20 Temmuz 2014 Pazar

Dünyanın bütün çocukları

Çocuklar koşmalı. Özgür bırakmalı güzel bir dünyada. Koşmalı çocuklar, sadece düşünce dizleri kanamalı. Evet yeri geldiğinde ağlamalı. Ancak gözyaşı, düşünce yaralanan dizi için akmalı.
Koşmalı çocuk elinde uçurtmasıyla. Oyuncak silah dahi görmemeli, tanımamalı. Acayip bombalar canını acıtmamalı. Yalnızca çok şeker yediğinde endişe duymalı, illa olduysa da vücudundaki tek hasar çürümeye başlayan azı dişi olmalı. Canı yanmamalı bir çocuğun; bir çocuğun canı yandığında dünyadaki bütün insanların nefesi kesilmeli, boğazı düğümlenmeli "neler oluyor böyle, nerede bir çocuğun canı yanıyor" diye sorası gelmeli.


Kusura bakmayın; ben o kadar cesaretli değilim, Gazze'li bir çocuğun yaralı ya da ... Gazzeli bir çocuğun yaralı fotoğrafını paylaşamadım. O kadarına yüreğim elvermiyor.

Dünyanın bütün çocukları savaştan, katliamdan uzak olsun. Bu kirli oyun çocukların oynayacağı türden değil. Onlar saklambaç sever, evcilik sever, bisiklete biner. Bitsin bu pis oyun. 
Şunu da ekleyeyim; çocukların canının yandığı yerde insanlar kat kat ölüyordur, insanlık zaten ölmüştür.

30 Haziran 2014 Pazartesi

Öykü:Şeyler Söylenmek İçin Değildir

"Haydi ama çabuk! Böyle akşama kadar bekleyemem, ne söyleyeceksen bir an önce söyle!"
"Söyleyeceğim elbet ama biraz ağır olacak, kabul mü?" dedi.

Sırf meraktan kabul ettim. Yoksa daha ağırını kaldıramayacaktım. Sabahtan beri çok gereksiz bir yük varmış gibiydi omuzlarımda. Çok konuşan insanları sevmediğim halde ona nasıl katlandığımı sorup duruyordum kendime. İçimdeki ses onun cümlelerini duymamamı sağladığı için bundan keyif de alıyordum. Tek duyabildiğim "Sana önemli şeyler söyleyecektim aslında." girişi olmuştu. Giriş biraz geç gelse de o an dikkatimi toparlamamda bir sıkıntı çıkmadı.

 Elindeki sigarasıyla aptalca hareketler yaparken yine gevelemeye başladı:
"Sonra konuşuruz ben gidiyorum, sen gelmesen de olur." der demez oturduğu sandalyeden kalkıp yürümeye başladı. Anlamamıştım. Umrumda da değildi aslında. Artık böyle şeyleri çekemiyordum. Ama yine sırf meraktan masaya çayların parasını fırlatıp koştum. Kolundan sertçe tuttum. Filmlerdeki gibi. "Bırak, kolumu acıtıyorsun" diye seslendirdim onu. Ama o hain bir kahkahayı suratımda patlatıp "İnandın mı? Ulan ne salak adamsın. Yok önemli bir mevzu, sadece seni denedim. Nasıl merak ettin ama?" Dayanamadım ve nereden geldiğini anlayamayacağı hızda suratına bir tokat geçirdim. Bu defa sanki o da bana yumruklarıyla girişmiş gibi bir aksiyon sahnesi canlandırdım gözümde. Ama yok, aldığı tokat darbesiyle daha şeytani gülüyordu. Dayanamayacağımı hissettim. Neyse ki gülmeyi kesti:"İşte buydu anlatmam gereken. Beni de aynı böyle kandırdın pislik herif! Nasıl oluyormuş ha kandırılmak, beğendin mi? Şimdi siktir git!"

Artık her şey netleşmişti. Nihayetinde bir kadındı ve erkek ruhundan anlamıyordu. Biz sıkılgan yaratıklardık. Öyle her takıldığımız kadına ait kalamıyorduk maalesef.

