sonrası okul yönetimi ve sınıf öğretmeni Selen’e özen gösterdi, arka sıralarda oturan çocuk ön sıraya oturtuldu. Bu olumlu gelişmeye karşı diğer öğrenci velileri olaya özenle yaklaşmak yerine çocuklarını okula göndermeme eylemine başladı. Duyarsız toplum örneğinin ortaya konulduğu okulda küçük Selen yalnızlığa itildi.
 Yaşanan olumlu gelişmelere rağmen diğer öğrenci velilerinin davranışlarında bir değişiklik olmadığını aktaran Baba Sargın, “Diğer öğrenci velileri durumu protesto ettikleri için çocuklarını okula göndermediler. Selen şu an sınıfta yalnız. Selen’i okuldan alıncaya kadar diğer veliler çocuklarını okula göndermeme kararı almışlar. Sınıfta şu an yalnızca Selen ve öğretmeni var” ifadelerini kullandı."

Bu konu hakkında yazmak istediğim bir iki şey var. Öncelikle; kısa bir süredir eğitim ve gelişim psikolojisi ile yakından ilgileniyorum. İlgilenmekle kalmayıp mutfağına da girmiş bulunuyorum. Gözlemlerime ve araştırmalarıma dayanarak konuyla ilgili artık az çok söz sahibi olabileceğimi izninizle düşünüyorum. Yılların eğitimcileri dururken benim çıkıp blogda kabaca fikrimi dile getirmem doğru olmayabilir belki ancak ben ahkam kesmek için değil, rahatsızlığımı dile getirmek için bu konuyu yine izninizle açıyorum.

 Hiçbir çocuk; sebebi ne olursa olsun, engeli olsun-olmasın, sorunları olsun-olmasın hiçbir çocuk dışlanmayı hak etmez. O sadece büyümesi, öğrenmesi, kendine yeterliliği oluşturulması gereken bir bireydir. Bu birey önce ailesiyle, sonra çevresiyle öğrenmeye devam eder. Öğretmeni onun ikinci ebeveynidir, arkadaşlarıysa kardeşleridir. Engeli sorunları varsa hep birlikte olmak onu motive eder ve hayata karışmasına yardımcı olur. Kaynaştırma eğitimi işte bu yüzden vardır.

Bir çocuk ele alalım. Zihinsel bir engeli olsun.
Çocuğumuz özel bir çocuktur. Bu yüzden özel eğitime gereksinimi vardır. Özel eğitimine devam eden bu özel çocuk aynı zamanda standart bir sınıfta kaynaştırma eğitimi almak zorundadır. Sınıftaki diğer çocuklar bu çocuğumuzun hal ve hareketlerinden yola çıkarak kendilerinden 'farklı' olduğunu bilinçlerine bir güzel yerleştirirler. Onun ani tepkileri diğer çocuklara normal gelmez ve onu yadırgamaya başlarlar. Eve gittiklerinde çok bilgili çok sevgili annelerine anlatırlar arkadaşlarını. O gün okulda ne tuhaf hareketler yaptığından bahsederler. Çocuğundan daha çok korkar anne. Korkusunu çocuğuna da aşılamaya başlar ve ilk hatasını yapmış olur. Süregelen günlerde veli toplantılarında dedikodular başlar; "aaa sizin çocuğunuz da mı ağlayarak geliyor eve?" "Ya ben çok korkuyorum ya gözüne kalem sokarsa" "Benim çocuğuma benden iyi mi göz kulak olacak öğretmeni sanki" "Hepimiz imza toplarsak okuldan gönderirler"... bla bla bla...
Ve belki de "Aklıma parlak bir fikir geldi; yarın hiçbirimiz çocuğumuzu okula göndermeyelim".
Bunu ben kurguladım. Peki ya yukarıdaki haber bu kurgunun hangi bölümünde?

Bir de şöyle bir şey kurgulayalım;
Engelli bir çocuğunuz var (zihinsel ya da bedensel). Özel eğitime gereksinimi var, aynı zamanda kaynaştırma eğitimine katılıyor. Onu okula götürürken sokakta bazı insanların istemsizce size baktıklarını görüyorsunuz. Bazıları yarım metre daha sola ya da sağa doğru açılarak sizden daha uzak geçmeye çalışıyorlar yanınızdan. Okula varıyorsunuz. Sınıfına kadar bırakıyorsunuz biricik yavrunuzu. Diğer çocuklar tuhaf tuhaf süzmeye başlıyorlar her sabahki gibi. Sonra öğreniyorsunuz ki sınıfta hiçbir çocuk yanına oturmak istemiyormuş. Velilerin de çocuğunuzu okuldan atmak için birlik oldukları geliyor kulağınıza. Ertesi gün çocuğunuzu sınıfa getirdiğinizde sınıfın bomboş olduğunu görüyorsunuz.

