27 Temmuz 2015 Pazartesi

Dert sende, derman da sende.

Bir derdi olunca insan, sanki başka kimsede dert yokmuş gibi bir izlenime kapılır çoğu zaman. Oysa dünya üzerinde aynı dertten muzdarip binlerce insan var. Hatta tüm insanlar başka başka dertlere sahip. Hatta ve hatta bazı insanların derdi, ortadoğudaki fakir bir çocuğun derdine göre devede kulak kalır.

Yine de insan kendini tüm insanlardan, çevreden, maddeden önemli görmenin önüne geçemiyor. En fazla kendini avutabildiği zamanlarda aklına geliyor "Sadece ben miyim sanki? Bir sürü insanın derdi var ne ki bu?" deyiveriyor içinden. Ama bunu demeden önceki kriz anında yatışana kadar derdini dünyanın en büyük sorunu olarak görüyor. Bazen bunu yapanlara kızıyoruz, çok kızıyoruz. Anlamlandıramadığımız oluyor. Bazen de aklımıza, bunun geçici bir kriz anı olduğu geliyor ve avutmaya çalışıyoruz onu. Avutabiliyor muyuz bilmiyorum. Ama insan insana bir nebze olsun iyi geliyor. Yine de kendimizi ancak kendimiz avutabiliriz galiba.

Bazen şaşıyor insan, gözünde büyüttüğü derdi meğer o kadar sıradanmış ki... Herkeste varmış da insan sadece kendinde var sanırmış. "Başka bir derdi olabilir, ama benim derdimden asla!" düşüncesi nereden gelip yerleşmiştir bilinmez.

27 Haziran 2015 Cumartesi

İstanbul'da Bir Pencere

Dışarıda mis gibi bir hava. İlkbahardayız. Dört duvar arasında mahkumlar gibiyim. Kuşlar ötmüyor aslında, kahkaha atıyorlar. Bana gülüyorlar ama ben sadece cıvıldaşmalarını işitiyorum. Sadece "acaba birbirlerine ne anlatmak istiyorlar" diye düşünüyorum. Biraz sonra meraklı gözlerle pencereden içeri bakıyorlar, ardına kadar açık duran pencereden içeri bir adım bile atmıyorlar.
"Yüzme bilmiyorum" diyorum, ona da yunuslar gülüyor. "Hiç denizlere gitmiyorsun ki, nereden bileceksin" diye muziplik yapıyorlar. "Sen dört duvar arasında aptal aptal otur."
"Hiç olur mu? Ben denize gittim birkaç kere." diye savunma yapmak istiyorum ama, "kaç kere kaç?" diye kinayeli sorular geliyor tarafıma. "Hem ben vapura binmeyi çok severim, bilmiyor musunuz?" dediğimde gökyüzünde başka kahkahalar duyuluyor. Başımı kaldırıp bakıyorum ki martılar... İçlerinden bir kahkaha gelip yakınıma konuyor. "Ne kadar zamandır bize simit atmadığını bir düşün bakalım." "Ama" diyorum "yolum hiç o taraflara düşmedi sevgili martı."
"O yolun bir yerlere düşmesini dört duvar arasında mı bekleyeceksin? Ben gidebilsem çok uzaklara giderdim ama üşeniyorum" diyerek yerden doğrulan kediye bakıyorum. "Oysa sen bir kedi değilsin, senin üşenme hakkın yok."
Tüm bu alayları dinledikten sonra birdenbire uyuyakaldığım koltukta zıplayarak uyanıyorum. Beynimi delercesine beni yerimden fırlatan sesin bir asfalt delici olduğunu anlıyorum. Sinirlenip pencereyi kapatmak için hamle yapıyorum ama pencerenin kenarında duran, demin bakarken uyuyakaldığım kuşları görüyorum. Meraklı gözlerle içeriye göz atmaya devam ediyorlar. Kaçmadıklarından anlıyorum; neyse ki tülün arkasından beni görmüyorlar. Pencereyi kapatmıyorum, koltuktaki yerime geri dönüyorum. Ben de onları gözlemliyorum. Asfalt delicinin sesini işitmiyorum bile. Elime not defterimi alıp kendime günlük program yapmaya koyuluyorum:

  • Vapurla karşıya ya da adalara geçilecek (tabii yanında simit bulundurarak).
  • Sahilde yürüyüş yapılacak ve biraz deniz seyredilecek.
  • Bir çay bahçesinde oturup çay içilecek.
  • Aman ha, yanına mutlaka fotoğraf makineni al, unutma.
  • Kelebek saymaya çalış, kaç tane göreceksin bakalım.
  • Yalnız olunacak, mutlaka yalnız. Yanına gelen doğa dostları ile vakit geçirilecek sadece. Yalnız olmazsan onları ürkütebilirsin (ama bir gün bunu hisseden başkaları da beraberinde götürülecek).
Listeye şöyle bir bakıyorum; çok fazla eksik olsa da bir gün için yeterli diye düşünüyorum. "Yunusların alaylarına bir süre katlanabilirim" diyorum. Not defterimin sayfasını çevirip ileri bir tarih için yeni program yapmaya koyuluyorum ama "Dur bir dakika, geç kalma sakın. Vapurda yaparsın listeni." diye söyleniyorum. Kuşlara el sallayıp hazırlanıyorum.

12 Haziran 2015 Cuma

Tuhaf şey

Köreliyorsun. Hayat öyle bir şey yapıyor ki sana -yok yok aslında hiçbir şey yapmıyor- bir anda kendin bile tanıyamıyorsun kendini. İlginç, yaratıcı, etkileyici fikirlerin varken bile birden bire bomboş bir insana dönüşebiliyorsun. Takıldığın insanların, bulunduğun yerlerin, dinlediğin müziklerin, izlediğin filmlerin, elindeki uğraşıların -ya da tam tersi cümleyi kurabilirsin ki takılmadığın, bulunmadığın, dinlemediğin, izlemediğin, uğraşmadığın-  bunlara çok etkisi var. Ama tamamıyla şununla alakalı diyemiyorsun. Bazen bir yaş bile belirleyici olabiliyor. Şu şu yaşına kadar özünü koruyup bu yaşında bozguna uğrayabiliyorsun mesela. Genelde bunun en somut örneğini çocukluk yıllarına baktığımızda görürüz; çok yetenekli (herhangi bir yeteneği olabilir) bir çocuğu sürekli engellemek, yeteneğini önemsememek ve yok saymak onu öyle bir köreltir ki bunun tüm yaşamını etkileyeceğini kimse kestiremez. E burada yine her zamanki gibi eğitim sistemi zafiyeti ortaya çıkıveriyor ama şu an ona değinmeyeceğim.
Yazmak isteyip yazamadığım zamanlar hep bunlar gelir aklıma mesela. Acaba beni ne köreltiyor, ne engelliyor diye düşünüyorum. Oysa yazmak, rahatlamak istiyorum burada ve bunu seviyorum. Aynı şey iş yaşamında da insanın başına gelebiliyor. Çok çeşitli konularda olabiliyor işte. Nedenini araştırmak gerek belki kendi içimizde. Çünkü dediğim gibi, nedenler o kadar fazla ve karmaşık ki hangisi olduğunu ilk bakışta kestirebileceğimizi düşünmüyorum. Birçok nedeni de olabilir, hayır sadece biri de olabilir, belki de tümüdür. Bilemiyoruz işte. Bilmem psikologlar ruhsal bozuklukların derinini araştırırken bunu da çözebilirler mi? Bunun üzerine de bir çalışmaları var mı? Bu konu hakkında bilgisi olan birileri varsa seve seve aydınlanmak isterim belirteyim.

Hep 'ilham' denen şeyin kabahati bunlar.

