28 Mart 2015 Cumartesi

Aklıma geldi de 30 ( 'ilk yardım')

Döndüm kendime ve dedim ki; "yahu çoğunluğun karşısında bir teksin, nasıl oluyor da o çoğunluğu suçlayabiliyorsun? Demek ki sorun sende."
Yaşadığım her kötü olay sayesinde bir adım daha aydınlanıyorum ve bu beni memnun ediyor. Başta çok üzülüp kırılıyorum ama üzülüp kırılmadan bir şeyleri deneyimleyemiyorsun. Son dönemde öğrendiğim bir şey oldu; yine dedim ki kendime "bir iğnen var bir de çuvaldızın, ne yapacağını biliyorsun."
Sürekli kendini eleştiren biri olmama rağmen bunun yetersiz olduğunu gördüm. Çünkü herkes her şeyi eleştirebilir ama doğru eleştiri yapmak ya da almaktır tek istediğimiz. Eleştiri de bir bilgi gerektirir. Sanırım artık bunu da öğrendim. Kimseye kızmıyorum kendimden başka, önce kendimi suçluyorum artık. Ama bunu yaparken kimseye belli etmemek gerek. Yoksa bunu kullanırlar. İnsan kendi içinde çözebilir.
Kızdım, geçti; yara aldım, kanamayı durdurdum; ayağa kalktım ve yoluma devam ediyorum.

22 Mart 2015 Pazar

Teşekkür ederim!

Sinir haliyle konuşacağım, içimdeki şeyleri dökebileceğim bir tek burası var. Ama sinirle kendime söylediğim şeyler hep eksik kalıyor.
Gece, gelmeden gidenlere sitemde bulunurken aklımda başka hiçbir şey yoktu. Sadece anlattım, aya fısıldamak gibiydi.

Düşündüm de, o gelmeden gidenlere bir kaç cümle yazmak isteseydim ne diyebilirdim? Sanırım teşekkür ederek başlardım konuşmama. Teşekkür ederim evet, gelmedikleri için. Hiçbiri sevgilim olmadı, bu yüzden terk edilmedim, başka bir kızla aldatılmadım. Tüm bunlar için teşekkür edebilirim, iyi ki gelmediler.

Özür Dilerim

Artık gelmesinler istiyorum. Ben çağırmadan gelmeye çalışıyorlar, sonra yüz üstü bırakıp gidiyorlar tam alışmaya başlamışken. Gelmeden gitmek; bu fiilden size daha önce bahsetmiştim. Ama bu kesinlikle tanıma aşaması falan değil. Gayet geliyormuş gibi yapmaktan bahsediyorum, "seninle ciddi düşünüyorum, benden vazgeçme, beni sev" diyenlerden bahsediyorum.
Ben hiçbir zaman sevilmeyi becerebilen biri olmadım. Belki bunun için çabalamadım, belki çabalayıp beceremedim bilmiyorum. Ben zaten ne biliyorum ki? Hiçbir şey bilmiyorum ben. Artık kime güvenebileceğimi de bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey var; gelmeden gidenlerden yoruldum artık. Her defasında mı aynı şey gelir bir insanın başına? Kader denilen şey yoksa bu mu? Seviyormuş gibi yapıp geliyormuş gibi giden adamlardan çok bıktım. Sözleşmiş gibi hepsi aynı şeyi yapıyor. Bağlanmamaya, üzülmemeye, umursamamaya çabalıyorum ama olmuyor. Onlar kadar kolay bir şeyi isteyip onlar kadar çabuk vazgeçebilen biri olmadım ki hiç. Neden bana bulaşıyorlar anlam veremiyorum. Bu hakkı kendilerinde nasıl bulduklarını bilmiyorum. Sevilmeyi geçtim, anlaşılmak istiyorum o da olmuyor. Ben ne yaptım bu hayatta kimi üzdüm de böyle oldu bilmiyorum. Terk edilişlerinin intikamını benden almaya çalışıyorlarmış gibi geliyor. Ben yara bandı değilim. Olmak istemiyorum. Artık ne sevilmek, ne de hissetmek istiyorum. Ben insandan vazgeçtim. Onlar da artık beni yaralamaktan vazgeçsinler. Gelmesinler artık. Ben bir insanım. "Gel" deyince gelmesini bilen, "git" deyince giden biri olmak istemiyorum ama ne zaman gelip gideceğime hep onlar karar vermek istiyor. Etraflarında bir sürü kız var oysa, istediklerini seçip sevebilirler.
 Evet, benim her geçen gün büyüyen bir güven sorunum var ama sebebi ben değilim. Her geliyormuş gibi yapana güvenmemiş olsaydım zaten bağlanmazdım. "O yaralı, ondan zarar gelmez, kendisine yapılanlardan sonra kimseyi üzmez" deyip şans verdiklerim yaptı bunu. Yine ve yine ve yine ve yine inandığım için ben tam bir aptalım. Aptal! Bir diğer aptallığım da gelmedikleri halde onlara güveniyor oluşum tabii.
Bazen kendimi sevilmeye müsait gördüğüm de doğrudur. Ama genelde "sen kimsin ki seni sevecekler" diyorum her seferinde ama yine unutuyorum sevilmeyi beceremeyen biri olduğumu. Sevilmeyi beceremiyorsun bari gitmeyi becer aptal kafam, senden ve onlardan nefret ediyorum. Bir de her şeyi ciddiye almandan...


