1 Kasım 2015 Pazar

Seni Rüyamda Gördüm

(Uzun zamandır yoktum. Yoğunluğum vardı. "Dönüşüm muhteşem olamadı" demiştim en son, ama galiba yavaş yavaş dönüşüyorum. O yazıyı yazıp başarısızlığımı kabullenene kadar hiçbir şey değişmemişti hayatımda. Oysa şimdi hayatımı kendime göre şekillendirmeye başladım diyebilirim. Sabırsızlığım ve uzun süren işsizlik dönemim yüzünden az kalsın doktorluk oluyordum ama neyse ki her şey rayına oturmaya başladı.)

Birçok insan o kadar sahte ki, "kimin nasıl dikkatini çekerim" diye düşünüp düşünüp "seni rüyamda gördüm" yalanını bulmuşlar. Hayır mesele sadece dikkat çekmek olsa bi derece, bazıları da karşısındakini denemek için "seni rüyamda gördüm .... yapıyordun / yapıyorduk" olayına el atmış. Neden sahici olamıyoruz? Neden yalan? Herkes hissettiğini yaşasa, duygularını paylaşsa, gördüğünü anlatsa daha çekilir bir yer olmaz mıydı dünya dediğimiz yer? Olurdu. Bu yalan söyleyen arkadaşlara da buna benzer yalanlar söylense bu kadar eğlenebilecekler mi acaba çok merak ediyorum. Hayatta nefret ettiğim şeylerin başındadır aldatılmak.
Sırf bu iğrenç yalanlar yüzünden kimseye "seni rüyamda gördüm" diyemeyeceğim. Oysa o kadar güzel bir şey ki birini rüyanda görmek. Ve özel birini rüyanda görmek. Ve özel birini çok güzel bir şekilde, gülücükler saçarken ve saçarak rüyada görmek.  Böyle bir yalan furyası olmasaydı ve karşı tarafa bunu söyleyebilseydik belki ne kadar sevinirdi karşı taraf. Belki güzel şeylere vesile olurdu. Hiç beklemediği bir anda duyduğu bu güzellik karşısında mutlu olurdu. Küçük bir şey, basit bir şey ama güzel bir şey. Bilmiyorum, bana anlamlı geliyor.
İşte o yüzden, yapmayın gençler! Bu yalanı artık söylemeyin gençler. Hoş söylenmese bile artık çok geç.

24 Ağustos 2015 Pazartesi

'Dönüşüm' ...muhteşem olacaktı oysa

"Güzel şeyler yapacağım, beni üzen şeylerden uzaklaşacağım, hayallerimi tamamen ya da kısmen gerçekleştireceğim zaten ne istiyorum ki hepsi basit ama beni mutlu edecek şeyler" dedim durdum. Önce elimdekileri yitirmem gerekiyordu yeni yollar için, ben de öyle yaptım. Sonra yeni hayaller kurdum, onları gerçekleştirmek için bir takım şeylerle uğraştım, başaracağımı sandım. Buraya geldim ve sık sık yazılarımda "güzel şeyler olacak, ben de burada anlatacağım", "başaracağım çok hoş şeyler olacak benim açımdan, hallettiğimde bahsedeceğim" dedim. Hiç de öyle imkansız, abuk sabuk gerçekleşmeyecek şeyler de değillerdi. Birkaç fedakarlık ve bolca istekle olacak gibi görünen şeylerdi.
Olmadı.
Yapamadım. Bu gece buraya bunu söylemek için geldim. Güzel şeyler olunca yazacaktım ama olmadığını da yazmalıyım diye düşündüm. Olmadı işte. Hatta benden hiçbir şey olmadı. Hiçbir şeyden mutlu da olmadım. Daha fazla beklemenin alemi yok. Söylüyorum işte artık; olmadı. El-alem erişilemez hayaller kurup şans eseri sahip olurken, dışarıdan bakıldığında gayet basit olan birçok insanın burun kıvıracağı nitelikte hayallerim çabalarımı sonuçsuz bırakarak olmadı. Üstelik bu olmamak da şans eseri. Çünkü bir şeye emek verdiğinizde, uğraştığınızda, fedakarlıklar yaptığınızda, inandığınızda, yürekten istediğinizde olmaması için başka hiçbir sebep yoktur normalde. Hem de kademe kademe hayallerim vardı ki ben daha birinci kademeye erişemeden bu hayallerimi noktalamak zorundayım.
Gregor Samsa oldum; kabuğumun üzerinde ters döndüğümü fark edip debelendim durdum. Sonunda ayaklarımın üzerine dönebildim ama şimdi de tekrar insan olamıyorum. Odada öylece sıkışıp kaldım. Hayatımda güzel hiçbir şey yok. Geleceğim yok. En son yemek yemeyi keseceğim galiba.

6 Ağustos 2015 Perşembe

Gerçekte Kimim?