İki farklı bakış açısıyla iki kurgu.
Yetişkinler her zaman çocukların rol modelidir. Bu yetişkinler ebeveynler de olabilir öğretmenler de bakkal amcalar da. Vicdanlı bir birey yetiştirmekse her şeyden önce gelmelidir. Rol model erdemli biri değilse çocuktan öyle olmasını bekleyemeyiz. Öncelikle yetişkinlerin farklılıklarla barışık olması gerekiyor haliyle.
İnsan olmak belki de birkaç aşamalı. Başarmakta zorlanılan aşama da ilk aşama;farklılıkları kabullenmek.

Habere dönecek olursak;
Durumun aslını her yönüyle bilmememize rağmen velilerin bu tutumu vicdanı olan herkesçe yanlış. "Durumun aslını her yönüyle bilmememize rağmen" dedim, çünkü olaya çok yönlü bakayım diyorum ve acaba Selen'in ailesi kaynaştırma eğitiminin yanında bir destek eğitimi de almayı mı reddediyor diye sorguluyorum. Böyle düşünmemin sebebi de yine bu olayı haberleştiren gazetede çıkan diğer bir haber. Öyle bile olsa bu, diğer velilerin davranışını hiçbir şekilde masum göstermiyor. O yapılan eylem okul yönetimini falan değil, direkt Selen'in psikolojisini etkilemektedir. Umarım aileler derhal yaptıkları bu ayıbı kabul edip Selen'den özür dilerler. Çünkü olanlardan bihaber bir çocuk söz konusu. Selen'in psikolojisini etkileyen bu olay diğer çocukların da psikolojisini farklı bir yönde etkiliyor.

Ve bir tespit; engelli çocukları gözlemlediğinizde sevgiyle uysallaştıklarını görürsünüz. Engelsiz insanlarda da böyle değil midir? Sevgisiz insanlar değil midir o agresifler? Sevgi yatıştırıyor. Onun için dışlamak yerine sevgiyle 'içlemek' gerekiyor.

5 Ekim 2014 Pazar

İç Çocuk

Koşuyorum. Ama asla kovalamıyorum. Kovalamak onlara mahsus diyorum.
"Çok sıcak" diyor, "kış mı gelsin?" diyorum. Ama mevsimler soru sormaz. Bunu biliyoruz.
Bildiğim bir şey daha var diyorum sonra; mesela büyümek yalnızlıkla ilintilidir, çocukluksa doğayla iç içe bir kardeşlik. Ben büyüdüğümde bir de baktım kış gelmiş.
Üzerime abuk sabuk örtüler örterek kışı unutmaya çalışıyorum.
Bazı şeyler bitip yenileri başlarken alışkanlıkların mı, yeniliklerin mi yaşamımda iyi izler bırakacağına karar veremiyorum. "Çünkü bazen dengen bozulur, devrilebilirsin" diyor.
Tek soru soruyorum bu sıralar herkese; küfretmemem mi gerek?
 
Pardon, şimdi aklıma geldi, bildiğim bir şey daha var benim. Yaş alıyorsan illa ki kirleneceksin arkadaş. Çocuksu saflığın ya bir küçücük parça ya da büyük bir parça olarak kopacak senden. Mesela karşındakinin pis ince hesaplarını bir lafıyla çözeceksin bazen. Bu bana acı veriyor, sana da verebilir diye uyarıyorum.
Dinlemiyor. "Ben büyümeden öleceğim".

Büyümeden ölemezsin çocuk. İnsanın içindeki çocuklar böyle yapmaz. Onlar büyüyünce ölürler. Sen de diğerleri gibi büyüdüğünü görerek öleceksin. Acı çekerek, sürünerek. Böyle olsun istemem ama seçeneğin yok. Seni içimden çıkarmamın başka bir yolu yok.
Bahar geldiğinde abuk sabuk örtüleri dolapların üzerine atarken üç kere düşüneceğim yine "zamanı geldi mi" diye. Ben bunu bile bu kadar düşünüyorsam...
"Bunları bahar geldiğinde tekrar konuşuruz" diye konuyu kapatmak istiyorum. İtiraz etmiyor.

19 Eylül 2014 Cuma

Söyle Neden?