27 Şubat 2015 Cuma

Aklıma Geldi De 29

"O beklediğin kişi ben değilim, safsın temizsin, ben seni üzerim"... bla bla bla...

İyi dediğiniz kadınları hiç sevemeyeceksiniz, değil mi?

24 Şubat 2015 Salı

Bal

Pencerenden bakarsın; kar yağar. Pencerenden bakarsın; güneş açar. Pencerenden bakarsın; karlar erir, yağmur yağar... Ve mevsim değişir. Sen de değişirsin, herkes değişir. Aslında değişmek değil, yetişmek; yetişirsin. Yetiştirir acı düşünceler seni. Koşar, koşar da dünyanın öbür ucuna yetişirsin. Kovalarlar seni, senden ne istediğini bir türlü anlayamadığın kara bulutlar. Taşıdıkları yağmuru illa kafana dökeceklerdir. İste ya da isteme.

Yanında insan olmasına gerek yok, yalnızsındır işte. Çünkü tek bir insan dahi yoktur ki ruhunu tanısın ve kendi ruhunu sana sunsun, zayıflıklarını kullanmaya çalışmasın. Eksikliklerini anlarlarsa vay haline. Yani bilseler bir türlü, bilmeseler bir türlü. Eksikliklerini fark edip seni bırakıp gidene mi kızarsın, eksikliklerin sayesinde seni kötüye kullanana mı? Peki iki satır yazamayan insana nasıl güvenirsin? Mektup yazma zorunluluğu getirilsin istiyorum. Belki o zaman birini tanımak için çok da çabalamak gerekmezdi. Ruhunu farkında olmadan sererdi önüne. Zor olmasa gerek o kadar. Aslında gayet basit.

Neden diye sorma, anlayacağım diye uğraşma; bazı sözcükler gerçekten sembolik. Biz insanlar çok semboliğiz. Biz kendimizi apaçık anlatamıyoruz. Anlatırsak olmuyor, anlatmazsak hiç anlaşılmıyor. Bazı şeylerse durup sessiz bir odada düşünmeden anlaşılmıyor. Bazen de hayat seninle saklambaç oynamak istiyor. Sonra tutuyor kolundan seni, annesinin hazırladığı ballı ekmekleri yemeye götürüyor. Masadaki bal kavanozuna parmağını daldırıyor, çıkarırken bileği kavanozun ağzına biraz sıkışıyor. Kimseciklere söylemiyorsun, kızmasınlar diye. Çünkü kötü bir niyeti yok.