Bazen dışarıda durup kendine bakmak, içine doğru yavaştan akmak istiyor insan. Gerçi bu böyle sıradan bir insanın tamamen yapabileceği bir şey değil, ancak kısmi yapılabilir sanırım. Kolay mı öyle kendini bir tarafa koyup uzaktan bakmak? Üstelik bunun bir sağlaması da yok, yani "kendimi şöyle şöyle görüyorum dışarıdan, hmm sence doğru mu?" diye sorabileceğin kimse yok muhtemelen etrafta. Çünkü insanlarla ne kadar yakın olursan ol, onları ne kadar seversen sev, onlar ne kadar seni severlerse sevsinler, beraber ne kadar vakit geçirirseniz geçirin, şu ego denen meret yüzünden ya seni çekemediklerinden ya kendinden başka kimseyle yeteri kadar ilgilenemediklerinden ya takıntılarından ya da asla objektif bakmayı beceremediklerinden sana doğru bir sağlama veremeyeceklerdir. Düşünsene; hiç o sebeple söylemediğin, aklından bile geçirmediğin basit bir sözcüğün altından nasıl bir art niyet çıkardılar zamanında. Hem de kim bilir bu ne kadar fazla oldu farklı insanlarla. Belki sen bile, hiç o sebeple söylenmemiş bir sözü kendine tehdit olarak görüp "hep benim kötülüğümü düşünüyor yeaa!" dedin ve sonradan yanıldın. Her neyse! Yani öyle tutup da kendin hakkındaki fikirlerini birine açıklayıp "sence de böyle miyim?" diye sorma gafletine düşme derim. Ama eğer etrafında bilge, kendinden arınmış, filozof ruhlu olgun kimseler varsa iş değişir; onlara her şeyi sorabilirsin kendin hakkında. Tek bilmen gereken şey, bu kimseleri çok nadir tanıyacağın ve belki de hiç tanıyamayacak kadar şanssız olacağın.
Peki o zaman kendimize dışarıdan bakıp bir özeleştiri yapma gereksinimi hissettiğimizde ve bir bilge kişi bulamadığımızda ne yapmalıyız sorusu geliyor akla. Yapabileceğimiz tek şey var; kısmi olarak kendimize dışarıdan bakıp bununla yetinmeye çalışacağız. Böyle bir şeye gereksinim duymuyorsan da duymalısın. Çünkü bu gerçekten gerekli. İyi bir insan olmak için gerekli, kendini dış dünyaya karşı savunman için gerekli, başka insanları kendinden koruman için gerekli falan filan. Kısacası, bir kabulleniş yaşamamız gerekli.

Ben kendime dışarıdan baktığımda çeşitli şeyler görüyorum ve hangisi olduğuma karar veremediğim oluyor. Örnek vermem gerekirse mesela düşünce yapımı olgun bulurken bir bütün olarak çocuksu olduğumu düşünüyorum. Daha önce beceremediğim en basit bir şeyi yapabildiğimde çocuk gibi seviniyorum mesela. Sonra aynaya bakıp çocukça gülümsediğimi, deli gibi heyecanlandığımı görüp gülüyorum halime. Bu ne çift karakter meselesi ne de iki yüzlülük. İnsan kendine ikiyüzlü olamaz ne kadar uğraşırsa uğraşsın.
İnsanın kendi hakkında bile çözemediği binlerce şey varken başkalarını tanımanın güçlüğünü de hissediyoruz elbette. Çok iyi tanıdığımızı düşündüğümüz kişiler bambaşka insanlara dönüşünce neden hala şaşırdığımız anlamsız.
Bir de olayın şu yönü var; tüm insanların içinde öyle cevherler var ki, birini bulup çıkardığımızda diğerini bulsak apayrı şaşırıyoruz. Ve belki de bu yüzdendir birbirimizi sevdikçe sevesimizin gelmesi -ve tabii tersi olarak nefret ettikçe edesimizin gelmesi durumu-. Düşünsene, senin içinde çıkarılamamış ne cevherler var. Kim bilir ne güzellikler var.
İşte insan kendisini bir kenara koyup dışarıdan bakmayı bu yüzden de istiyor. Başkaları da oradan baksın istiyor bazen.

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Dert sende, derman da sende.

Bir derdi olunca insan, sanki başka kimsede dert yokmuş gibi bir izlenime kapılır çoğu zaman. Oysa dünya üzerinde aynı dertten muzdarip binlerce insan var. Hatta tüm insanlar başka başka dertlere sahip. Hatta ve hatta bazı insanların derdi, ortadoğudaki fakir bir çocuğun derdine göre devede kulak kalır.

Yine de insan kendini tüm insanlardan, çevreden, maddeden önemli görmenin önüne geçemiyor. En fazla kendini avutabildiği zamanlarda aklına geliyor "Sadece ben miyim sanki? Bir sürü insanın derdi var ne ki bu?" deyiveriyor içinden. Ama bunu demeden önceki kriz anında yatışana kadar derdini dünyanın en büyük sorunu olarak görüyor. Bazen bunu yapanlara kızıyoruz, çok kızıyoruz. Anlamlandıramadığımız oluyor. Bazen de aklımıza, bunun geçici bir kriz anı olduğu geliyor ve avutmaya çalışıyoruz onu. Avutabiliyor muyuz bilmiyorum. Ama insan insana bir nebze olsun iyi geliyor. Yine de kendimizi ancak kendimiz avutabiliriz galiba.

Bazen şaşıyor insan, gözünde büyüttüğü derdi meğer o kadar sıradanmış ki... Herkeste varmış da insan sadece kendinde var sanırmış. "Başka bir derdi olabilir, ama benim derdimden asla!" düşüncesi nereden gelip yerleşmiştir bilinmez.

27 Haziran 2015 Cumartesi

İstanbul'da Bir Pencere

Dışarıda mis gibi bir hava. İlkbahardayız. Dört duvar arasında mahkumlar gibiyim. Kuşlar ötmüyor aslında, kahkaha atıyorlar. Bana gülüyorlar ama ben sadece cıvıldaşmalarını işitiyorum. Sadece "acaba birbirlerine ne anlatmak istiyorlar" diye düşünüyorum. Biraz sonra meraklı gözlerle pencereden içeri bakıyorlar, ardına kadar açık duran pencereden içeri bir adım bile atmıyorlar.
"Yüzme bilmiyorum" diyorum, ona da yunuslar gülüyor. "Hiç denizlere gitmiyorsun ki, nereden bileceksin" diye muziplik yapıyorlar. "Sen dört duvar arasında aptal aptal otur."
"Hiç olur mu? Ben denize gittim birkaç kere." diye savunma yapmak istiyorum ama, "kaç kere kaç?" diye kinayeli sorular geliyor tarafıma. "Hem ben vapura binmeyi çok severim, bilmiyor musunuz?" dediğimde gökyüzünde başka kahkahalar duyuluyor. Başımı kaldırıp bakıyorum ki martılar... İçlerinden bir kahkaha gelip yakınıma konuyor. "Ne kadar zamandır bize simit atmadığını bir düşün bakalım." "Ama" diyorum "yolum hiç o taraflara düşmedi sevgili martı."
"O yolun bir yerlere düşmesini dört duvar arasında mı bekleyeceksin? Ben gidebilsem çok uzaklara giderdim ama üşeniyorum" diyerek yerden doğrulan kediye bakıyorum. "Oysa sen bir kedi değilsin, senin üşenme hakkın yok."
Tüm bu alayları dinledikten sonra birdenbire uyuyakaldığım koltukta zıplayarak uyanıyorum. Beynimi delercesine beni yerimden fırlatan sesin bir asfalt delici olduğunu anlıyorum. Sinirlenip pencereyi kapatmak için hamle yapıyorum ama pencerenin kenarında duran, demin bakarken uyuyakaldığım kuşları görüyorum. Meraklı gözlerle içeriye göz atmaya devam ediyorlar. Kaçmadıklarından anlıyorum; neyse ki tülün arkasından beni görmüyorlar. Pencereyi kapatmıyorum, koltuktaki yerime geri dönüyorum. Ben de onları gözlemliyorum. Asfalt delicinin sesini işitmiyorum bile. Elime not defterimi alıp kendime günlük program yapmaya koyuluyorum:

  • Vapurla karşıya ya da adalara geçilecek (tabii yanında simit bulundurarak).
  • Sahilde yürüyüş yapılacak ve biraz deniz seyredilecek.
  • Bir çay bahçesinde oturup çay içilecek.
  • Aman ha, yanına mutlaka fotoğraf makineni al, unutma.
  • Kelebek saymaya çalış, kaç tane göreceksin bakalım.
  • Yalnız olunacak, mutlaka yalnız. Yanına gelen doğa dostları ile vakit geçirilecek sadece. Yalnız olmazsan onları ürkütebilirsin (ama bir gün bunu hisseden başkaları da beraberinde götürülecek).
Listeye şöyle bir bakıyorum; çok fazla eksik olsa da bir gün için yeterli diye düşünüyorum. "Yunusların alaylarına bir süre katlanabilirim" diyorum. Not defterimin sayfasını çevirip ileri bir tarih için yeni program yapmaya koyuluyorum ama "Dur bir dakika, geç kalma sakın. Vapurda yaparsın listeni." diye söyleniyorum. Kuşlara el sallayıp hazırlanıyorum.

12 Haziran 2015 Cuma

Tuhaf şey

Köreliyorsun. Hayat öyle bir şey yapıyor ki sana -yok yok aslında hiçbir şey yapmıyor- bir anda kendin bile tanıyamıyorsun kendini. İlginç, yaratıcı, etkileyici fikirlerin varken bile birden bire bomboş bir insana dönüşebiliyorsun. Takıldığın insanların, bulunduğun yerlerin, dinlediğin müziklerin, izlediğin filmlerin, elindeki uğraşıların -ya da tam tersi cümleyi kurabilirsin ki takılmadığın, bulunmadığın, dinlemediğin, izlemediğin, uğraşmadığın-  bunlara çok etkisi var. Ama tamamıyla şununla alakalı diyemiyorsun. Bazen bir yaş bile belirleyici olabiliyor. Şu şu yaşına kadar özünü koruyup bu yaşında bozguna uğrayabiliyorsun mesela. Genelde bunun en somut örneğini çocukluk yıllarına baktığımızda görürüz; çok yetenekli (herhangi bir yeteneği olabilir) bir çocuğu sürekli engellemek, yeteneğini önemsememek ve yok saymak onu öyle bir köreltir ki bunun tüm yaşamını etkileyeceğini kimse kestiremez. E burada yine her zamanki gibi eğitim sistemi zafiyeti ortaya çıkıveriyor ama şu an ona değinmeyeceğim.
Yazmak isteyip yazamadığım zamanlar hep bunlar gelir aklıma mesela. Acaba beni ne köreltiyor, ne engelliyor diye düşünüyorum. Oysa yazmak, rahatlamak istiyorum burada ve bunu seviyorum. Aynı şey iş yaşamında da insanın başına gelebiliyor. Çok çeşitli konularda olabiliyor işte. Nedenini araştırmak gerek belki kendi içimizde. Çünkü dediğim gibi, nedenler o kadar fazla ve karmaşık ki hangisi olduğunu ilk bakışta kestirebileceğimizi düşünmüyorum. Birçok nedeni de olabilir, hayır sadece biri de olabilir, belki de tümüdür. Bilemiyoruz işte. Bilmem psikologlar ruhsal bozuklukların derinini araştırırken bunu da çözebilirler mi? Bunun üzerine de bir çalışmaları var mı? Bu konu hakkında bilgisi olan birileri varsa seve seve aydınlanmak isterim belirteyim.

Hep 'ilham' denen şeyin kabahati bunlar.