Bugün yine yalnızlaştım anne. Anlatsam kızacaksın, "neden sen de onlar gibi yapmıyorsun, neden kendini öne atıyorsun, neden sahte gülücükler atmıyorsun sen de onlar gibi?" diyeceksin biliyorum. Yapamam anne. Yapamadım.

Nasreddin Hoca'nın "Timur'un filleri" fıkrasındaki gibi kalakaldım önce. Timur'un karşısına kendi isteğimle çıktım anne ben, köylüler istiyor diye değil. Ama köylülerin beni o kadar ortada bırakacağını da hiç zannetmiyordum. Hatta sonradan "büyütüyorsun, saçmalama, neden gittin ki" diyeceklerini de hiç düşünmemiştim. Olsun, mesele bu da değildi. Timurla küstük sadece, sorun değil.

Sonra sanki Timur'a da köylülere de bir şey yapmışım gibi herkes uzaklaştı benden. Kimse "halin nedir" diye sormadı inanır mısın? Herkes Timur'un fillerine kızdım, hâlâ onun için kızgınım zannetti. Hiç benimle konuşmaya çalışmadıklarından, aslında Timur'un üslubuna kırıldığımı kimse bilmedi. Bütün gün tek başımaydım anne. Kimsesiz gibi hissettim. Kafam attı; ama kafam attığında arayabileceğim kimsem olmadığını o an fark ettim. Kendimi kapatacak bir oda bulamadım. Tek başıma mücadele etmeliydim. Ama beynimin içinde bin bir düşünceyle asla mücadele edemedim. Bütün gün beynimin içindeydiler ve yakıp kavurdular beynimi.

Hele köylülerden biri var ki; bana hep moral vermiştir. Psikolojimin en kötü olduğu anlarda beni hep dinlemiştir. Kendisi de en özel anlarını hep bana anlatmıştır. Ama o bile uzaklaştı benden, sebepsiz. Timur'a küstüm diye mi? Ortamı gerdim diye mi? Ya da ne bileyim, moral vermek istemediğinden mi? Eve dönerken hep yanıma gelip koluma girerdi bu köylü, bir şeyler anlatırdı; ama bu sefer hiç dönüp bakmadı bile. Yürüdü gitti. Neden? Sanki ben kötü durumdayım diye her şey kötü gitmeliydi o an. İyileştirmek yerine herkes daha da yalnızlaştırmalıydı beni.

Çantamdan buldum telefonumu, ciddi ciddi arayacak birilerini aradım. Dertleşmek için değil, sadece beynimi susturmak için. Susmuyordu, konuşuyordu aralıksız; neden neden neden neden neden... diyordu. Hadi Timur'u anladık, köylüye ne oldu?

Seni aradım işte anne. "Ne al demiştin gelirken?"

Ben bugün kafam attığında arayacak kimsem olmadığını anladığımda kesin olarak yalnızlaştım işte anne. İnsanlardan bir kere daha soğudum. "Ben size ne yaptım" diye ağladım. Yine ağladım anne, kızma. Kafam attığında arayabileceğim tek bir kişi vardı aslında ama... Aramamalıydım onu. Dayanamadım:

Sadece tek bir an gülebildim; balayında falan dinlemeden nikâh şahitliğini yaptığım biricik dostumu aradım. Cıvıl cıvıl açtı telefonu. Ona aynı şekilde karşılık veremedim. Ama mutlu gününü de asla berbat etmedim. Hiçbir şeyi belli etmedim. "Nasılsın?" dedi "İyi sayılır, sen nasılsın?" diye karşılık verdim ama ağlamaklı sesimi kamufle etmiştim. Güzel şeylerden bahsetti, cıvıldamaya devam etti, o cıvıldadıkça bahar havası esti, etraf cıvıldadı. Ben gülümsedim. Sesimden mutluluk aktı. Yüzüm güldü. Ama uzaktaydı işte. Hep olmayacaktı o bile. Telefon kapandıktan sonra aynı buruk, soğuk, biçimsiz hayat belirdi zaten akabinde.

Anne, ben çok yoruldum artık. Ben bugün yine yalnızlaştım. Kaç kere ölür insan anne, ya da kaç kere yalnızlaşır söylesinler.

14 Eylül 2014 Pazar

Baba

Kızsam da, küssem de, bıkıp usansam da zaman zaman, sevdiğim bir adam var. Küsmeme, üzülmeme hiç dayanamayan bir adam...
Ve belki hayatımda ilk ve son kez duyabildiğim bir gülümsemeli cümle; "ben senin için her şeyi yaparım be manyak!"