Sahi; hayat senin de ağzına bir parmak bal çaldı mı hiç?

5 Şubat 2015 Perşembe

+13 Karga İle Tilki


Karga ile tilki masalını bilirsin. Hani karga peyniri çok severmiş ya! İşte aslında biraz daha derinlemesine bilseydin masalı, anlardın belki. Anlatayım o zaman devamını:
O kadar severmiş ki peyniri karga; bırak ağzından düşürmeyi, dilinden bile düşürmezmiş adını. Hatta belki de yemek değilmiş niyeti; koklamak ve yanında yatmak istemiş ona hayran hayran bakarak. "Yeme de yanında yat" diye bir deyiş çıkarmış onu görenler. Günümüze, söylene söylene manası değişerek gelmiş bu deyiş. Şimdilerde lezzet için kullanılıyor. Ne bilsinler karganın kalbini?
Karganın peyniri bir evden çaldığı bile söylentiler arasında. Yok öyle bir şey. Karga peynirle tesadüf eseri tanışmış düşünebiliyor musun? Karga o güne kadar peyniri uzaktan tanıyormuş, ama o gün... İşte o gün karşısında peyniri görünce o kadar şaşırmış ve büyülenmiş ki "ben senin methini çok duydum, karşılaşamayız sanıyordum çok şaşkınım" diyememiş. Peynirin o saf, masum duruşu kulaklarına gaipten şu sözleri fısıldamış sanki: "Gel beni al, seninle her yere gelebilirim. Bence seni seveceğim, sen de beni seveceksin. Bak karpuz bile aşık çimene..."
Oysa peynir habersiz, gerçekten saf ve masum...
Almış karga peyniri, "kusura bakma seni ağzımda taşıyabilirim yoksa düşersin" diyerek. Uçmuş, uçmuş, uçmuş... Bir nevi mutluluktan uçmuş. Yorulunca bir ağacın dalına konmuş.
Tilki peyniri görünce bir hışım koşmuş ağacın altına. O da peyniri istiyormuş. Hiç sevmezlermiş zaten tilki ile karga birbirlerini. Sevmediği hayvan olan kargadan peyniri söküp almanın nasıl büyük bir zevk olacağını hayal etmeye başlamış tilki. Tilki kısa boyu yüzünden erişemiyomuş bir türlü o dala, ama aklına bir cin fikir gelmiş. Masalın bu kısmını biliyorsunuz ya işte, karga bu kadar hayranken peynire, düşünememiş işte onu kaybedeceğini. Sözde peynir ona "gel al beni, seveceğim" demişti ya, bizim saf karga inanmış işte buna. Öylesine kendini kaptırıp bir hayali gerçek sandığını bilmiyormuş ki... Zavallı karga tilkinin tuzağına düşüp peynire serenad yaparım düşüncesiyle açmış ağzını. Açmaz olaymış. Ne peynir onun şarkısını duyabilmiş ne de onu sevebilmiş. Aptal karga çok geç kaldığını anlamışsa da artık yapacak bir şey yokmuş tabii. "Ah" demiş, "ben neden peyniri adam akıllı karşıma alıp anlatmadım derdimi? Tilkiyi istediğini söylerse bırakırdım onu tilkiye, vazgeçerdim, ah" demiş. Cesaretsizliğine sövmüş, kendine kızmış ve hala peynirin kendine cevap verebilecek bir canlı olduğunu düşünüyormuş. Ama işte yapmamış ki zamanında! Yuvasına kapanıp günlerce ağlamış, dertlenmiş. Yapacak başka bir şeyi yokmuş maalesef artık. Geç kalmış.
Karga çok aptalmış, tilki çok kurnaz ve işgüzar. Peynir mi? Saf o. Yakınına gelen kargayı fark edemeyen bir saf. Artık onu yutacak olan tilkinin ellerine düşmüş işte.
Bu masaldan karganın çıkardığı bir ders olmuş elbet; bundan sonra peynirleri sadece yemek için gidip çalacakmış. Ha bir de; kendi hatalarına katlanacak, korkaklığına ve aptallığına günah keçisi aramayacakmış. Bana böyle söyledi. Bir de dedi ki; çocuklara masalı bu şekilde anlatamayacakları için değiştirmişler. Böylece karganın peynire aşkını kimse duymamış, bilmemiş.
Tilki ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine... Şimdi mutlu musun ha tilki?