5 Haziran 2015 Cuma

Hayaller vs. Hayatlar

DİKKAT! - Yazanın kişisel problemlerini içerir.
Şu hayaller - hayatlar mevzusu çok klişe olsa da hepimizin kendine yakıştırdığı bir takım hayaller vs. hayatlar resmi olmuştur belleğimizde. Hayal ettiklerimiz her zaman olacak diye bir kural yok tabii, umut ediyor insan sadece.
Benim için dünyanın en güzel işi gibiydi çocuk kitapları tasarlamak, ama "paramız yok maaşını veremiyoruz" saçmalığını bir daha duymamak için birkaç yıl önce yayınevi aşkımı sonlandırmıştım. Hatta ondan sonra grafik tasarıma devam ettiğim halde yine aradığım mutluluğu bulamamış, tamamen mesleği bırakmıştım. Bu da bir hayaller vs. hayatlar gibi görünse de aslında şu an asıl hayallerime doğru yol aldığımı söyleyebilirim. Bu anlattığım konunun aklıma gelmesinin sebebi; yine bir çocuk yayınevinin grafik tasarım ilanını görmüş olmam. Önce bir iç geçirdim, ardından aklıma bu yaşadığım hayal kırıklıkları geldi ve kendimi toparlayıverdim.
Anlaşıldığı üzre, son günlerde iş ilanları sitelerinin vazgeçilmez müdavimi oldum. Tabii arayıp bulduğum ilanlar artık yeni mesleğime, yani eğitime yönelik. Ve birçok okula başvuruda bulundum. Sonunda bir geri dönüş aldım ve görüşmeye çağrıldım. Adını devamlı duyduğunuz bir vakıftı görüşmeye gittiğim. Ancak mülakattaki sorulara verdiğim yanıtları sonradan düşününce "ben bile beni işe almazdım" dedim içimden. Ama aslında insanları iyi analiz edebilen kişilerin takılmayacağı, hoş görebileceği cevaplardı. O yüzden içimde küçük de olsa bir umut var diyebilirim. İki hafta içinde olumlu ya da olumsuz geri dönüş yapacaklarını söylediler. Yani bir nevi "biz sizi ararız" vak'ası.
Başvuru yapıyorum ama eğitimime de devam etme planlarım var bir yandan. Yaz mevsimi çıkarken benim için bir şeyler netleşecek. Şu an için istem dışı bir belirsizlik var. Gerçi bir işe girersem de eğitimime devam etme planlarımdan vazgeçmeyeceğim. Onun da çaresi bulunur.
"Büyüyünce ne olacaksın" diye sorular sordular çocuklara, ne saçmaydı değil mi? Şimdi bile ben istediğim "şey" olabilecek miyim, yoksa hiçbir şey olamayacak mıyım bilemiyorum. Elimden geleni yaparak sonuçları göreceğim. İyi bir eğitimci olmak istiyorum ve zaman zaman yapabileceğime inanıyorum. Bazense kendime olan güvenimi yitirdiğim oluyor, acaba diyorum doğru yolda mıyım ve ben buna uygun muyum?  Çünkü gerçekçi olmak gerek. Gerçekten verimli olup olmadığını kişinin bilmesi gerek. Kendini gereksiz ego ve çok bilmişliklerden arındırması gerek. "İyi" olabilmek için çalışıp çabalayıp kendini sürekli geliştirmesi ve o bulunduğu yeri gerçekten hak etmesi gerek. Böyle düşünüyorum ve buna göre hareket edeceğim. Ve biliyorum ki bir gün her şey rayına oturacak.
Güzel şeyler olsun da size güzel güzel anlatacağım.

12 Mayıs 2015 Salı

Aklıma geldi de 32

Şimdi hâlâ umuttan bahsetmek biraz ayıp mı olur?



Teoman'ın da bir benzerini dediği gibi: "Çok mu ayıp hâlâ mutluluk istemek? Neyse zaten hiç halim yok!..."

27 Nisan 2015 Pazartesi

Hava boşluğuma hoşgeldiniz


Bir Nisan'ın daha sonuna yaklaştık. Bahardan da bir şey anlamadım, yaşadıklarımdan da. Hız sevmiyorum ve her şey bana o kadar hızlı geliyor ki anlatamam. Yıllar çok çabuk geçiyor mesela. Hiçbir şey yapmadan bitiveriyor. Ben hız sevmiyorum dedikçe daha da hızlanıyor. Bu yüzden birçok insanın hızlı ilişkilerine de anlam veremiyorum. Çok çabuk sevip sevilip vazgeçen, düşman olmaya meyilli ilişkiler. Ailesiyle böyle mi yaşıyor insan da neden diğer şeylerde hep böyle? Neyse ben istesem de istemesem de hayat çok hızlı.

Yılın başında işimden ayrıldım. Yeni ve emek isteyen yolumu çizmek için gerekli bir şeydi bu. Şu an farklı projelere yoğunlaşmam gerekse de ben hâlâ bir çeşit bunalımın içinden çıkmaya çalışıyorum. Gerçi çıktım gibi bir şey. Ama tüm hayatımı etkileyen bir bozukluktu bu halledemediğim. Hayatımın en önemli dönemini çarçur ettim kısacası. Hâlâ geç kalmış sayılmam ama çok büyük bir kayıp bu. Bunun mimarının bizzat kendim olması, kabul etmek istemeyeceğim bir şey olsa da mecburum. Her ne kadar hatayı karşı tarafa yüklemeye çalışsak da karşı tarafı alıp karşımıza koymuşsak kendi ellerimizle yapmışızdır bunu, izahı yok işte.

Hayatımdan çıkardığım rutinlerin -yani işimin- travmasını daha atlatamamışken yeni bir rutinin oluşması ve onu da kaybediyor oluşum çok zordu. Hem bu yeni rutinin tek yaralayıcı tarafı onu kaybediyor oluşum değildi. Farklı farklı yaralanmalara da sebebiyet vermişti. Aynı zamanda eski yaraları da kanatmıştı. Tüm bunların kapanmasını beklediğim bir süreçteyim. Ve bu süreçte, hayatımdan çıkan iş rutinimi şaşırtıcı bir şekilde özledim. Sabahın en güzel saatlerinde yürüyerek temiz hava almak, akşamın en güzel saatlerinde geri dönmek, arada kalan vakitlerde derdini tasanı kenara bırakıp işlerine yoğunlaşmak insana yaşadığını hatırlatıyordu en azından. Tabii işinde mutluysan, bir takım egosantriklerin ardında durmuyorsan bunlar seni yenileyen şeyler.

Şu an hayatım bir hava boşluğu gibi sıkıntılı ve anlamsız geliyor. Bu bir iyileşme süreci de olabilir ama zorluyor beni. Bu gibi durumlarda omzuna dokunacak bir el olsun isterken bir yandan da bu eli seçmeye başlıyorsun geçmişten ders alarak. Her dostuna o sıkıntıyı anlatmıyorsun. Çünkü biliyorsun ki o anlamayacak ve senin kafanı da daha karmaşık bir hale getirecek. Bu defa ona kızmamayı da öğreniyorsun; artık biliyorsun ki onun elinde değil, onun elinden gelen bu. Anlatabileceğin kimsenin olmaması zorluyor bu noktada.
"Dostum yokmuş benim" dediğim günlere şöyle bir baktım da, abartmışım. Birçok arkadaşım varmış ama herkese de her görev yüklenmemeliymiş. Kimin neye el uzatması gerektiğini bildiğinde her şey daha kolay oluyor. Herkes aynı şeyi paylaşamaz.

