1 Şubat 2015 Pazar

Kendine güvenmeyen şöyle gelsin konuşacağız!

Şu capsi yapan eller çok yaşasın e mi! :)

Bazen aslında bir parça şanslı biri olduğumuzu gözardı ediyoruz. Dünya başına yıkılmış bir dert babası gibi karalar bağlıyoruz. Oysa insan biraz olsun kendinin farkına varmalı şu hayatta. Şu kısacık ömürde sürekli kendini üzmek insanı hakikaten hiçbir yere götürmez. Hem bu sayede tüm o yaşam belirtilerini de kaybetmeye başlar insan. Ne olur biraz olsun kendimizi kendimize savunsak şu hayatta? Kendimizi biraz kendimizden korusak ve hatta kendimizi kimseye değil yine kendimize övsek... Çünkü buna ihtiyacımız var.
Lütfen sayın okuyucu, kendimizi kandırmayalım. Ego dediğimiz benliğimiz biraz olsun okşanmak ister, kim olursak olalım. En mütevazimiz övgüye en aç olanımızdır. Bak bu sözümü yaz bir kenara ve gerçekten üzerinde düşün. Hem insanları da biliyoruz ne yazık ki; mütevazilik diye bir kavram bile kalmadı günümüzde. "O da nesi" der gibi bakıyor herkes. E hal böyle olunca pek bir değeri kalmıyor. Kimsenin aramadığı bir şey nasıl değerli olabilir?
Günümüz normları çerçevesinde konuşuyorum, elbette mütevazilik değerli benim dünyamda. Ancak az önce övgüye açlık ile ilgili sözümün arkasındayım.
Dönüp kendime bakıyorum mesela, sürekli benden daha güçlü insanları görüp kendimi küçümsediğimi fark ediyorum. Ama dikkat et, daha güçsüz olduğumu değil, kendimi küçümsediğimi fark ediyorum sadece. Dolaylı olarak bu da beni güçsüz kılıyor. Yani aslında kendimi ben güçsüz kılıyorum, buna ben sebep oluyorum. Güç nedir peki? Kendime bunu soruyorum; güç belki başarı belki azim. Ya da hepsi bir bütün, yani azmedip sonucunda başarıya ulaşıyorum ve işte bu benim gücüm.
İşte kilit nokta belki de bu; dönüp kendine bakabilmek için mütevazilik ya da zıttı olan kendini yüceltmek gibi elini kolunu peşinen bağlayan olgulardan sıyrılmak gerekiyor. İşte o zaman kendini görüp kendini gerçekleştiriyorsun. Belki daha sonra bir karar vermen gerekebilir, kendini yüceltmek mi tevazu göstermek mi... Bu ikisinin ortası da var, ki en makul olanı da bu. Kendini kendine ve çevreye karşı küçük düşürmeyerek yüceltmiş -doğru ifadeyi bulamadım- oluyorsun, mütevazi davranarak insanların seni olduğun gibi görmesine ve seni keşfetmesine fırsat veriyorsun. Yalnız şunu da belirtmeliyim, çoğu insan başkası hakkında "evet mütevazi" demeyebilir (nedeninden yukarıda biraz bahsetmiştim) ancak "evet bu gerçek bir başarı" diyerek başarılarını fark ederler. Bazen -hatta çoğunlukla- fark etmeyebilirler, ya da etmemiş gibi görünürler. Mütevazilik kavramı nasıl bitti sanıyordun? Etki-tepki.
Başkalarının ne düşündüğü pek umrumuzda değil elbette; ama bazen umrumuzda, öyle değil mi? İnsanız çünkü, zaaflarımıza yeniliyoruz.