1 Şubat 2015 Pazar

Kendine güvenmeyen şöyle gelsin konuşacağız!

Şu capsi yapan eller çok yaşasın e mi! :)

Bazen aslında bir parça şanslı biri olduğumuzu gözardı ediyoruz. Dünya başına yıkılmış bir dert babası gibi karalar bağlıyoruz. Oysa insan biraz olsun kendinin farkına varmalı şu hayatta. Şu kısacık ömürde sürekli kendini üzmek insanı hakikaten hiçbir yere götürmez. Hem bu sayede tüm o yaşam belirtilerini de kaybetmeye başlar insan. Ne olur biraz olsun kendimizi kendimize savunsak şu hayatta? Kendimizi biraz kendimizden korusak ve hatta kendimizi kimseye değil yine kendimize övsek... Çünkü buna ihtiyacımız var.
Lütfen sayın okuyucu, kendimizi kandırmayalım. Ego dediğimiz benliğimiz biraz olsun okşanmak ister, kim olursak olalım. En mütevazimiz övgüye en aç olanımızdır. Bak bu sözümü yaz bir kenara ve gerçekten üzerinde düşün. Hem insanları da biliyoruz ne yazık ki; mütevazilik diye bir kavram bile kalmadı günümüzde. "O da nesi" der gibi bakıyor herkes. E hal böyle olunca pek bir değeri kalmıyor. Kimsenin aramadığı bir şey nasıl değerli olabilir?
Günümüz normları çerçevesinde konuşuyorum, elbette mütevazilik değerli benim dünyamda. Ancak az önce övgüye açlık ile ilgili sözümün arkasındayım.
Dönüp kendime bakıyorum mesela, sürekli benden daha güçlü insanları görüp kendimi küçümsediğimi fark ediyorum. Ama dikkat et, daha güçsüz olduğumu değil, kendimi küçümsediğimi fark ediyorum sadece. Dolaylı olarak bu da beni güçsüz kılıyor. Yani aslında kendimi ben güçsüz kılıyorum, buna ben sebep oluyorum. Güç nedir peki? Kendime bunu soruyorum; güç belki başarı belki azim. Ya da hepsi bir bütün, yani azmedip sonucunda başarıya ulaşıyorum ve işte bu benim gücüm.
İşte kilit nokta belki de bu; dönüp kendine bakabilmek için mütevazilik ya da zıttı olan kendini yüceltmek gibi elini kolunu peşinen bağlayan olgulardan sıyrılmak gerekiyor. İşte o zaman kendini görüp kendini gerçekleştiriyorsun. Belki daha sonra bir karar vermen gerekebilir, kendini yüceltmek mi tevazu göstermek mi... Bu ikisinin ortası da var, ki en makul olanı da bu. Kendini kendine ve çevreye karşı küçük düşürmeyerek yüceltmiş -doğru ifadeyi bulamadım- oluyorsun, mütevazi davranarak insanların seni olduğun gibi görmesine ve seni keşfetmesine fırsat veriyorsun. Yalnız şunu da belirtmeliyim, çoğu insan başkası hakkında "evet mütevazi" demeyebilir (nedeninden yukarıda biraz bahsetmiştim) ancak "evet bu gerçek bir başarı" diyerek başarılarını fark ederler. Bazen -hatta çoğunlukla- fark etmeyebilirler, ya da etmemiş gibi görünürler. Mütevazilik kavramı nasıl bitti sanıyordun? Etki-tepki.
Başkalarının ne düşündüğü pek umrumuzda değil elbette; ama bazen umrumuzda, öyle değil mi? İnsanız çünkü, zaaflarımıza yeniliyoruz.