5 Haziran 2015 Cuma

Hayaller vs. Hayatlar

DİKKAT! - Yazanın kişisel problemlerini içerir.
Şu hayaller - hayatlar mevzusu çok klişe olsa da hepimizin kendine yakıştırdığı bir takım hayaller vs. hayatlar resmi olmuştur belleğimizde. Hayal ettiklerimiz her zaman olacak diye bir kural yok tabii, umut ediyor insan sadece.
Benim için dünyanın en güzel işi gibiydi çocuk kitapları tasarlamak, ama "paramız yok maaşını veremiyoruz" saçmalığını bir daha duymamak için birkaç yıl önce yayınevi aşkımı sonlandırmıştım. Hatta ondan sonra grafik tasarıma devam ettiğim halde yine aradığım mutluluğu bulamamış, tamamen mesleği bırakmıştım. Bu da bir hayaller vs. hayatlar gibi görünse de aslında şu an asıl hayallerime doğru yol aldığımı söyleyebilirim. Bu anlattığım konunun aklıma gelmesinin sebebi; yine bir çocuk yayınevinin grafik tasarım ilanını görmüş olmam. Önce bir iç geçirdim, ardından aklıma bu yaşadığım hayal kırıklıkları geldi ve kendimi toparlayıverdim.
Anlaşıldığı üzre, son günlerde iş ilanları sitelerinin vazgeçilmez müdavimi oldum. Tabii arayıp bulduğum ilanlar artık yeni mesleğime, yani eğitime yönelik. Ve birçok okula başvuruda bulundum. Sonunda bir geri dönüş aldım ve görüşmeye çağrıldım. Adını devamlı duyduğunuz bir vakıftı görüşmeye gittiğim. Ancak mülakattaki sorulara verdiğim yanıtları sonradan düşününce "ben bile beni işe almazdım" dedim içimden. Ama aslında insanları iyi analiz edebilen kişilerin takılmayacağı, hoş görebileceği cevaplardı. O yüzden içimde küçük de olsa bir umut var diyebilirim. İki hafta içinde olumlu ya da olumsuz geri dönüş yapacaklarını söylediler. Yani bir nevi "biz sizi ararız" vak'ası.
Başvuru yapıyorum ama eğitimime de devam etme planlarım var bir yandan. Yaz mevsimi çıkarken benim için bir şeyler netleşecek. Şu an için istem dışı bir belirsizlik var. Gerçi bir işe girersem de eğitimime devam etme planlarımdan vazgeçmeyeceğim. Onun da çaresi bulunur.
"Büyüyünce ne olacaksın" diye sorular sordular çocuklara, ne saçmaydı değil mi? Şimdi bile ben istediğim "şey" olabilecek miyim, yoksa hiçbir şey olamayacak mıyım bilemiyorum. Elimden geleni yaparak sonuçları göreceğim. İyi bir eğitimci olmak istiyorum ve zaman zaman yapabileceğime inanıyorum. Bazense kendime olan güvenimi yitirdiğim oluyor, acaba diyorum doğru yolda mıyım ve ben buna uygun muyum?  Çünkü gerçekçi olmak gerek. Gerçekten verimli olup olmadığını kişinin bilmesi gerek. Kendini gereksiz ego ve çok bilmişliklerden arındırması gerek. "İyi" olabilmek için çalışıp çabalayıp kendini sürekli geliştirmesi ve o bulunduğu yeri gerçekten hak etmesi gerek. Böyle düşünüyorum ve buna göre hareket edeceğim. Ve biliyorum ki bir gün her şey rayına oturacak.
Güzel şeyler olsun da size güzel güzel anlatacağım.

12 Mayıs 2015 Salı

Aklıma geldi de 32

Şimdi hâlâ umuttan bahsetmek biraz ayıp mı olur?



Teoman'ın da bir benzerini dediği gibi: "Çok mu ayıp hâlâ mutluluk istemek? Neyse zaten hiç halim yok!..."

27 Nisan 2015 Pazartesi

Hava boşluğuma hoşgeldiniz


Bir Nisan'ın daha sonuna yaklaştık. Bahardan da bir şey anlamadım, yaşadıklarımdan da. Hız sevmiyorum ve her şey bana o kadar hızlı geliyor ki anlatamam. Yıllar çok çabuk geçiyor mesela. Hiçbir şey yapmadan bitiveriyor. Ben hız sevmiyorum dedikçe daha da hızlanıyor. Bu yüzden birçok insanın hızlı ilişkilerine de anlam veremiyorum. Çok çabuk sevip sevilip vazgeçen, düşman olmaya meyilli ilişkiler. Ailesiyle böyle mi yaşıyor insan da neden diğer şeylerde hep böyle? Neyse ben istesem de istemesem de hayat çok hızlı.