Bir kız çocuğunun en önemli adamıdır 'baba'! En güzel hatıralardaki tek adamdır. Hiçbir erkeğin duramayacağı bir yerdedir. Kız babasıdır o, farklıdır.
Ben senin için her şeyi yaparım be manyak!

2 Eylül 2014 Salı

Papağanım Olmasınmış

Bir papağanım yok benim.
Karşılıklı oturup manasızca kısa diyaloglar kurabilirdik ve birbirimizi yargılamazdık.

Kadınlar kendilerini güldüren erkeklerden hoşlanırmış ya -kim uydurduysa-; bir papağanım olsaydı dişi ya da erkek fark etmez, muhakkak beni güldürürdü. Nereden mi biliyorum? Öyle işte. Hisleri önemsememek robotların işidir kardeşim, bazen bir şeyleri kesin olarak bilmeme gerek olmuyor. Hoş; bir papağanın gülümsetebileceğini düşünmek pek bir bilgi gerektirmiyor gibi sanki.

"Bir Jako papağanım olmasın mı yani?" dedim, olmasınmış. Nedenini hiç sorma. Bir sürü abuk sabuk bahane... İnsanlarla aynı evde yaşamak çok zor kardeşim, hayvanlar öyle mi ya? Bir papağanım olsaydı ben ona bu kadar sinir olmazdım herhalde. Ben galiba son zamanlarda iyice kalpsizleştim belli ki.

Hem depresyona girermiş papağanlar. Tüylerini falan yolarlarmış sonra. "Tamam" dedim "kabul, tam benlikmiş bu papağan. Beraber çok mutlu oluruz bence." Ben sadece kafeslere karşıyım kardeşim. Kafes nedir kardeşim, kocaman papağan hiç kafese sığar mı? Büyük papağan kafesleri varmış, hah! Papağanın kocaman geveze dünyası diyorum sana, hiç sığar mı kafese? Nerede mi yaşayacaklar? Ben bilmem kardeşim, onu besleyene soracaksın. Ben papağansız bir insanım kardeşim, bunu sakın unutma.

Benim karşılıklı iki çift küfür edeceğim bir papağanım yok be! Yok işte kardeşim, niye yok, niye olmasınmış?

16 Ağustos 2014 Cumartesi

Hikaye: "Kocaman, Turuncu, Pis Canavar"

Bir rüyadaydım. Duymuyordum. Görüyordum haleli, ama tam algılayamıyordum. İşte, oradaydı hayal meyal, galiba seçebildim. Uzanayım desem, bayağı mesafe vardı. Seslensem hemen duyacak olmasına rağmen bağıramıyordum. Çok denedim, olmadı. Yutkundum, odaklandım, derin nefes aldım ve var gücümle bağırmaya çalıştım. Olmadı. Ağlıyordu ve beni arıyordu. Hayret, nasıl görmüyordu? Bensiz ne yapardı, ne yapardı?
Hıçkırıklarıyla yattığım yerde zıpladım. Bir de baktım yanımda. Gerçekten ağlıyor ve dürtüklüyordu. Kucağıma aldım.
-Kocaman tuyuncu pis canavay göydüm anne! dedi.

Kocaman, turuncu, pis canavar! İlginç bir betimleme. İlginç bir canavar.

Daha önce de görmüştüm bu rüyayı. Çok zaman önce. Çok gençken. Bu defa çocuğum yoktu ve rüyadaki de çocuğum değildi. Duymasını istediğim kişiydi. İşte oradaydı, galiba seçebilmiştim.  Uzanayım desem, çok uzaktı. Seslensem duyardı, ama bağıramamıştım. Sesim çıkmamıştı. O da görmemişti. Bir süre sonra yavaş yavaş yaklaşmaya başlamıştı. Sonra birden bire yanımdan geçip gitmişti. Görünmez olmuşum meğer. Kimse görmemişti. Duymamıştı.
Ertesi gün fırtınalı, soğuk bir sabaha uyanmıştım. Gerçek, rüyadan da boğucuydu. "Ne haddimize efendim," dedim kendi kendime, "boğulmak ne haddimize? Haydi çayını iç de işe gidelim. Bu çay demini mi almamış, neden turuncu? Hay ben şimdi senin... Neyse!"
Kendi kendine konuşur da insan yere batasıca rüyada bağıramaz ya, işte buna içilir.
Kim bilir kaç kere görülür bu rüya, hayatına yön verecek kaç insan görmeden geçmiştir seni ve sen bağıramamışsındır "buradayım hey!" diye.

***

-Anne sabah işe gitme oluy mu? Lüpteeeenn, bi keyecik!

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Nazar...

