21 Aralık 2014 Pazar

Ben en kötüyüm belki biraz karanlık ve çirkinimdir de

Bir önceki yazımda tehlikeli derecede affedici olmaktan bahsetmiştim. Benim de öyle olduğumu üzülerek söylemiştim ama benim de affedemediğim şeyler oluyor. Çünkü herkesin bir affetme derecesi vardır. İnsan ve tahammülü bir yerde tükenir.

Her şey affedilemez bu hayatta. Örneğin; eşlerden biri diğerini aldattığında aldatılan taraf görmezden gelecek kadar affedici oluyorsa orada bir sorun var demektir. En azından benim açımdan bu böyle. "Arada çocuk varsa" kısmının tamamen yanlış bir düşünce olduğu kanısındayım. Mutsuz bir ailede yetişen çocuk, en az boşanmış anne-baba ortamında yetişen bir çocuk kadar olumsuz etkilenmektedir. Ebeveynlere düşen görev, çocuklarının olumsuzluklar karşısında daha az etkilenmesini sağlamak olmalıdır. Eşler arasında bir aldatma olayı yaşanmışsa o aileden huzur, mutluluk, sevgi beklemek dünyanın en saçma şeylerinden biridir.

'Affetmek' konusunu tekrar açmamın sebebi, yine affedicilikle alakalı birkaç birikmiş düşüncemi paylaşmaktı. O halde başlıyorum artık:

Burada fazla olumsuz şeyler yazıyorum. Okuyanların kafasında mutsuz, hevessiz, insanlardan uzak bir görüntü çiziyorum. Bunun bir nedeni olabileceğini hiç düşünmüş müydünüz? Düşündüğünüzü biliyorum. Kimse mutsuz, neşesiz, sevimsiz olmayı istemez. Elbette ben de istemiyorum. Bu benim severek kullandığım bir biçim değil. Ben böyle olmaya zorlandım ve her gün zorlanıyorum. Dirensem de, çevreye gözlerimi kapatıp kulaklarımı tıkasam da hissediyorum.
Bu mutsuzluğumun, yalnızlık hissimin nedeni karşılıksız sevilmeyişimdir. Herkesin peşinen alması gereken bir bedeli var beni sevmek için. Dostum dediğim insanlar ben onları ne kadar desteklersem, her türlü aşağılamalarına ne kadar 'eyvallah' dersem, ne kadar çok dertlerini dinlersem ve hiç denecek kadar az kendi derdimi anlatırsam onlara, ne kadar kendimi unutursam o zaman beni sevebileceklerini hissettiriyorlar. Bir kere kendimi kabuğuma çektim mi benden kötüsü yok. Bir anda onlar için yaptığım yüzlerce şeyi çöpte buluveriyorum. Yermek için fırsat kolluyorlar ve benim onlara yaptığım dostluğun %10'unu inanın göremiyorum. Gerçekten ne kadar kuvvetli dostumlar, değil mi?
Şimdi ben de onlardan karşılık mı beklemiş oluyorum? Yüzlerce, binlerce dostluk edip ettiğimin sadece %10'unu görmeye razı biri olarak soruyorum; bu beklediğim şey karşılık mı?

Geçtiğimiz hafta 'dostum'un gerçekten zor bir şey yaşamış olduğunu bilmeme rağmen ve bu gün tatil günüm olmasına rağmen ona yarım saatimi bile ayırmadım. Yanında olmadım. Aramadım, sormadım. Üstelik bunu "böyle yapmalıyım" diye düşünerek de yapmadım. Açıkçası aklıma bile gelmedi. Fazlasıyla kırgın olacağım ki, onu böyle bir anında yalnız bıraktım ve hatta unuttum. Zaten kendimi suçlamama fırsat kalmadan onun beni suçladığını da görebiliyorum. Daha önce her anında yanında olsan da bir kere olmadın ya, sen en kötüsün diyorum kendime. Evet, ben en kötüyüm ve insanları sevmiyorum. Kendini herkesten daha fazla seven insanları da sevmiyorum. Sürekli sürekli insanları yaralayan ve bundan haz duyan insanları da sevmiyorum. Bir yandan da kendime yine kızıyorum; onu böyle bir zamanda nasıl yalnız bırakabildin? Sonra kendimi cevaplıyorum; "onun seni yalnız bıraktığı, için çıkarcasına ağladığın dertlerine say". Sonra "sus" diyorum kendime, "ben kimseden karşılık beklemiyorum, ben onlar mıyım?" Ben kötüyüm, en kötüyüm. Tek bildiğim bu.
Haydi mutlu seneler.

16 Aralık 2014 Salı

Affetmek üzerine...