Yılın başında işimden ayrıldım. Yeni ve emek isteyen yolumu çizmek için gerekli bir şeydi bu. Şu an farklı projelere yoğunlaşmam gerekse de ben hâlâ bir çeşit bunalımın içinden çıkmaya çalışıyorum. Gerçi çıktım gibi bir şey. Ama tüm hayatımı etkileyen bir bozukluktu bu halledemediğim. Hayatımın en önemli dönemini çarçur ettim kısacası. Hâlâ geç kalmış sayılmam ama çok büyük bir kayıp bu. Bunun mimarının bizzat kendim olması, kabul etmek istemeyeceğim bir şey olsa da mecburum. Her ne kadar hatayı karşı tarafa yüklemeye çalışsak da karşı tarafı alıp karşımıza koymuşsak kendi ellerimizle yapmışızdır bunu, izahı yok işte.

Hayatımdan çıkardığım rutinlerin -yani işimin- travmasını daha atlatamamışken yeni bir rutinin oluşması ve onu da kaybediyor oluşum çok zordu. Hem bu yeni rutinin tek yaralayıcı tarafı onu kaybediyor oluşum değildi. Farklı farklı yaralanmalara da sebebiyet vermişti. Aynı zamanda eski yaraları da kanatmıştı. Tüm bunların kapanmasını beklediğim bir süreçteyim. Ve bu süreçte, hayatımdan çıkan iş rutinimi şaşırtıcı bir şekilde özledim. Sabahın en güzel saatlerinde yürüyerek temiz hava almak, akşamın en güzel saatlerinde geri dönmek, arada kalan vakitlerde derdini tasanı kenara bırakıp işlerine yoğunlaşmak insana yaşadığını hatırlatıyordu en azından. Tabii işinde mutluysan, bir takım egosantriklerin ardında durmuyorsan bunlar seni yenileyen şeyler.

Şu an hayatım bir hava boşluğu gibi sıkıntılı ve anlamsız geliyor. Bu bir iyileşme süreci de olabilir ama zorluyor beni. Bu gibi durumlarda omzuna dokunacak bir el olsun isterken bir yandan da bu eli seçmeye başlıyorsun geçmişten ders alarak. Her dostuna o sıkıntıyı anlatmıyorsun. Çünkü biliyorsun ki o anlamayacak ve senin kafanı da daha karmaşık bir hale getirecek. Bu defa ona kızmamayı da öğreniyorsun; artık biliyorsun ki onun elinde değil, onun elinden gelen bu. Anlatabileceğin kimsenin olmaması zorluyor bu noktada.
"Dostum yokmuş benim" dediğim günlere şöyle bir baktım da, abartmışım. Birçok arkadaşım varmış ama herkese de her görev yüklenmemeliymiş. Kimin neye el uzatması gerektiğini bildiğinde her şey daha kolay oluyor. Herkes aynı şeyi paylaşamaz.

Belirsizliğim ne zaman düzelecek bilmiyorum ama elimden geleni yapmaya çabalayacağım. İyi şeyler olsun istiyorum artık, şikayet etmek istemiyorum. Hem bazen güzel şeylere inanıyorum. Masum şeyleri de unutmamak gerekir. Ben hiç unutmuyorum da, siz de hatırlayın ve hep masum şeylere inanın. Bu çekilmez hayatı masumiyet güzel kılıyor.

18 Nisan 2015 Cumartesi

"Sen gerçek misin?"


Ne demiştim ona "sana gülmek yakışıyor". Benim yüzümden ciddileşiyordu. En doğrusu buydu belki de, gitmesi. Yanımda da hiç gülümsememişti zaten. Her hareketinin, cümlesinin altında yatan "git, git artık, bari şimdi git" feryadını da duymamıştım. Çünkü imalardan anlamazdım, gerçi o bunu biliyordu aslında.
Bana iyi geliyordu. İyi geldiği için kötü gitmek mi istedi acaba? Bilmem. Bilmek de istemem. Yanlış olur, eksik kalır diye korkarım. O yüzden ona bir iki cümle daha yazamayışlarım. Olması gereken olmuş olmalı herhalde. Yoksa bu acıyı boşuna mı çektik? Bari hakkını verelim.

"Kafanda kurma" deyip duruyordu. "Hayal gibisin" demiştim bir gün ben de ona. O gittikten sonra tavsiyesine uyayım dedim ve kurmayı bıraktım. Kurmayı bırakınca daha bir gitti.
Siz yine de hayal kurmayı bırakmayın, belki sizinkiler gerçek olur.


-----


Related Posts with Thumbnails
Bu gadget'ta bir hata oluştu