Öyle derler. Bir kara buluttur dolanmaya başladı birkaç gündür evde. Önce annemin ağrıyan bacağı moralimizi bozdu. Bel fıtığı olduğunu öğrendiğimizde küçük bir şaşkınlık da yaşamadık değil. Çünkü birkaç hafta önce iş arkadaşım aynı şikayetle doktor doktor gezmiş, ağrısından duramaz-oturamaz-yürüyemez hâle gelmişti. Aynı hastalığın birden bire annemde de olması beni bayağı ürküttü. Evde her zaman annemin titizlikle yaptığı tüm işleri üstlendim -pek beğenmese de- elimden geldiğince evin annesi olmaya çalıştım. Zaman zaman annemden farklılık gösterip kendi kurallarımı koysam da şu an idare ediyoruz. Kendi kurallarımdan kastım şu ki; abimin her zamanki gibi elinde meyve tabağı, kahvesi eşliğinde odasına gitmesinin önünü keserek "meyve bizimle yenecek, haydi bakalım oturalım buraya haydi oğlum" benzeri çıkışım gözleri doldurdu diyebilirim.
Annem çok ağrı çekse de mızmızlanacak bir kadın olmadığından son ana kadar doktora gitmemiş olması kötü oldu tabii. Zaten hastalık yeterince kötüyken bir de gece bayılıp yere düşünce, dudağını patlatınca yeni bir üzüntü doğmuş oldu. Sabah bunu da duyduğumda oturduğu, uzandığı odadan uzun süre ayrılmama kararı aldım. İlk kez yatağına kahvaltı götürdüm, malum titiz ve karınca gibi olan annem öyle şeyleri sevmez. Hasta da olsa illa kalkıp gezinecek. Bütün gün zor tuttum yerinde.
Aksilikler bununla da bitmedi tabii. Normalde ufak tefek sakarlıklarım olsa da tuhaf bir şekilde son birkaç gündür farklı bir hisle, sanki akacak bir kanım varmış gibi damarlarım anne karnını tekmeleyen bebek misali hareketlendiğini hissettirdi. Mutfağı toparlarken ayağıma tak diye düşen bıçağın kesiği neyse ki hafifti. Derin olan, asansör kapısına nasıl olduğunu anlamadığım şekilde sıkıştırdığım sol elimin orta parmağıydı. Parmağımdan oluk oluk akan kanı durdurabilmek için deli gibi diğer avucumu bastırırken bir yandan telefonuma ulaşmaya çalıştım. Ancak mecburen bırakmam gerektiğinde kanın durmayacak kadar çok aktığını görüp şoka girdim. Şu an parmağım sarılı ama doktora gitseydim belki dikiş derdi. Sonuç olarak; solak oluşum düşündürse de kopmadığına sevindim. Abimin yıllık izninde şişen ayağıysa şu an iyi gibi. Ev gazi kampına döndü yani biraz. Nedir bu kara bulutların sebebi bilemiyorum. Aman dikkat edin kendinize.

26 Temmuz 2014 Cumartesi

Sesin nereden geldiği hep önemlidir.

Nihayetinde, tuvalet penceresinden duyulan gök gürültüsüdür sesin artık.
Normalde bir kalbi yakıp kavurabilecek güçteyken aslında ne olduğun değil, sesinin nereden geldiği önemlidir. Yakınlık-uzaklık meselesine sadece konum olarak bakmak kadar saçma bir şey de yoktur şu hayatta. Yanındaki sesi -Teoman'ın şarkısında da dediği gibi- içinden geçen binlerce sesle bastırıyorsan uzaksındır. Bazen de sesin yakındaymış gibi yanıltabilir, lakin bilmem kaç ışık hızı uzakta gürlüyorsan ve ben bunu tuvalet penceresinden işitiyorsam konuyu daha fazla kurcalamanın alemi yok.
Genellikle ürkünç, ama sadece hava muhalefetinin sesi olan bir isyan da diyebiliriz gök gürültülerine. Tıpkı sen. Ürkünç oluşunu gidişlerine borçlusun sevgilim. Ama bunun, tuvalet penceresiyle pek alakası yok, o mesele bambaşka.1
Yani işte dediğim gibi; önce tuvalet penceresinden duyulursun, sonra yavaş yavaş duyulmaz olursun. Hep şimşekler çakacak değil ya!




1.Herkes gitmekte özgürdür, kötü olan duygularla oynamaktır.


