30 Haziran 2014 Pazartesi

Öykü:Şeyler Söylenmek İçin Değildir

"Haydi ama çabuk! Böyle akşama kadar bekleyemem, ne söyleyeceksen bir an önce söyle!"
"Söyleyeceğim elbet ama biraz ağır olacak, kabul mü?" dedi.

Sırf meraktan kabul ettim. Yoksa daha ağırını kaldıramayacaktım. Sabahtan beri çok gereksiz bir yük varmış gibiydi omuzlarımda. Çok konuşan insanları sevmediğim halde ona nasıl katlandığımı sorup duruyordum kendime. İçimdeki ses onun cümlelerini duymamamı sağladığı için bundan keyif de alıyordum. Tek duyabildiğim "Sana önemli şeyler söyleyecektim aslında." girişi olmuştu. Giriş biraz geç gelse de o an dikkatimi toparlamamda bir sıkıntı çıkmadı.

 Elindeki sigarasıyla aptalca hareketler yaparken yine gevelemeye başladı:
"Sonra konuşuruz ben gidiyorum, sen gelmesen de olur." der demez oturduğu sandalyeden kalkıp yürümeye başladı. Anlamamıştım. Umrumda da değildi aslında. Artık böyle şeyleri çekemiyordum. Ama yine sırf meraktan masaya çayların parasını fırlatıp koştum. Kolundan sertçe tuttum. Filmlerdeki gibi. "Bırak, kolumu acıtıyorsun" diye seslendirdim onu. Ama o hain bir kahkahayı suratımda patlatıp "İnandın mı? Ulan ne salak adamsın. Yok önemli bir mevzu, sadece seni denedim. Nasıl merak ettin ama?" Dayanamadım ve nereden geldiğini anlayamayacağı hızda suratına bir tokat geçirdim. Bu defa sanki o da bana yumruklarıyla girişmiş gibi bir aksiyon sahnesi canlandırdım gözümde. Ama yok, aldığı tokat darbesiyle daha şeytani gülüyordu. Dayanamayacağımı hissettim. Neyse ki gülmeyi kesti:"İşte buydu anlatmam gereken. Beni de aynı böyle kandırdın pislik herif! Nasıl oluyormuş ha kandırılmak, beğendin mi? Şimdi siktir git!"

Artık her şey netleşmişti. Nihayetinde bir kadındı ve erkek ruhundan anlamıyordu. Biz sıkılgan yaratıklardık. Öyle her takıldığımız kadına ait kalamıyorduk maalesef.

Kahkahası kesildikten sonra bir süre de kendini tokatlayışını izlemek zulmüne katlandım. Biter bitmez onu psikiyatriste götürecektim, bu fikir aklıma yattı. Ben ki bu güne kadar kimse için kılımı kıpırdatmamışımdır. Ona karşı ya biraz daha fazla düşünceliydim ya da vicdan yapmıştım. Ben bu güne kadar hiç kendimi de dinlememiştim ki... İçimin bana anlatmak istediğine kulak tıkamak hobim gibi bir şey. İç sesimin anlattığı şeyi bilemeden onu izlerken, o hâlâ kendini tokatlıyordu.
~~~~~~~~~~~~~
Kendime attığım tokatların acısı onun attığı kadar etkili olmasa da kendimi durduramıyordum. Zira ona söylemek istediğim hiçbir şeyi söylememiş olmam daha acıydı. Çok daha ağır şeyler vardı zihnimde ama söyleyememekle beraber bir de sıradanlaşmıştım. Sıradan bir aile kızı mı yoksa sıradan bir sokak fahişesi mi olmuştum onun gözünde? Ne önemi var ki, sıradan olmuştum. Hoş, onun ne düşündüğünün pek bir önemi de yok; sonuçta onu görme bahanesiyle buluşmak isteyişimi anlamayacak kadar salaktı. Evet, onu gebertecek kadar öfkeli ve görmek isteyecek kadar delisiydim.

Bir süre aptalca şeyler anlatıp durdum. O da zaten tek bir kelimesini dinlemedi, bundan eminim. Onu iyi tanıyordum, o bunu da bilemeyecek kadar salaktı. Sonra birden bire delirip masadan kalkma isteğime karşı koyamadım. Gereksiz bir ergen hamlesiydi ama yapmış bulundum. Sonrası zaten malum. Tokat kıyamet. Bir de demesin mi yürü hastaneye diye? Oracıkta gırtlağını sıkacaktım. Neyse ki öfke nöbetlerim beş dakikayı geçmez. Ama kim olsa beş dakika boyunca kendini tokatlayan bir manyağı akıl hastanesine bile yatırmayı düşünürdü.

Mevzu derin. Bırak kızım dedim kendime, ne anlayacak bu herif? O basit bir aşk ve bağlanma hikayesi zannededursun. Karşılaştırsın diğer kadınlarla. Oracıkta herşey bitti işte. Artık rahat bir nefes alma vakti geldi. Yıllardır sahile inip karşı kıyılara küfretmemiştim. Haydi yürü, tam sırası...

14 Haziran 2014 Cumartesi

Konuşalım mı?

Ya da ben konuşayım siz dinleyin. Ve oldukça kişisel bir yazı olacak baştan uyarayım. Amacım ne? Yazmak kendimi iyi hissettirecek her zamanki gibi. Çünkü bazen kimseye anlatamadığın şeyleri yazarsın, okuyanın anlayıp anlamaması seni bu ruh halindeyken pek ilgilendirmez.
Bazı dönemler oluyor, kendimi sürekli değersiz hissedecek şeyler yaşıyorum ya da hassas bir ruh haline giriyorum. Sanki her şey üst üste geliyor ve kimse tarafından önemsenmediğimi hissediyorum o dönemlerde. Aniden kaybolup gitsem yokluğum fark edilmeyecekmiş gibi. Bazen sevgim, dostluğum, hiç değilse insanlığım yetmiyormuş gibi kimseye. Düşmanını bile önemserken insan, sana sen yokmuşsun gibi hissettiriliyorsa tabii ki sosyal yaşamın da bir anlamı kalmıyor. Bilmem nedendir, sanki görünmezsin ve hiç hayatlarında bulunmamışsın gibi davranıyorlar. Dediğim gibi bu bir dönem mi ve kimin dönemi -benim mi onların mı- bilmiyorum. Ama böyle anlarda çocukluğumu daha bir hatırlıyorum. Bu sefer daha bir kabuğuma çekilip bu dönemin geçmesini bekliyorum. Bu dönem geçtiğindeyse; kimse beni hatırlamıyor, sanki yüz yıllık bir uykudan uyanmışım gibi herkes yeniden tanışılacak yabancılar oluveriyor. Kaybediyorlar beni umursamadan, kayboluyorum. Bulmaya çalışansa yok.
Ben bana yeterim diye yine kendimi kandırıyorum.

Dünya üzerinde bize yüklenen ağır yüklerden arada bir başımızı kaldırmaya fırsatımız olduğunda bunları hissediyorsak ölüden farkımız ne ki?
Related Posts with Thumbnails
Bu gadget'ta bir hata oluştu