Örneğin aşık oluyoruz, işte o zaman hemcinslerimizi birer rakip olarak görüp onları tanımaya çalışıyoruz. Kendi kafamızda bir yarış başlatıp kazananı olmak istiyoruz. Daha güçlü olmak uğruna savaşıyoruz onlarla onlardan haberli ya da habersiz. Bazen daha güçlü olduğumuz oluyor. Ama peki karşı cins güçlü birini mi istiyor? Güçlü olduktan sonra işte onu çok fazla önemsemiyoruz. Güçlüyüz ya, elbet onu yanımıza getirecek gücü de buluruz nasılsa. Zaten sırf o öyle istiyor diye gücümüzden feragat edecek değiliz o ayrı (bu cümle zaten güç sayesinde ortaya çıkar). Ama işler böyle gitmiyor, çünkü yanlış bir örnek seçtim. Kendini kendin için değil, başkaları için hazırlarsan hiçbir zaman gerçek bir güçten söz edemeyiz. Konu aşksa zaten hiçbir strateji, hiçbir yaşam belirtisi, hiçbir güç, hiçbir başarı üstün değildir. Normlar ortadan kalkar, akan sular durur ve bazen tersine akar. Yani aşkın konumuzla bir alakası yok, aşık olduğunuzda kendinizi onore etmeyiniz zira ihtiyacınız kalmayacak yine üzüleceksiniz. Yazının dönüp dolaşıp geldiği noktada -ki bu nokta bana kulaktan kulağa oyununu hatırlattı- çıkarılan sonuç (yani kulağına söylenen kelimeyi en son herkese söyleyen kişinin ağzından çıkan cümle) şu: aşık olmayın, olursanız da özgüveninizi aşk üzerinden sınamayın zira zararlı çıkarsınız maazallah. Bu örnek kısmına kendi yaşamınızdan başkalarının ne düşündüğünü önemsediğiniz herhangi bir olayı koyabilirsiniz; belki iş yaşamındaki saygınlığınız olabilir.
Neyse biz konuya dönelim. Başarılarımızın ne kadar farkındayız? Gücümüzü neden gözardı ediyoruz? Göğsümüzü gere gere çıkıp "Ben güçlüyüm. Çünkü ben mücadele ettim, azmettim ve başardım. Bu başarı benim, o halde ben güçlüyüm" dememizin vakti geldi, en azından kendimize. Zaten otomatik olarak vücudumuz bile güçlü birininkinin şeklini alacaktır. Hiçbiri tesadüf değil bahsettiklerimin. Başarılı olmanın da kendine göre sırları var tabii; beklentileri yüksek tutmamak, zamanla bir oyun gibi zorlaştırmak yani tabiri caizse 'level atlamak'. Her 'level' yani çıta her aşamada biraz daha yüksekte. Başkalarının özel hayatını didik didik etmek, başarılarını kıskanmak ya da "bak ben daha başarılıyım gör" gibi yaklaşımlarla başarı sağlanamadığı gibi; kendinin farkında olmayarak, ağlanıp sızlanarak, başkalarının yıkıcı eleştirilerine çok takılarak da hiçbir şey elde edilmez. Kısacık ömürde kazandığımız güç özsaygımız olsun yeter.
Ve asıl söylemek istediğim şey -aslında birçok kişiden de duymuşsunuzdur belki-; sadece yapamadıklarımıza değil bazen de yapabildiklerimize odaklanırsak, çok daha iyilerini yapabilecek gücü ve isteği kendimizde bulabiliriz. Hiç zorlanmadan, özsaygımız yardımıyla çıtayı daha, biraz daha yükseğe koyabiliriz.
Biraz kişisel gelişim tadında bir yazı olduysa da "ne haddimize efendim" diyerek affınıza sığınıyorum. 'Her yetişkinin öğüdü kendine' diyerek bu yazıdaki öğüdün aslında kendime verildiğini belirtmek isterim. Sevgiler.

Related Posts with Thumbnails

Share It