Örneğin aşık oluyoruz, işte o zaman hemcinslerimizi birer rakip olarak görüp onları tanımaya çalışıyoruz. Kendi kafamızda bir yarış başlatıp kazananı olmak istiyoruz. Daha güçlü olmak uğruna savaşıyoruz onlarla onlardan haberli ya da habersiz. Bazen daha güçlü olduğumuz oluyor. Ama peki karşı cins güçlü birini mi istiyor? Güçlü olduktan sonra işte onu çok fazla önemsemiyoruz. Güçlüyüz ya, elbet onu yanımıza getirecek gücü de buluruz nasılsa. Zaten sırf o öyle istiyor diye gücümüzden feragat edecek değiliz o ayrı (bu cümle zaten güç sayesinde ortaya çıkar). Ama işler böyle gitmiyor, çünkü yanlış bir örnek seçtim. Kendini kendin için değil, başkaları için hazırlarsan hiçbir zaman gerçek bir güçten söz edemeyiz. Konu aşksa zaten hiçbir strateji, hiçbir yaşam belirtisi, hiçbir güç, hiçbir başarı üstün değildir. Normlar ortadan kalkar, akan sular durur ve bazen tersine akar. Yani aşkın konumuzla bir alakası yok, aşık olduğunuzda kendinizi onore etmeyiniz zira ihtiyacınız kalmayacak yine üzüleceksiniz. Yazının dönüp dolaşıp geldiği noktada -ki bu nokta bana kulaktan kulağa oyununu hatırlattı- çıkarılan sonuç (yani kulağına söylenen kelimeyi en son herkese söyleyen kişinin ağzından çıkan cümle) şu: aşık olmayın, olursanız da özgüveninizi aşk üzerinden sınamayın zira zararlı çıkarsınız maazallah. Bu örnek kısmına kendi yaşamınızdan başkalarının ne düşündüğünü önemsediğiniz herhangi bir olayı koyabilirsiniz; belki iş yaşamındaki saygınlığınız olabilir.
Neyse biz konuya dönelim. Başarılarımızın ne kadar farkındayız? Gücümüzü neden gözardı ediyoruz? Göğsümüzü gere gere çıkıp "Ben güçlüyüm. Çünkü ben mücadele ettim, azmettim ve başardım. Bu başarı benim, o halde ben güçlüyüm" dememizin vakti geldi, en azından kendimize. Zaten otomatik olarak vücudumuz bile güçlü birininkinin şeklini alacaktır. Hiçbiri tesadüf değil bahsettiklerimin. Başarılı olmanın da kendine göre sırları var tabii; beklentileri yüksek tutmamak, zamanla bir oyun gibi zorlaştırmak yani tabiri caizse 'level atlamak'. Her 'level' yani çıta her aşamada biraz daha yüksekte. Başkalarının özel hayatını didik didik etmek, başarılarını kıskanmak ya da "bak ben daha başarılıyım gör" gibi yaklaşımlarla başarı sağlanamadığı gibi; kendinin farkında olmayarak, ağlanıp sızlanarak, başkalarının yıkıcı eleştirilerine çok takılarak da hiçbir şey elde edilmez. Kısacık ömürde kazandığımız güç özsaygımız olsun yeter.
Ve asıl söylemek istediğim şey -aslında birçok kişiden de duymuşsunuzdur belki-; sadece yapamadıklarımıza değil bazen de yapabildiklerimize odaklanırsak, çok daha iyilerini yapabilecek gücü ve isteği kendimizde bulabiliriz. Hiç zorlanmadan, özsaygımız yardımıyla çıtayı daha, biraz daha yükseğe koyabiliriz.
Biraz kişisel gelişim tadında bir yazı olduysa da "ne haddimize efendim" diyerek affınıza sığınıyorum. 'Her yetişkinin öğüdü kendine' diyerek bu yazıdaki öğüdün aslında kendime verildiğini belirtmek isterim. Sevgiler.