20 Temmuz 2014 Pazar

Dünyanın bütün çocukları

Çocuklar koşmalı. Özgür bırakmalı güzel bir dünyada. Koşmalı çocuklar, sadece düşünce dizleri kanamalı. Evet yeri geldiğinde ağlamalı. Ancak gözyaşı, düşünce yaralanan dizi için akmalı.
Koşmalı çocuk elinde uçurtmasıyla. Oyuncak silah dahi görmemeli, tanımamalı. Acayip bombalar canını acıtmamalı. Yalnızca çok şeker yediğinde endişe duymalı, illa olduysa da vücudundaki tek hasar çürümeye başlayan azı dişi olmalı. Canı yanmamalı bir çocuğun; bir çocuğun canı yandığında dünyadaki bütün insanların nefesi kesilmeli, boğazı düğümlenmeli "neler oluyor böyle, nerede bir çocuğun canı yanıyor" diye sorası gelmeli.


Kusura bakmayın; ben o kadar cesaretli değilim, Gazze'li bir çocuğun yaralı ya da ... Gazzeli bir çocuğun yaralı fotoğrafını paylaşamadım. O kadarına yüreğim elvermiyor.

Dünyanın bütün çocukları savaştan, katliamdan uzak olsun. Bu kirli oyun çocukların oynayacağı türden değil. Onlar saklambaç sever, evcilik sever, bisiklete biner. Bitsin bu pis oyun. 
Şunu da ekleyeyim; çocukların canının yandığı yerde insanlar kat kat ölüyordur, insanlık zaten ölmüştür.

30 Haziran 2014 Pazartesi

Öykü:Şeyler Söylenmek İçin Değildir

"Haydi ama çabuk! Böyle akşama kadar bekleyemem, ne söyleyeceksen bir an önce söyle!"
"Söyleyeceğim elbet ama biraz ağır olacak, kabul mü?" dedi.

Sırf meraktan kabul ettim. Yoksa daha ağırını kaldıramayacaktım. Sabahtan beri çok gereksiz bir yük varmış gibiydi omuzlarımda. Çok konuşan insanları sevmediğim halde ona nasıl katlandığımı sorup duruyordum kendime. İçimdeki ses onun cümlelerini duymamamı sağladığı için bundan keyif de alıyordum. Tek duyabildiğim "Sana önemli şeyler söyleyecektim aslında." girişi olmuştu. Giriş biraz geç gelse de o an dikkatimi toparlamamda bir sıkıntı çıkmadı.

 Elindeki sigarasıyla aptalca hareketler yaparken yine gevelemeye başladı:
"Sonra konuşuruz ben gidiyorum, sen gelmesen de olur." der demez oturduğu sandalyeden kalkıp yürümeye başladı. Anlamamıştım. Umrumda da değildi aslında. Artık böyle şeyleri çekemiyordum. Ama yine sırf meraktan masaya çayların parasını fırlatıp koştum. Kolundan sertçe tuttum. Filmlerdeki gibi. "Bırak, kolumu acıtıyorsun" diye seslendirdim onu. Ama o hain bir kahkahayı suratımda patlatıp "İnandın mı? Ulan ne salak adamsın. Yok önemli bir mevzu, sadece seni denedim. Nasıl merak ettin ama?" Dayanamadım ve nereden geldiğini anlayamayacağı hızda suratına bir tokat geçirdim. Bu defa sanki o da bana yumruklarıyla girişmiş gibi bir aksiyon sahnesi canlandırdım gözümde. Ama yok, aldığı tokat darbesiyle daha şeytani gülüyordu. Dayanamayacağımı hissettim. Neyse ki gülmeyi kesti:"İşte buydu anlatmam gereken. Beni de aynı böyle kandırdın pislik herif! Nasıl oluyormuş ha kandırılmak, beğendin mi? Şimdi siktir git!"

Artık her şey netleşmişti. Nihayetinde bir kadındı ve erkek ruhundan anlamıyordu. Biz sıkılgan yaratıklardık. Öyle her takıldığımız kadına ait kalamıyorduk maalesef.