Belirsizliğim ne zaman düzelecek bilmiyorum ama elimden geleni yapmaya çabalayacağım. İyi şeyler olsun istiyorum artık, şikayet etmek istemiyorum. Hem bazen güzel şeylere inanıyorum. Masum şeyleri de unutmamak gerekir. Ben hiç unutmuyorum da, siz de hatırlayın ve hep masum şeylere inanın. Bu çekilmez hayatı masumiyet güzel kılıyor.

28 Mart 2015 Cumartesi

Aklıma geldi de 30 ( 'ilk yardım')

Döndüm kendime ve dedim ki; "yahu çoğunluğun karşısında bir teksin, nasıl oluyor da o çoğunluğu suçlayabiliyorsun? Demek ki sorun sende."
Yaşadığım her kötü olay sayesinde bir adım daha aydınlanıyorum ve bu beni memnun ediyor. Başta çok üzülüp kırılıyorum ama üzülüp kırılmadan bir şeyleri deneyimleyemiyorsun. Son dönemde öğrendiğim bir şey oldu; yine dedim ki kendime "bir iğnen var bir de çuvaldızın, ne yapacağını biliyorsun."
Sürekli kendini eleştiren biri olmama rağmen bunun yetersiz olduğunu gördüm. Çünkü herkes her şeyi eleştirebilir ama doğru eleştiri yapmak ya da almaktır tek istediğimiz. Eleştiri de bir bilgi gerektirir. Sanırım artık bunu da öğrendim. Kimseye kızmıyorum kendimden başka, önce kendimi suçluyorum artık. Ama bunu yaparken kimseye belli etmemek gerek. Yoksa bunu kullanırlar. İnsan kendi içinde çözebilir.
Kızdım, geçti; yara aldım, kanamayı durdurdum; ayağa kalktım ve yoluma devam ediyorum.

27 Şubat 2015 Cuma

Aklıma Geldi De 29

"O beklediğin kişi ben değilim, safsın temizsin, ben seni üzerim"... bla bla bla...

İyi dediğiniz kadınları hiç sevemeyeceksiniz, değil mi?

24 Şubat 2015 Salı

Bal

Pencerenden bakarsın; kar yağar. Pencerenden bakarsın; güneş açar. Pencerenden bakarsın; karlar erir, yağmur yağar... Ve mevsim değişir. Sen de değişirsin, herkes değişir. Aslında değişmek değil, yetişmek; yetişirsin. Yetiştirir acı düşünceler seni. Koşar, koşar da dünyanın öbür ucuna yetişirsin. Kovalarlar seni, senden ne istediğini bir türlü anlayamadığın kara bulutlar. Taşıdıkları yağmuru illa kafana dökeceklerdir. İste ya da isteme.

Yanında insan olmasına gerek yok, yalnızsındır işte. Çünkü tek bir insan dahi yoktur ki ruhunu tanısın ve kendi ruhunu sana sunsun, zayıflıklarını kullanmaya çalışmasın. Eksikliklerini anlarlarsa vay haline. Yani bilseler bir türlü, bilmeseler bir türlü. Eksikliklerini fark edip seni bırakıp gidene mi kızarsın, eksikliklerin sayesinde seni kötüye kullanana mı? Peki iki satır yazamayan insana nasıl güvenirsin? Mektup yazma zorunluluğu getirilsin istiyorum. Belki o zaman birini tanımak için çok da çabalamak gerekmezdi. Ruhunu farkında olmadan sererdi önüne. Zor olmasa gerek o kadar. Aslında gayet basit.

Neden diye sorma, anlayacağım diye uğraşma; bazı sözcükler gerçekten sembolik. Biz insanlar çok semboliğiz. Biz kendimizi apaçık anlatamıyoruz. Anlatırsak olmuyor, anlatmazsak hiç anlaşılmıyor. Bazı şeylerse durup sessiz bir odada düşünmeden anlaşılmıyor. Bazen de hayat seninle saklambaç oynamak istiyor. Sonra tutuyor kolundan seni, annesinin hazırladığı ballı ekmekleri yemeye götürüyor. Masadaki bal kavanozuna parmağını daldırıyor, çıkarırken bileği kavanozun ağzına biraz sıkışıyor. Kimseciklere söylemiyorsun, kızmasınlar diye. Çünkü kötü bir niyeti yok.

Sahi; hayat senin de ağzına bir parmak bal çaldı mı hiç?