"Affetmek büyüklüktür!" Öyle midir gerçekten? Ne kadara kadar affetmek büyüklüktür mesela? Yüzümüze tükürürlerse "ya rabbi şükür şükür" mü demeliyiz?
Affedici olmak bazen çok önemli bir erdemdir. Bunu kimse inkar edemez. O "asla affetmem" dediğimiz hatayı biz de yapabiliriz. Elimizde nereden baktığımıza bağlı büyüklükte bir hayat var ve bu hayatın içine ne hatalar, ne doğrular sığdırıyoruz. Ama bazı hatalar var ki, hata demeye dili varmaz insanın. Kalbindekini yansıtırsa karşındaki, onu affedip affetmemek sana kalır ve kimse "neden affetmedin?" diye soramaz bile. Çünkü senin yerinde olsa o da affetmezdi.
Bazen affetmek bir suçtur. Evet, bir suç. Dünyaya bunca kötülüğü dokunmuş bir zalimi nasıl affederdin mesela? Affetseydin mazlumların hakkına giren o zalimden olmaz mıydın sen de?

Ben çok affederim. Kişinin önümde durup gözlerime bir kere bakması yeter bazen affetmeme. Bunun o kadar büyük bir zayıflık, acizlik olduğunu bilmeme rağmen bana yapılanı umursamıyormuşum gibi davranıyorum. Elimde olmuyor. Bunu nereden öğrendiğimi de bilmiyorum. Elimde olsa yapmazdım.

Geçtiğimiz aylarda bir arkadaşımla aramızda büyük bir anlaşmazlık oldu. Ama arada öyle bir iletişim kopukluğu yaşandı ki ne o bana neden bozulduğunu söyledi ne de ben ona üzerime attığı suçtan dolayı kırıldığımı söyleyebildim. Benim hakkımda çok yanlış düşündüğü bir mevzuyu diğer iki farklı arkadaştan duymuştum ve "sana söylediğimizi ona söyleme, bilmiyormuş gibi davran" dediler. Aslında benim açımdan onursal önem taşıyan konuyu sırf onlar kötü duruma düşmesin diye sakladım. Hislerimi belli etmedim. O kadar kırılmıştım ve kızgındım ki, onarılamaz olarak tanımladım ama karşıma alıp "bak böyle böyle" diye anlatamadım ve "senin, hakkımda böyle düşünmeni istemezdim" diyemedim. Dünyanın en büyük hakaretine uğramışım gibi hissediyordum ve içimde tutmak zorundaydım. Ama bir yandan da öfkeyle gözlemledim onu. Bana karşı davranışlarını izledim. Sonra ne oldu peki? O hiçbir şey olmamış gibi, sanki ben iftiraya uğramamışım gibi, ortada hiçbir terslik yokmuş gibi davrandı. Hatasını anlamıştı belki de. Normal normal selamlaştık, gözlerime bakabildi. Bu kadar fazla kırılmış olan ben, anlaşılamaz şekilde affetmiştim sanki onu. Hiçbir şey yokmuş gibi davranarak rolüme fazla kaptırmıştım kendimi. Sonunda unutmuştum. Nasıl oldu da onun arkasından ahlaksız bir iş çevirebileceğimi düşündü? Nasıl oldu da ben böyle bir şeyi affedebildim? Belki de esas soru; affettim mi?
Evet, sanırım affettim. Çünkü etmemiş olsaydım böyle davranmazdım. Peki kıza her baktığımda bana yakıştırdığı durum aklıma gelmiyor mu?

İnsan bazen kendine anlam veremiyor. Çok kızıyor kendine çok. Ama bazı huylarını değiştirmesi çok zaman alıyor. Ben de tolerans sınırımı gözden geçirsem iyi olacak. Herkes her konuda ölçülü olmalı.

10 Aralık 2014 Çarşamba

Aklıma geldi de - 27

Bundan iki-üç yıl önceki yazılarıma baktığımda "nasıl kötü bir dil kullanmışım böyle?" diyorum şu sıralar. Özellikle kendimi anlattığım yazılarda bunu çok yaşıyorum. Hem bazı fikirlerimin nasıl keskin bir şekilde değiştiğini hem de ne kadar saçma cümleler kurduğumu görüyorum. Ergenlik çağındaki bir kız çocuğuyla konuşuyormuşum gibi hissettim bazılarını okurken (zaten şu ergenlik kaç yaşında bitiyor tam olarak bilen yok).
Silesim geldi :) Bazen katlanamayacak gibi olduklarımı taslağa döndürüyorum ne yapayım? Hepsini kaldırsam mı demeden edemiyorum. Ama olsun, insanın kendindeki gelişmeleri görmesi de güzel. Her geçen yıl biraz daha bilinçlendiğimi hissettiriyor. Ne tuhaf, değil mi?

9 Aralık 2014 Salı

2015'e doğru...