Kahkahası kesildikten sonra bir süre de kendini tokatlayışını izlemek zulmüne katlandım. Biter bitmez onu psikiyatriste götürecektim, bu fikir aklıma yattı. Ben ki bu güne kadar kimse için kılımı kıpırdatmamışımdır. Ona karşı ya biraz daha fazla düşünceliydim ya da vicdan yapmıştım. Ben bu güne kadar hiç kendimi de dinlememiştim ki... İçimin bana anlatmak istediğine kulak tıkamak hobim gibi bir şey. İç sesimin anlattığı şeyi bilemeden onu izlerken, o hâlâ kendini tokatlıyordu.
~~~~~~~~~~~~~
Kendime attığım tokatların acısı onun attığı kadar etkili olmasa da kendimi durduramıyordum. Zira ona söylemek istediğim hiçbir şeyi söylememiş olmam daha acıydı. Çok daha ağır şeyler vardı zihnimde ama söyleyememekle beraber bir de sıradanlaşmıştım. Sıradan bir aile kızı mı yoksa sıradan bir sokak fahişesi mi olmuştum onun gözünde? Ne önemi var ki, sıradan olmuştum. Hoş, onun ne düşündüğünün pek bir önemi de yok; sonuçta onu görme bahanesiyle buluşmak isteyişimi anlamayacak kadar salaktı. Evet, onu gebertecek kadar öfkeli ve görmek isteyecek kadar delisiydim.

Bir süre aptalca şeyler anlatıp durdum. O da zaten tek bir kelimesini dinlemedi, bundan eminim. Onu iyi tanıyordum, o bunu da bilemeyecek kadar salaktı. Sonra birden bire delirip masadan kalkma isteğime karşı koyamadım. Gereksiz bir ergen hamlesiydi ama yapmış bulundum. Sonrası zaten malum. Tokat kıyamet. Bir de demesin mi yürü hastaneye diye? Oracıkta gırtlağını sıkacaktım. Neyse ki öfke nöbetlerim beş dakikayı geçmez. Ama kim olsa beş dakika boyunca kendini tokatlayan bir manyağı akıl hastanesine bile yatırmayı düşünürdü.

Mevzu derin. Bırak kızım dedim kendime, ne anlayacak bu herif? O basit bir aşk ve bağlanma hikayesi zannededursun. Karşılaştırsın diğer kadınlarla. Oracıkta herşey bitti işte. Artık rahat bir nefes alma vakti geldi. Yıllardır sahile inip karşı kıyılara küfretmemiştim. Haydi yürü, tam sırası...

14 Haziran 2014 Cumartesi

Konuşalım mı?

Ya da ben konuşayım siz dinleyin. Ve oldukça kişisel bir yazı olacak baştan uyarayım. Amacım ne? Yazmak kendimi iyi hissettirecek her zamanki gibi. Çünkü bazen kimseye anlatamadığın şeyleri yazarsın, okuyanın anlayıp anlamaması seni bu ruh halindeyken pek ilgilendirmez.
Bazı dönemler oluyor, kendimi sürekli değersiz hissedecek şeyler yaşıyorum ya da hassas bir ruh haline giriyorum. Sanki her şey üst üste geliyor ve kimse tarafından önemsenmediğimi hissediyorum o dönemlerde. Aniden kaybolup gitsem yokluğum fark edilmeyecekmiş gibi. Bazen sevgim, dostluğum, hiç değilse insanlığım yetmiyormuş gibi kimseye. Düşmanını bile önemserken insan, sana sen yokmuşsun gibi hissettiriliyorsa tabii ki sosyal yaşamın da bir anlamı kalmıyor. Bilmem nedendir, sanki görünmezsin ve hiç hayatlarında bulunmamışsın gibi davranıyorlar. Dediğim gibi bu bir dönem mi ve kimin dönemi -benim mi onların mı- bilmiyorum. Ama böyle anlarda çocukluğumu daha bir hatırlıyorum. Bu sefer daha bir kabuğuma çekilip bu dönemin geçmesini bekliyorum. Bu dönem geçtiğindeyse; kimse beni hatırlamıyor, sanki yüz yıllık bir uykudan uyanmışım gibi herkes yeniden tanışılacak yabancılar oluveriyor. Kaybediyorlar beni umursamadan, kayboluyorum. Bulmaya çalışansa yok.
Ben bana yeterim diye yine kendimi kandırıyorum.

Dünya üzerinde bize yüklenen ağır yüklerden arada bir başımızı kaldırmaya fırsatımız olduğunda bunları hissediyorsak ölüden farkımız ne ki?

11 Mayıs 2014 Pazar

Vardır elbette canım.