5 Şubat 2015 Perşembe

+13 Karga İle Tilki


Karga ile tilki masalını bilirsin. Hani karga peyniri çok severmiş ya! İşte aslında biraz daha derinlemesine bilseydin masalı, anlardın belki. Anlatayım o zaman devamını:
O kadar severmiş ki peyniri karga; bırak ağzından düşürmeyi, dilinden bile düşürmezmiş adını. Hatta belki de yemek değilmiş niyeti; koklamak ve yanında yatmak istemiş ona hayran hayran bakarak. "Yeme de yanında yat" diye bir deyiş çıkarmış onu görenler. Günümüze, söylene söylene manası değişerek gelmiş bu deyiş. Şimdilerde lezzet için kullanılıyor. Ne bilsinler karganın kalbini?
Karganın peyniri bir evden çaldığı bile söylentiler arasında. Yok öyle bir şey. Karga peynirle tesadüf eseri tanışmış düşünebiliyor musun? Karga o güne kadar peyniri uzaktan tanıyormuş, ama o gün... İşte o gün karşısında peyniri görünce o kadar şaşırmış ve büyülenmiş ki "ben senin methini çok duydum, karşılaşamayız sanıyordum çok şaşkınım" diyememiş. Peynirin o saf, masum duruşu kulaklarına gaipten şu sözleri fısıldamış sanki: "Gel beni al, seninle her yere gelebilirim. Bence seni seveceğim, sen de beni seveceksin. Bak karpuz bile aşık çimene..."
Oysa peynir habersiz, gerçekten saf ve masum...
Almış karga peyniri, "kusura bakma seni ağzımda taşıyabilirim yoksa düşersin" diyerek. Uçmuş, uçmuş, uçmuş... Bir nevi mutluluktan uçmuş. Yorulunca bir ağacın dalına konmuş.
Tilki peyniri görünce bir hışım koşmuş ağacın altına. O da peyniri istiyormuş. Hiç sevmezlermiş zaten tilki ile karga birbirlerini. Sevmediği hayvan olan kargadan peyniri söküp almanın nasıl büyük bir zevk olacağını hayal etmeye başlamış tilki. Tilki kısa boyu yüzünden erişemiyomuş bir türlü o dala, ama aklına bir cin fikir gelmiş. Masalın bu kısmını biliyorsunuz ya işte, karga bu kadar hayranken peynire, düşünememiş işte onu kaybedeceğini. Sözde peynir ona "gel al beni, seveceğim" demişti ya, bizim saf karga inanmış işte buna. Öylesine kendini kaptırıp bir hayali gerçek sandığını bilmiyormuş ki... Zavallı karga tilkinin tuzağına düşüp peynire serenad yaparım düşüncesiyle açmış ağzını. Açmaz olaymış. Ne peynir onun şarkısını duyabilmiş ne de onu sevebilmiş. Aptal karga çok geç kaldığını anlamışsa da artık yapacak bir şey yokmuş tabii. "Ah" demiş, "ben neden peyniri adam akıllı karşıma alıp anlatmadım derdimi? Tilkiyi istediğini söylerse bırakırdım onu tilkiye, vazgeçerdim, ah" demiş. Cesaretsizliğine sövmüş, kendine kızmış ve hala peynirin kendine cevap verebilecek bir canlı olduğunu düşünüyormuş. Ama işte yapmamış ki zamanında! Yuvasına kapanıp günlerce ağlamış, dertlenmiş. Yapacak başka bir şeyi yokmuş maalesef artık. Geç kalmış.
Karga çok aptalmış, tilki çok kurnaz ve işgüzar. Peynir mi? Saf o. Yakınına gelen kargayı fark edemeyen bir saf. Artık onu yutacak olan tilkinin ellerine düşmüş işte.
Bu masaldan karganın çıkardığı bir ders olmuş elbet; bundan sonra peynirleri sadece yemek için gidip çalacakmış. Ha bir de; kendi hatalarına katlanacak, korkaklığına ve aptallığına günah keçisi aramayacakmış. Bana böyle söyledi. Bir de dedi ki; çocuklara masalı bu şekilde anlatamayacakları için değiştirmişler. Böylece karganın peynire aşkını kimse duymamış, bilmemiş.
Tilki ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine... Şimdi mutlu musun ha tilki?

1 Şubat 2015 Pazar

Kendine güvenmeyen şöyle gelsin konuşacağız!

Şu capsi yapan eller çok yaşasın e mi! :)