24 Ocak 2015 Cumartesi

Hayat bu gün de benden bir şans bekliyor mu?

"Şans vermek gerekiyor yine de hayatına, insanlara. Sınırsız şans vermek gerekiyor. Şans vermeden göremezsin çünkü, insanların duvarlarını aşamazsın o zaman. Gerçek yüzlerini görene kadar şans verme erdemi göstermelisin. Erdemlerin en büyükleri arasındadır bu. Hayat bu gün de senden bir şans bekliyor :)"
18 yaşındayken yazmışım bunu. Şu an elime geçti. Hatta 18'i doldurmama tam on gün kala yazmışım -o zaman blogum olmadığı için kağıda yazmışım-. Hem sınırsız şans vermişim hem de sınır koymuşum. "Gerçek yüzlerini görene kadar". O zamanlar ne hissederek yazmışım ne düşünmüşüm bilmiyorum. Yedi yıl geçti hatırlayamıyorum. Bu kadar yılın içi bomboş gibi sanki. Ne sakladım ben bunca yılın içine? Bir-iki dostluk saklamışım belki içine, onlar da fırsat buldukları aralıklardan uçup, ait oldukları yere gidip konmuşlar. Arada uçup gidip onların yanlarına konarım.

Hayat bu gün de benden bir şans bekliyor mu? Kendime soruyorum, bir cevap alamıyorum bu defa. Ben mi ondan bir şans bekliyorum yoksa o mu benden? Yine cevap yok. Bunun için bir yedi yıl daha bekletmesen bari. Beni duyuyor musun? Kulaklarımla, gözlerimle bütün olan ben; duyuyor musun dedim?
Hayat o gün benden bir şans mı beklemiş? Bunu nereden duymuşum acaba, kendi mi söylemiş? İnan hatırlayamıyorum.

22 Ocak 2015 Perşembe

Aklıma geldi de 28

Hiç her gün ağlayan bir insan gördün mü? Bir insan her gün ağlar mı? Ağlamamalıdır tabii.

Ya da ağlamalı mıdır?

10 Ocak 2015 Cumartesi

Anılarımı Yıkmışlar

Şimdi düşünüyorum da en değerli yıllarıymış hayatımın. Bir daha aynı tadı hiçbir şeyden alamayacak olmanın verdiği hüzün, uzaklaştıramayacağım kadar içimde. Yine de daha belki çok yıllar aklıma geldikçe gülümsetecek. Herkesin hayatında oluyor değil mi böyle dönemler?
Çocukların sokakta oynamasının güzel ve daha tehlikesiz olduğu zamanlardı. Aslında tam da tehlikeli olmaya başladığı yıllardı. Son demleriydi sokakta oynamanın. Sanırım ben 10-15 yaş arasında sokaktaydım. Hatta öncesinde 8-10 yaş arası apartman evciliklerimiz olurdu. Biz sitede büyümedik. Postu apartmana sererdik biz bir güzel. Gelen geçen önce kızar, sonra kabullenirdi. Apartmanda çocuk vardı ne de olsa. "Gürültü çıkarmasınlar yeter"di. Gerçi genelde o gürültü kesin çıkardı. Sokağa bir adım kalmış zamanlardı onlar da. 
Okullar tatil olur olmaz küçük kızlar hemen birbirlerine koşardı. Daha doğrusu sokağa koşabilmek için fırsat kollardı. Saat öğleden önce 11.00'ı gösterdi mi kahvaltılar biter, üst değişir, telefon trafiği başlardı. Anneler arkadan "nereye bu saatte allah allah!" serzenişleriyle her zamanki azarları çekerlerdi. Bazen ne tatili, okuldan eve gelince de koşardık dışarı. Sanki bir daha öyle tatların kalmayacağını bilirmiş gibi...
Apartman kapısının önü bizimle şenlenirdi. Çocuk aklıyla yapılan abuk subuk esprilere gülerdi yoldan geçen amcalar, teyzeler. Bazen işe de yarardık. Bir Aysel teyzemiz vardı, pencereden para uzatır, bakkaldan kendine ekmek ve sigara aldırırdı. Öğle ya da ikindi molası verip evlere girer, yemeklerimizi yer sonra tekrar koşa koşa dışarı çıkardık. Arkadaşlık nedir, yine sokakta öğrendik. Birimiz yaz tatiline gitse geride kalanımız bir ay, iki ay belki de tatilin tamamı bekledik. Okuldaki teneffüsler arkadaşlarımızla görüşmemize yetmiyordu. Oysa sokakta ya da evimizde -belki de apartman evciliklerimizde- öyle miydi? Mesela arkadaş grubumuzu bir 'takım' yapmaya karar verdik. İsim bulduk. Bazen bir duvarla bile arkadaş olduk. Evet, bildiğimiz komşu apartmanın duvarı. Sakızımızdan çıkan en güzel çıkartmaları yapıştırdık o duvara. Bir gün en güzel çıkartmayı baş köşeye yapıştırıp "Bu da bizim maskotumuz olsun" dedik. (Bunu söyleyen zeki kimdi sizce?) 

İşte o duvarı yıkmışlar. Kendimize bir köşe addettiğimiz, üzerine 'maskotumuz'u yapıştırdığımız yan apartmanın duvarı artık yok. Yani yan apartman tamamen yok, yıkmışlar. Zaten çok eski bir binaydı. Ben ve ailem 10 yıldır o sokakta yaşamıyoruz. Bizim o yıllarda oturduğumuz binanın yaklaşık 40 yıllık olduğunu düşünürsek yıkılan bina da yaklaşık 60 yıllıktır, belki de daha fazla.