Hayatta kabiliyetsiz insanlar da vardır canım. Başladığı her işi kurutan. Yapamadığı yüzbinlerce şey olan. Yapabildiğiyse sadece sevmek olan. Evet hayatta kabiliyetsiz insanlar da vardır canım. Ağlamamayı beceremeyen. Bazen çok karmaşık hisseden. Hiç sevgisini gösteremeyen. Tabii ki hayatta kabiliyetsiz insanlar da vardır canım. Bir türlü sevilmeyi beceremeyen. Bir türlü sevinmeyi beceremeyen ve bir türlü övünmeyi beceremeyen ve dövünmeyi çokça becerebilen. Elbette kabiliyetsiz insanlar da vardır canım. Çok uzağa gitmiş olamaz herhalde, pencerenden dışarı bak. Belki aynadadır ya da telefonun ucunda. Kim bilir belki herhangi bir kitabın bilmemkaçıncı sayfasında, belki de televizyonun renkli ekranında. Belki çayını yudumlarken çok önemsizdir ya da otobüsün demirine tutunurken fazlaca hayalperest. Belki bilmediğin bir ninni biliyordur senden habersiz ve bozuluyorsundur buna canım. Belki de sadece buradadır. Ya da gözleri buradadır. Hissetmek çok sembolik acılar veriyor canım. Çok sembolik. Sembolik şeyler bunlar canım.

24 Şubat 2014 Pazartesi

Yalancı Günlük

O her gece; kendi yeri olan yatağın sağ tarafına uzanmış, sol elini ensesinin altına yerleştirmiş ve yüksekte tuttuğu sağ bacağına, başucu kitabını tutan sağ elini dayamış vaziyette kitabını okuyan adam; bense onun sol elinin başı altında oluşundan istifade ederek sol yanına uzanmış ve göğsüne yaslanarak ona sarılmış, onun kitabına göz gezdiren muzip karısıyım.

26 Ocak 2014 Pazar

21.01.2014

Artık bir şehri geride bıraktım. Artık bayramlarda koştura koştura gittiğim bir yer olmayacak belki de. Dünya üzeri böyle bir yer işte. Çok bağlanmamak lazım hiçbir yere. Yine giderim bayramlarda bir yerlere ama kabir ziyaretleri insanın koştura koştura gitmek isteyecekleri yerler değildir canım. Yine de inanmışızdır, mezarın ayak ucundan, bizi görebileceğine kişinin. Yalnızlık hissedilir mi orada, bilinmez. Ama orada öyle bir his varsa, onu duymasın diye bizi görsün isteriz ve gideriz oraya. Hatta bazen abartıp kendimizi ölünün yerine bile koyarız, deriz ki; "ben öldüğüm zaman yalnız kalmak istemiyorum o soğuk, kimsesiz toprakta. Yalnız başına orada öylece yatıp kalmak ne kadar acı." Oysa mezara koyduktan sonra mevtanın başından neler geçtiğini, ruhuna tam olarak neler olduğunu, neleri gördüğünü kestirmek ne mümkün? Yine de yalnız kalmasın der dururuz. Ama cenaze defnedildikten sonra herkes evine çekildiğinde o mezar yalnız kalacak, hiç düşünemez miyiz sanki bunu? Ama yapılabilecek başka bir şey yok.
İşte dedemin tabutu mezarlığa omuzlarda götürülüken bir çoğumuzun birçok kere kafasından geçendi "ayak ucu tarafından gidelim, görsün ki çocukları, görsün ki torunları onun peşindedir. Onu bırakmayacak." Uzun bir cemaat hakikaten peşini bırakmadı tabutunun. Kolay mı o kadar çocuk, her biri bir tarafa dağılmış onlarca torun, yaklaşık bir o kadar daha torun çocukları şimdi tabutun etrafında yürüyordu. Ve bunun yanında tüm köy sakinleri... Kendi isteği üzerine köye getirildi dedem. Tıpkı anneannem gibi.
Dedim ya, bir şehri geride bıraktım diye. İşte bu öykü, o geride bırakmanın öyküsüdür dolaylısından. Yaşadığı ve öldüğü şehirden, gençliğinde ayrılmış olduğu diğer şehrin köyüne gömülmek için tabutuyla gelen adamın torunuyum. O güzel mavi gözleri son kez kefenin ucundan gören torunlarından sadece biriyim. Onun sevgili kızının çocuğu. O bir deri bir kemik kalmış cılız, hafif adamın o açık mavi buğulu gözlerini son kez köyünün ortasında, o taş minareli caminin yanında gören torunu. Çocukluğundan beri dedesini ve anneannesini görmek için, onun yaşadığı ve olunce ayrıldığı şehre her bayram ziyarete gelen torunu. Küçük bir kız çocuğuyken onun haberleri dinlediği antenli radyosunu almaya çalışan, yokuş olan sokağında habire dizleri üstüne düşen torunu. Öldüğünü hâlâ kabullenemeyen torunu. Ve onun yaşamını geçirdiği şehre geldiğinde ne onu ne de mezarını göremeyecek olan torunu. Mekanı cennet olsun.
Related Posts with Thumbnails
Bu gadget'ta bir hata oluştu