Kahkahası kesildikten sonra bir süre de kendini tokatlayışını izlemek zulmüne katlandım. Biter bitmez onu psikiyatriste götürecektim, bu fikir aklıma yattı. Ben ki bu güne kadar kimse için kılımı kıpırdatmamışımdır. Ona karşı ya biraz daha fazla düşünceliydim ya da vicdan yapmıştım. Ben bu güne kadar hiç kendimi de dinlememiştim ki... İçimin bana anlatmak istediğine kulak tıkamak hobim gibi bir şey. İç sesimin anlattığı şeyi bilemeden onu izlerken, o hâlâ kendini tokatlıyordu.
~~~~~~~~~~~~~
Kendime attığım tokatların acısı onun attığı kadar etkili olmasa da kendimi durduramıyordum. Zira ona söylemek istediğim hiçbir şeyi söylememiş olmam daha acıydı. Çok daha ağır şeyler vardı zihnimde ama söyleyememekle beraber bir de sıradanlaşmıştım. Sıradan bir aile kızı mı yoksa sıradan bir sokak fahişesi mi olmuştum onun gözünde? Ne önemi var ki, sıradan olmuştum. Hoş, onun ne düşündüğünün pek bir önemi de yok; sonuçta onu görme bahanesiyle buluşmak isteyişimi anlamayacak kadar salaktı. Evet, onu gebertecek kadar öfkeli ve görmek isteyecek kadar delisiydim.

Bir süre aptalca şeyler anlatıp durdum. O da zaten tek bir kelimesini dinlemedi, bundan eminim. Onu iyi tanıyordum, o bunu da bilemeyecek kadar salaktı. Sonra birden bire delirip masadan kalkma isteğime karşı koyamadım. Gereksiz bir ergen hamlesiydi ama yapmış bulundum. Sonrası zaten malum. Tokat kıyamet. Bir de demesin mi yürü hastaneye diye? Oracıkta gırtlağını sıkacaktım. Neyse ki öfke nöbetlerim beş dakikayı geçmez. Ama kim olsa beş dakika boyunca kendini tokatlayan bir manyağı akıl hastanesine bile yatırmayı düşünürdü.

Mevzu derin. Bırak kızım dedim kendime, ne anlayacak bu herif? O basit bir aşk ve bağlanma hikayesi zannededursun. Karşılaştırsın diğer kadınlarla. Oracıkta herşey bitti işte. Artık rahat bir nefes alma vakti geldi. Yıllardır sahile inip karşı kıyılara küfretmemiştim. Haydi yürü, tam sırası...

14 Haziran 2014 Cumartesi

Konuşalım mı?

Ya da ben konuşayım siz dinleyin. Ve oldukça kişisel bir yazı olacak baştan uyarayım. Amacım ne? Yazmak kendimi iyi hissettirecek her zamanki gibi. Çünkü bazen kimseye anlatamadığın şeyleri yazarsın, okuyanın anlayıp anlamaması seni bu ruh halindeyken pek ilgilendirmez.
Bazı dönemler oluyor, kendimi sürekli değersiz hissedecek şeyler yaşıyorum ya da hassas bir ruh haline giriyorum. Sanki her şey üst üste geliyor ve kimse tarafından önemsenmediğimi hissediyorum o dönemlerde. Aniden kaybolup gitsem yokluğum fark edilmeyecekmiş gibi. Bazen sevgim, dostluğum, hiç değilse insanlığım yetmiyormuş gibi kimseye. Düşmanını bile önemserken insan, sana sen yokmuşsun gibi hissettiriliyorsa tabii ki sosyal yaşamın da bir anlamı kalmıyor. Bilmem nedendir, sanki görünmezsin ve hiç hayatlarında bulunmamışsın gibi davranıyorlar. Dediğim gibi bu bir dönem mi ve kimin dönemi -benim mi onların mı- bilmiyorum. Ama böyle anlarda çocukluğumu daha bir hatırlıyorum. Bu sefer daha bir kabuğuma çekilip bu dönemin geçmesini bekliyorum. Bu dönem geçtiğindeyse; kimse beni hatırlamıyor, sanki yüz yıllık bir uykudan uyanmışım gibi herkes yeniden tanışılacak yabancılar oluveriyor. Kaybediyorlar beni umursamadan, kayboluyorum. Bulmaya çalışansa yok.
Ben bana yeterim diye yine kendimi kandırıyorum.

Dünya üzerinde bize yüklenen ağır yüklerden arada bir başımızı kaldırmaya fırsatımız olduğunda bunları hissediyorsak ölüden farkımız ne ki?

11 Mayıs 2014 Pazar

Vardır elbette canım.

Hayatta kabiliyetsiz insanlar da vardır canım. Başladığı her işi kurutan. Yapamadığı yüzbinlerce şey olan. Yapabildiğiyse sadece sevmek olan. Evet hayatta kabiliyetsiz insanlar da vardır canım. Ağlamamayı beceremeyen. Bazen çok karmaşık hisseden. Hiç sevgisini gösteremeyen. Tabii ki hayatta kabiliyetsiz insanlar da vardır canım. Bir türlü sevilmeyi beceremeyen. Bir türlü sevinmeyi beceremeyen ve bir türlü övünmeyi beceremeyen ve dövünmeyi çokça becerebilen. Elbette kabiliyetsiz insanlar da vardır canım. Çok uzağa gitmiş olamaz herhalde, pencerenden dışarı bak. Belki aynadadır ya da telefonun ucunda. Kim bilir belki herhangi bir kitabın bilmemkaçıncı sayfasında, belki de televizyonun renkli ekranında. Belki çayını yudumlarken çok önemsizdir ya da otobüsün demirine tutunurken fazlaca hayalperest. Belki bilmediğin bir ninni biliyordur senden habersiz ve bozuluyorsundur buna canım. Belki de sadece buradadır. Ya da gözleri buradadır. Hissetmek çok sembolik acılar veriyor canım. Çok sembolik. Sembolik şeyler bunlar canım.

24 Şubat 2014 Pazartesi

Yalancı Günlük

O her gece; kendi yeri olan yatağın sağ tarafına uzanmış, sol elini ensesinin altına yerleştirmiş ve yüksekte tuttuğu sağ bacağına, başucu kitabını tutan sağ elini dayamış vaziyette kitabını okuyan adam; bense onun sol elinin başı altında oluşundan istifade ederek sol yanına uzanmış ve göğsüne yaslanarak ona sarılmış, onun kitabına göz gezdiren muzip karısıyım.
Related Posts with Thumbnails

Share It