Her yılın sonunda yaptığım gibi geleneksel bir yıl sonu yazısıyla daha buradayım. Sıradan bir deyişle; acısıyla tatlısıyla bir yılı daha sonlandırdık. Yeni yeni umutlar, hayaller ektik gelecek yıllar için. Ne biçeriz, bilinmez. Bazen kızdık, bazen üzüldük, bazen sevindik, bazen başardık. Koca bir yıl çabucak geçse de içine neler neler sığdırdık aslında. Ama en önemlisi de; yine çok kayıplar verdik. Soma'yı yaşadık. Yetmedi daha yüzlerce işçi kaybettik. Hiç iyi şeyler olmuyordu ne dış dünyada ne de benim iç dünyamda. 2014 de bize kötü geldi. O da önceki yıllara benzedi.

Tüm bu mutsuzluklar içinde arada iyi şeylerin olduğu da oluyordu. Devam eden yaşamda farklı mutluluklar da bulunuyordu elbette. Yakın bir arkadaşım evlendi ve nikah şahitliğine beni layık gördü. Bu benim için gerçekten önemli bir andı. Ayrıca henüz yıl bitmeden sevindirici bir haber de aldım; o ve eşi bebek bekliyor. Böyle şirin bir yuvanın şahitliğini yapmaktan onur duydum. İyi ki memura "evet" demişim diyorum :) (yadırgamayın bu heyecanımı, zira nikah masasında gelin ve damattan daha heyecanlı bir şahittim).

Bazen yeni bir yıl için yeni yollara yürüme planları yapılır. Gerçekleştirilir ya da gerçekleştirilemeyebilir, ama önemli olan o planları yapmaktır. İstemek başarmanın yarısıdır derler ya, işte ondan. Gelecek yıl bu planlarımın gerçekleştiğini ya da gerçekleşmek üzere olduğunu görmeyi umuyorum. Kimse boşa kürek çekmek istemez sonuçta. Ama hayatın ne getireceği hiç belli olmadığından gerçekleşmeyen planlara üzülerek karalar bağlamanın da bir alemi yok. Yeni planlar koymaya her zaman devam etmeliyiz değil mi? Söz verin!

Planlarım olduğu gibi kaygılarım da var. Var olan düzenimden uzaklaşıp yeni bir yola yürüyor olmak, yolun sonunda karşıma neler çıkacağını bilmediğimden ya da önüme çıkan sapaklardan doğru olanı seçip seçmediğimi bilmemekten ötürü kaygılandırıyor beni. Bunu da ancak her şey olup bittikten sonra öğreneceğim. Ya "keşke zamanı geri alabilseydim" diye pişman olacağım ya da "iyi ki bu yöne sapmışım" diyeceğim. İyi de olsa kötü de olsa bitişler beni hep hüzünlendirmiştir. Bundandır mutlu sonla biten filmlerde bile dökülen gözyaşlarım. Mutlu da olsa bitti diye.

2015'in iyi olup olmayacağını yine önceki yıllar gibi şu an bilemiyorum. İlerleyen zamanlarda göreceğiz. Önemli olan acıların yaşanmamasını, kayıpların verilmemesini, artık iyi olmayı temenni etmek. Her şeye rağmen -daha değerlisi gelene kadar- en değerli yılım 2013 olarak kalacak.   Hem umut veren hem de umutsuzluk veren en değerli yıl. Çünkü genelinde ve özelinde, benim için bir dönüm noktasıydı. Nice yıllara Sembolizasyon!

2 Aralık 2014 Salı

Ne Güzel Adın

Bilmem siz de mi öyle düşünürsünüz; isimlerin kişiler üzerindeki etkilerine inanırım bir parça. Tamamen kişi sahip olduğu ismin özelliklerini taşır demiyorum ama. Farklı bir şey.
Bana göre:
Bir kişinin iç dünyasına girebilirseniz orada ismiyle özdeşleşen çok ince ayrıntılar bulabilirsiniz. Belki tamamen tesadüf olabilir. Belki öyle bir şey yok. Ama ben böyle düşünmekte ısrarlıyım. Ayrıca, yeni doğmuş çocuklara isim verirken 'farklı', 'ilgi çekici', 'hiç duyulmamış' isimler yerine değer taşıyan isimler verilmesi taraftarıyımdır. Çocuk 'öyle' olsun diye değil, en azından büyüdüğünde ismine değer vermesi için.
  • Bazen de bir isim, anlamıyla tamamen zıt özellikler veriyor sanki kişiye. Bu da bazı isimlerde oluyor. Örnek bir isim vermeyeceğim ama mesela haylaz olan birçok adaş görürsünüz ve genelde öylelerdir. O zaman benim tezim çürümüş mü oluyor? Hayır, kendi kendimi yine çürütemiyorum, çünkü bu bahsettiğim durum istisnai bazı isimlerde böyle.
Belki de sadece bir isim, özel anlamlar yüklememek gerek. Biri bize seslendiğinde dönüp bakabilelim diye koyulmuş kod olarak görmeliyimdir belki.
Bu konuda bir şey söylemek isteyen elini kaldırsın -yok yok yoruma yazsın :)-
Related Posts with Thumbnails
Bu gadget'ta bir hata oluştu