24 Ocak 2015 Cumartesi

Hayat bu gün de benden bir şans bekliyor mu?

"Şans vermek gerekiyor yine de hayatına, insanlara. Sınırsız şans vermek gerekiyor. Şans vermeden göremezsin çünkü, insanların duvarlarını aşamazsın o zaman. Gerçek yüzlerini görene kadar şans verme erdemi göstermelisin. Erdemlerin en büyükleri arasındadır bu. Hayat bu gün de senden bir şans bekliyor :)"
18 yaşındayken yazmışım bunu. Şu an elime geçti. Hatta 18'i doldurmama tam on gün kala yazmışım -o zaman blogum olmadığı için kağıda yazmışım-. Hem sınırsız şans vermişim hem de sınır koymuşum. "Gerçek yüzlerini görene kadar". O zamanlar ne hissederek yazmışım ne düşünmüşüm bilmiyorum. Yedi yıl geçti hatırlayamıyorum. Bu kadar yılın içi bomboş gibi sanki. Ne sakladım ben bunca yılın içine? Bir-iki dostluk saklamışım belki içine, onlar da fırsat buldukları aralıklardan uçup, ait oldukları yere gidip konmuşlar. Arada uçup gidip onların yanlarına konarım.

Hayat bu gün de benden bir şans bekliyor mu? Kendime soruyorum, bir cevap alamıyorum bu defa. Ben mi ondan bir şans bekliyorum yoksa o mu benden? Yine cevap yok. Bunun için bir yedi yıl daha bekletmesen bari. Beni duyuyor musun? Kulaklarımla, gözlerimle bütün olan ben; duyuyor musun dedim?
Hayat o gün benden bir şans mı beklemiş? Bunu nereden duymuşum acaba, kendi mi söylemiş? İnan hatırlayamıyorum.

22 Ocak 2015 Perşembe

Aklıma geldi de 28

Hiç her gün ağlayan bir insan gördün mü? Bir insan her gün ağlar mı? Ağlamamalıdır tabii.

Ya da ağlamalı mıdır?

10 Ocak 2015 Cumartesi

Anılarımı Yıkmışlar

Şimdi düşünüyorum da en değerli yıllarıymış hayatımın. Bir daha aynı tadı hiçbir şeyden alamayacak olmanın verdiği hüzün, uzaklaştıramayacağım kadar içimde. Yine de daha belki çok yıllar aklıma geldikçe gülümsetecek. Herkesin hayatında oluyor değil mi böyle dönemler?
Çocukların sokakta oynamasının güzel ve daha tehlikesiz olduğu zamanlardı. Aslında tam da tehlikeli olmaya başladığı yıllardı. Son demleriydi sokakta oynamanın. Sanırım ben 10-15 yaş arasında sokaktaydım. Hatta öncesinde 8-10 yaş arası apartman evciliklerimiz olurdu. Biz sitede büyümedik. Postu apartmana sererdik biz bir güzel. Gelen geçen önce kızar, sonra kabullenirdi. Apartmanda çocuk vardı ne de olsa. "Gürültü çıkarmasınlar yeter"di. Gerçi genelde o gürültü kesin çıkardı. Sokağa bir adım kalmış zamanlardı onlar da. 
Okullar tatil olur olmaz küçük kızlar hemen birbirlerine koşardı. Daha doğrusu sokağa koşabilmek için fırsat kollardı. Saat öğleden önce 11.00'ı gösterdi mi kahvaltılar biter, üst değişir, telefon trafiği başlardı. Anneler arkadan "nereye bu saatte allah allah!" serzenişleriyle her zamanki azarları çekerlerdi. Bazen ne tatili, okuldan eve gelince de koşardık dışarı. Sanki bir daha öyle tatların kalmayacağını bilirmiş gibi...
Apartman kapısının önü bizimle şenlenirdi. Çocuk aklıyla yapılan abuk subuk esprilere gülerdi yoldan geçen amcalar, teyzeler. Bazen işe de yarardık. Bir Aysel teyzemiz vardı, pencereden para uzatır, bakkaldan kendine ekmek ve sigara aldırırdı. Öğle ya da ikindi molası verip evlere girer, yemeklerimizi yer sonra tekrar koşa koşa dışarı çıkardık. Arkadaşlık nedir, yine sokakta öğrendik. Birimiz yaz tatiline gitse geride kalanımız bir ay, iki ay belki de tatilin tamamı bekledik. Okuldaki teneffüsler arkadaşlarımızla görüşmemize yetmiyordu. Oysa sokakta ya da evimizde -belki de apartman evciliklerimizde- öyle miydi? Mesela arkadaş grubumuzu bir 'takım' yapmaya karar verdik. İsim bulduk. Bazen bir duvarla bile arkadaş olduk. Evet, bildiğimiz komşu apartmanın duvarı. Sakızımızdan çıkan en güzel çıkartmaları yapıştırdık o duvara. Bir gün en güzel çıkartmayı baş köşeye yapıştırıp "Bu da bizim maskotumuz olsun" dedik. (Bunu söyleyen zeki kimdi sizce?) 

İşte o duvarı yıkmışlar. Kendimize bir köşe addettiğimiz, üzerine 'maskotumuz'u yapıştırdığımız yan apartmanın duvarı artık yok. Yani yan apartman tamamen yok, yıkmışlar. Zaten çok eski bir binaydı. Ben ve ailem 10 yıldır o sokakta yaşamıyoruz. Bizim o yıllarda oturduğumuz binanın yaklaşık 40 yıllık olduğunu düşünürsek yıkılan bina da yaklaşık 60 yıllıktır, belki de daha fazla.

İnsan hüzünlenmiyor değil. Belki hâlâ orada yaşamıyorum ama evime çok yakın bir mesafede olduğundan gelip giderken sürekli önünden geçiyorum. Geçen gün yine evime doğru giderken gördüm binanın yıkıldığını.
O binayla birlikte tarihe karışan tek anı maskot değildi elbette. Adile teyzemiz vardı, çok yaşlıydı. O binada erkek kardeşiyle yaşardı. Annemle arada bir ziyaretine giderdik. Yaşlı olmasına rağmen çok becerikli bir kadındı ve evine gelen misafiri boş çevirmemek için elinden geleni yapardı. Ben mendil içinde harçlık verildiğini ilk ondan öğrenmiştim. Birkaç sene önce öğrendiğimize göre hakkın rahmetine kavuşmuş. O rahmetli olduktan sonra bina bomboş durmaya devam etti. Daha önce kiracıları taşındığından bir o kalmıştı orada. O da gidince bina bakımsız, yıkık dökük bir harabeye dönmüştü. Hem eskiydi bina, hem 17 Ağustos depreminde bizim binadan ayrılarak hasar görmüştü. Ama şimdi kim bilir yerine nasıl çirkin bir bina yaparlar! Hem benim anılarım ne olacak?
Hayat bu değil mi? Kim bilir daha neler bitecek. Anı denilen şey tuhaf. Tüm bunları unutmak istemiyorum. Unutmayalım da zaten. Sıcak mahalle ortamı diyorum, çocuk oyunları diyorum, komşu teyzeler diyorum, bakkal amcalar diyorum... Hangi birini şimdi görebiliyoruz? Anılar yıkılmaz ki aslında; onlar hep beynimizin içinde, göz kapaklarımızın ardında dururlar. Evet benim de anılarım orada güvende. Belki bir rüya gibi şimdi. Ama hep benimle.
Related Posts with Thumbnails
Bu gadget'ta bir hata oluştu