Bazen aslında bir parça şanslı biri olduğumuzu gözardı ediyoruz. Dünya başına yıkılmış bir dert babası gibi karalar bağlıyoruz. Oysa insan biraz olsun kendinin farkına varmalı şu hayatta. Şu kısacık ömürde sürekli kendini üzmek insanı hakikaten hiçbir yere götürmez. Hem bu sayede tüm o yaşam belirtilerini de kaybetmeye başlar insan. Ne olur biraz olsun kendimizi kendimize savunsak şu hayatta? Kendimizi biraz kendimizden korusak ve hatta kendimizi kimseye değil yine kendimize övsek... Çünkü buna ihtiyacımız var.
Lütfen sayın okuyucu, kendimizi kandırmayalım. Ego dediğimiz benliğimiz biraz olsun okşanmak ister, kim olursak olalım. En mütevazimiz övgüye en aç olanımızdır. Bak bu sözümü yaz bir kenara ve gerçekten üzerinde düşün. Hem insanları da biliyoruz ne yazık ki; mütevazilik diye bir kavram bile kalmadı günümüzde. "O da nesi" der gibi bakıyor herkes. E hal böyle olunca pek bir değeri kalmıyor. Kimsenin aramadığı bir şey nasıl değerli olabilir?
Günümüz normları çerçevesinde konuşuyorum, elbette mütevazilik değerli benim dünyamda. Ancak az önce övgüye açlık ile ilgili sözümün arkasındayım.
Dönüp kendime bakıyorum mesela, sürekli benden daha güçlü insanları görüp kendimi küçümsediğimi fark ediyorum. Ama dikkat et, daha güçsüz olduğumu değil, kendimi küçümsediğimi fark ediyorum sadece. Dolaylı olarak bu da beni güçsüz kılıyor. Yani aslında kendimi ben güçsüz kılıyorum, buna ben sebep oluyorum. Güç nedir peki? Kendime bunu soruyorum; güç belki başarı belki azim. Ya da hepsi bir bütün, yani azmedip sonucunda başarıya ulaşıyorum ve işte bu benim gücüm.
İşte kilit nokta belki de bu; dönüp kendine bakabilmek için mütevazilik ya da zıttı olan kendini yüceltmek gibi elini kolunu peşinen bağlayan olgulardan sıyrılmak gerekiyor. İşte o zaman kendini görüp kendini gerçekleştiriyorsun. Belki daha sonra bir karar vermen gerekebilir, kendini yüceltmek mi tevazu göstermek mi... Bu ikisinin ortası da var, ki en makul olanı da bu. Kendini kendine ve çevreye karşı küçük düşürmeyerek yüceltmiş -doğru ifadeyi bulamadım- oluyorsun, mütevazi davranarak insanların seni olduğun gibi görmesine ve seni keşfetmesine fırsat veriyorsun. Yalnız şunu da belirtmeliyim, çoğu insan başkası hakkında "evet mütevazi" demeyebilir (nedeninden yukarıda biraz bahsetmiştim) ancak "evet bu gerçek bir başarı" diyerek başarılarını fark ederler. Bazen -hatta çoğunlukla- fark etmeyebilirler, ya da etmemiş gibi görünürler. Mütevazilik kavramı nasıl bitti sanıyordun? Etki-tepki.
Başkalarının ne düşündüğü pek umrumuzda değil elbette; ama bazen umrumuzda, öyle değil mi? İnsanız çünkü, zaaflarımıza yeniliyoruz.
Örneğin aşık oluyoruz, işte o zaman hemcinslerimizi birer rakip olarak görüp onları tanımaya çalışıyoruz. Kendi kafamızda bir yarış başlatıp kazananı olmak istiyoruz. Daha güçlü olmak uğruna savaşıyoruz onlarla onlardan haberli ya da habersiz. Bazen daha güçlü olduğumuz oluyor. Ama peki karşı cins güçlü birini mi istiyor? Güçlü olduktan sonra işte onu çok fazla önemsemiyoruz. Güçlüyüz ya, elbet onu yanımıza getirecek gücü de buluruz nasılsa. Zaten sırf o öyle istiyor diye gücümüzden feragat edecek değiliz o ayrı (bu cümle zaten güç sayesinde ortaya çıkar). Ama işler böyle gitmiyor, çünkü yanlış bir örnek seçtim. Kendini kendin için değil, başkaları için hazırlarsan hiçbir zaman gerçek bir güçten söz edemeyiz. Konu aşksa zaten hiçbir strateji, hiçbir yaşam belirtisi, hiçbir güç, hiçbir başarı üstün değildir. Normlar ortadan kalkar, akan sular durur ve bazen tersine akar. Yani aşkın konumuzla bir alakası yok, aşık olduğunuzda kendinizi onore etmeyiniz zira ihtiyacınız kalmayacak yine üzüleceksiniz. Yazının dönüp dolaşıp geldiği noktada -ki bu nokta bana kulaktan kulağa oyununu hatırlattı- çıkarılan sonuç (yani kulağına söylenen kelimeyi en son herkese söyleyen kişinin ağzından çıkan cümle) şu: aşık olmayın, olursanız da özgüveninizi aşk üzerinden sınamayın zira zararlı çıkarsınız maazallah. Bu örnek kısmına kendi yaşamınızdan başkalarının ne düşündüğünü önemsediğiniz herhangi bir olayı koyabilirsiniz; belki iş yaşamındaki saygınlığınız olabilir.
Neyse biz konuya dönelim. Başarılarımızın ne kadar farkındayız? Gücümüzü neden gözardı ediyoruz? Göğsümüzü gere gere çıkıp "Ben güçlüyüm. Çünkü ben mücadele ettim, azmettim ve başardım. Bu başarı benim, o halde ben güçlüyüm" dememizin vakti geldi, en azından kendimize. Zaten otomatik olarak vücudumuz bile güçlü birininkinin şeklini alacaktır. Hiçbiri tesadüf değil bahsettiklerimin. Başarılı olmanın da kendine göre sırları var tabii; beklentileri yüksek tutmamak, zamanla bir oyun gibi zorlaştırmak yani tabiri caizse 'level atlamak'. Her 'level' yani çıta her aşamada biraz daha yüksekte. Başkalarının özel hayatını didik didik etmek, başarılarını kıskanmak ya da "bak ben daha başarılıyım gör" gibi yaklaşımlarla başarı sağlanamadığı gibi; kendinin farkında olmayarak, ağlanıp sızlanarak, başkalarının yıkıcı eleştirilerine çok takılarak da hiçbir şey elde edilmez. Kısacık ömürde kazandığımız güç özsaygımız olsun yeter.
Ve asıl söylemek istediğim şey -aslında birçok kişiden de duymuşsunuzdur belki-; sadece yapamadıklarımıza değil bazen de yapabildiklerimize odaklanırsak, çok daha iyilerini yapabilecek gücü ve isteği kendimizde bulabiliriz. Hiç zorlanmadan, özsaygımız yardımıyla çıtayı daha, biraz daha yükseğe koyabiliriz.
Biraz kişisel gelişim tadında bir yazı olduysa da "ne haddimize efendim" diyerek affınıza sığınıyorum. 'Her yetişkinin öğüdü kendine' diyerek bu yazıdaki öğüdün aslında kendime verildiğini belirtmek isterim. Sevgiler.

24 Ocak 2015 Cumartesi

Hayat bu gün de benden bir şans bekliyor mu?

"Şans vermek gerekiyor yine de hayatına, insanlara. Sınırsız şans vermek gerekiyor. Şans vermeden göremezsin çünkü, insanların duvarlarını aşamazsın o zaman. Gerçek yüzlerini görene kadar şans verme erdemi göstermelisin. Erdemlerin en büyükleri arasındadır bu. Hayat bu gün de senden bir şans bekliyor :)"
18 yaşındayken yazmışım bunu. Şu an elime geçti. Hatta 18'i doldurmama tam on gün kala yazmışım -o zaman blogum olmadığı için kağıda yazmışım-. Hem sınırsız şans vermişim hem de sınır koymuşum. "Gerçek yüzlerini görene kadar". O zamanlar ne hissederek yazmışım ne düşünmüşüm bilmiyorum. Yedi yıl geçti hatırlayamıyorum. Bu kadar yılın içi bomboş gibi sanki. Ne sakladım ben bunca yılın içine? Bir-iki dostluk saklamışım belki içine, onlar da fırsat buldukları aralıklardan uçup, ait oldukları yere gidip konmuşlar. Arada uçup gidip onların yanlarına konarım.

Hayat bu gün de benden bir şans bekliyor mu? Kendime soruyorum, bir cevap alamıyorum bu defa. Ben mi ondan bir şans bekliyorum yoksa o mu benden? Yine cevap yok. Bunun için bir yedi yıl daha bekletmesen bari. Beni duyuyor musun? Kulaklarımla, gözlerimle bütün olan ben; duyuyor musun dedim?
Hayat o gün benden bir şans mı beklemiş? Bunu nereden duymuşum acaba, kendi mi söylemiş? İnan hatırlayamıyorum.

22 Ocak 2015 Perşembe

Aklıma geldi de 28

Hiç her gün ağlayan bir insan gördün mü? Bir insan her gün ağlar mı? Ağlamamalıdır tabii.

Ya da ağlamalı mıdır?

10 Ocak 2015 Cumartesi

Anılarımı Yıkmışlar

Şimdi düşünüyorum da en değerli yıllarıymış hayatımın. Bir daha aynı tadı hiçbir şeyden alamayacak olmanın verdiği hüzün, uzaklaştıramayacağım kadar içimde. Yine de daha belki çok yıllar aklıma geldikçe gülümsetecek. Herkesin hayatında oluyor değil mi böyle dönemler?
Çocukların sokakta oynamasının güzel ve daha tehlikesiz olduğu zamanlardı. Aslında tam da tehlikeli olmaya başladığı yıllardı. Son demleriydi sokakta oynamanın. Sanırım ben 10-15 yaş arasında sokaktaydım. Hatta öncesinde 8-10 yaş arası apartman evciliklerimiz olurdu. Biz sitede büyümedik. Postu apartmana sererdik biz bir güzel. Gelen geçen önce kızar, sonra kabullenirdi. Apartmanda çocuk vardı ne de olsa. "Gürültü çıkarmasınlar yeter"di. Gerçi genelde o gürültü kesin çıkardı. Sokağa bir adım kalmış zamanlardı onlar da. 
Okullar tatil olur olmaz küçük kızlar hemen birbirlerine koşardı. Daha doğrusu sokağa koşabilmek için fırsat kollardı. Saat öğleden önce 11.00'ı gösterdi mi kahvaltılar biter, üst değişir, telefon trafiği başlardı. Anneler arkadan "nereye bu saatte allah allah!" serzenişleriyle her zamanki azarları çekerlerdi. Bazen ne tatili, okuldan eve gelince de koşardık dışarı. Sanki bir daha öyle tatların kalmayacağını bilirmiş gibi...
Apartman kapısının önü bizimle şenlenirdi. Çocuk aklıyla yapılan abuk subuk esprilere gülerdi yoldan geçen amcalar, teyzeler. Bazen işe de yarardık. Bir Aysel teyzemiz vardı, pencereden para uzatır, bakkaldan kendine ekmek ve sigara aldırırdı. Öğle ya da ikindi molası verip evlere girer, yemeklerimizi yer sonra tekrar koşa koşa dışarı çıkardık. Arkadaşlık nedir, yine sokakta öğrendik. Birimiz yaz tatiline gitse geride kalanımız bir ay, iki ay belki de tatilin tamamı bekledik. Okuldaki teneffüsler arkadaşlarımızla görüşmemize yetmiyordu. Oysa sokakta ya da evimizde -belki de apartman evciliklerimizde- öyle miydi? Mesela arkadaş grubumuzu bir 'takım' yapmaya karar verdik. İsim bulduk. Bazen bir duvarla bile arkadaş olduk. Evet, bildiğimiz komşu apartmanın duvarı. Sakızımızdan çıkan en güzel çıkartmaları yapıştırdık o duvara. Bir gün en güzel çıkartmayı baş köşeye yapıştırıp "Bu da bizim maskotumuz olsun" dedik. (Bunu söyleyen zeki kimdi sizce?) 

İşte o duvarı yıkmışlar. Kendimize bir köşe addettiğimiz, üzerine 'maskotumuz'u yapıştırdığımız yan apartmanın duvarı artık yok. Yani yan apartman tamamen yok, yıkmışlar. Zaten çok eski bir binaydı. Ben ve ailem 10 yıldır o sokakta yaşamıyoruz. Bizim o yıllarda oturduğumuz binanın yaklaşık 40 yıllık olduğunu düşünürsek yıkılan bina da yaklaşık 60 yıllıktır, belki de daha fazla.

İnsan hüzünlenmiyor değil. Belki hâlâ orada yaşamıyorum ama evime çok yakın bir mesafede olduğundan gelip giderken sürekli önünden geçiyorum. Geçen gün yine evime doğru giderken gördüm binanın yıkıldığını.
O binayla birlikte tarihe karışan tek anı maskot değildi elbette. Adile teyzemiz vardı, çok yaşlıydı. O binada erkek kardeşiyle yaşardı. Annemle arada bir ziyaretine giderdik. Yaşlı olmasına rağmen çok becerikli bir kadındı ve evine gelen misafiri boş çevirmemek için elinden geleni yapardı. Ben mendil içinde harçlık verildiğini ilk ondan öğrenmiştim. Birkaç sene önce öğrendiğimize göre hakkın rahmetine kavuşmuş. O rahmetli olduktan sonra bina bomboş durmaya devam etti. Daha önce kiracıları taşındığından bir o kalmıştı orada. O da gidince bina bakımsız, yıkık dökük bir harabeye dönmüştü. Hem eskiydi bina, hem 17 Ağustos depreminde bizim binadan ayrılarak hasar görmüştü. Ama şimdi kim bilir yerine nasıl çirkin bir bina yaparlar! Hem benim anılarım ne olacak?
Hayat bu değil mi? Kim bilir daha neler bitecek. Anı denilen şey tuhaf. Tüm bunları unutmak istemiyorum. Unutmayalım da zaten. Sıcak mahalle ortamı diyorum, çocuk oyunları diyorum, komşu teyzeler diyorum, bakkal amcalar diyorum... Hangi birini şimdi görebiliyoruz? Anılar yıkılmaz ki aslında; onlar hep beynimizin içinde, göz kapaklarımızın ardında dururlar. Evet benim de anılarım orada güvende. Belki bir rüya gibi şimdi. Ama hep benimle.
Related Posts with Thumbnails
Bu gadget'ta bir hata oluştu