İnsan hüzünlenmiyor değil. Belki hâlâ orada yaşamıyorum ama evime çok yakın bir mesafede olduğundan gelip giderken sürekli önünden geçiyorum. Geçen gün yine evime doğru giderken gördüm binanın yıkıldığını.
O binayla birlikte tarihe karışan tek anı maskot değildi elbette. Adile teyzemiz vardı, çok yaşlıydı. O binada erkek kardeşiyle yaşardı. Annemle arada bir ziyaretine giderdik. Yaşlı olmasına rağmen çok becerikli bir kadındı ve evine gelen misafiri boş çevirmemek için elinden geleni yapardı. Ben mendil içinde harçlık verildiğini ilk ondan öğrenmiştim. Birkaç sene önce öğrendiğimize göre hakkın rahmetine kavuşmuş. O rahmetli olduktan sonra bina bomboş durmaya devam etti. Daha önce kiracıları taşındığından bir o kalmıştı orada. O da gidince bina bakımsız, yıkık dökük bir harabeye dönmüştü. Hem eskiydi bina, hem 17 Ağustos depreminde bizim binadan ayrılarak hasar görmüştü. Ama şimdi kim bilir yerine nasıl çirkin bir bina yaparlar! Hem benim anılarım ne olacak?
Hayat bu değil mi? Kim bilir daha neler bitecek. Anı denilen şey tuhaf. Tüm bunları unutmak istemiyorum. Unutmayalım da zaten. Sıcak mahalle ortamı diyorum, çocuk oyunları diyorum, komşu teyzeler diyorum, bakkal amcalar diyorum... Hangi birini şimdi görebiliyoruz? Anılar yıkılmaz ki aslında; onlar hep beynimizin içinde, göz kapaklarımızın ardında dururlar. Evet benim de anılarım orada güvende. Belki bir rüya gibi şimdi. Ama hep benimle.

21 Aralık 2014 Pazar

Ben en kötüyüm belki biraz karanlık ve çirkinimdir de

Bir önceki yazımda tehlikeli derecede affedici olmaktan bahsetmiştim. Benim de öyle olduğumu üzülerek söylemiştim ama benim de affedemediğim şeyler oluyor. Çünkü herkesin bir affetme derecesi vardır. İnsan ve tahammülü bir yerde tükenir.

Her şey affedilemez bu hayatta. Örneğin; eşlerden biri diğerini aldattığında aldatılan taraf görmezden gelecek kadar affedici oluyorsa orada bir sorun var demektir. En azından benim açımdan bu böyle. "Arada çocuk varsa" kısmının tamamen yanlış bir düşünce olduğu kanısındayım. Mutsuz bir ailede yetişen çocuk, en az boşanmış anne-baba ortamında yetişen bir çocuk kadar olumsuz etkilenmektedir. Ebeveynlere düşen görev, çocuklarının olumsuzluklar karşısında daha az etkilenmesini sağlamak olmalıdır. Eşler arasında bir aldatma olayı yaşanmışsa o aileden huzur, mutluluk, sevgi beklemek dünyanın en saçma şeylerinden biridir.

'Affetmek' konusunu tekrar açmamın sebebi, yine affedicilikle alakalı birkaç birikmiş düşüncemi paylaşmaktı. O halde başlıyorum artık:

Burada fazla olumsuz şeyler yazıyorum. Okuyanların kafasında mutsuz, hevessiz, insanlardan uzak bir görüntü çiziyorum. Bunun bir nedeni olabileceğini hiç düşünmüş müydünüz? Düşündüğünüzü biliyorum. Kimse mutsuz, neşesiz, sevimsiz olmayı istemez. Elbette ben de istemiyorum. Bu benim severek kullandığım bir biçim değil. Ben böyle olmaya zorlandım ve her gün zorlanıyorum. Dirensem de, çevreye gözlerimi kapatıp kulaklarımı tıkasam da hissediyorum.
Bu mutsuzluğumun, yalnızlık hissimin nedeni karşılıksız sevilmeyişimdir. Herkesin peşinen alması gereken bir bedeli var beni sevmek için. Dostum dediğim insanlar ben onları ne kadar desteklersem, her türlü aşağılamalarına ne kadar 'eyvallah' dersem, ne kadar çok dertlerini dinlersem ve hiç denecek kadar az kendi derdimi anlatırsam onlara, ne kadar kendimi unutursam o zaman beni sevebileceklerini hissettiriyorlar. Bir kere kendimi kabuğuma çektim mi benden kötüsü yok. Bir anda onlar için yaptığım yüzlerce şeyi çöpte buluveriyorum. Yermek için fırsat kolluyorlar ve benim onlara yaptığım dostluğun %10'unu inanın göremiyorum. Gerçekten ne kadar kuvvetli dostumlar, değil mi?
Şimdi ben de onlardan karşılık mı beklemiş oluyorum? Yüzlerce, binlerce dostluk edip ettiğimin sadece %10'unu görmeye razı biri olarak soruyorum; bu beklediğim şey karşılık mı?

Geçtiğimiz hafta 'dostum'un gerçekten zor bir şey yaşamış olduğunu bilmeme rağmen ve bu gün tatil günüm olmasına rağmen ona yarım saatimi bile ayırmadım. Yanında olmadım. Aramadım, sormadım. Üstelik bunu "böyle yapmalıyım" diye düşünerek de yapmadım. Açıkçası aklıma bile gelmedi. Fazlasıyla kırgın olacağım ki, onu böyle bir anında yalnız bıraktım ve hatta unuttum. Zaten kendimi suçlamama fırsat kalmadan onun beni suçladığını da görebiliyorum. Daha önce her anında yanında olsan da bir kere olmadın ya, sen en kötüsün diyorum kendime. Evet, ben en kötüyüm ve insanları sevmiyorum. Kendini herkesten daha fazla seven insanları da sevmiyorum. Sürekli sürekli insanları yaralayan ve bundan haz duyan insanları da sevmiyorum. Bir yandan da kendime yine kızıyorum; onu böyle bir zamanda nasıl yalnız bırakabildin? Sonra kendimi cevaplıyorum; "onun seni yalnız bıraktığı, için çıkarcasına ağladığın dertlerine say". Sonra "sus" diyorum kendime, "ben kimseden karşılık beklemiyorum, ben onlar mıyım?" Ben kötüyüm, en kötüyüm. Tek bildiğim bu.
Haydi mutlu seneler.

16 Aralık 2014 Salı

Affetmek üzerine...

"Affetmek büyüklüktür!" Öyle midir gerçekten? Ne kadara kadar affetmek büyüklüktür mesela? Yüzümüze tükürürlerse "ya rabbi şükür şükür" mü demeliyiz?
Affedici olmak bazen çok önemli bir erdemdir. Bunu kimse inkar edemez. O "asla affetmem" dediğimiz hatayı biz de yapabiliriz. Elimizde nereden baktığımıza bağlı büyüklükte bir hayat var ve bu hayatın içine ne hatalar, ne doğrular sığdırıyoruz. Ama bazı hatalar var ki, hata demeye dili varmaz insanın. Kalbindekini yansıtırsa karşındaki, onu affedip affetmemek sana kalır ve kimse "neden affetmedin?" diye soramaz bile. Çünkü senin yerinde olsa o da affetmezdi.
Bazen affetmek bir suçtur. Evet, bir suç. Dünyaya bunca kötülüğü dokunmuş bir zalimi nasıl affederdin mesela? Affetseydin mazlumların hakkına giren o zalimden olmaz mıydın sen de?

Ben çok affederim. Kişinin önümde durup gözlerime bir kere bakması yeter bazen affetmeme. Bunun o kadar büyük bir zayıflık, acizlik olduğunu bilmeme rağmen bana yapılanı umursamıyormuşum gibi davranıyorum. Elimde olmuyor. Bunu nereden öğrendiğimi de bilmiyorum. Elimde olsa yapmazdım.

Geçtiğimiz aylarda bir arkadaşımla aramızda büyük bir anlaşmazlık oldu. Ama arada öyle bir iletişim kopukluğu yaşandı ki ne o bana neden bozulduğunu söyledi ne de ben ona üzerime attığı suçtan dolayı kırıldığımı söyleyebildim. Benim hakkımda çok yanlış düşündüğü bir mevzuyu diğer iki farklı arkadaştan duymuştum ve "sana söylediğimizi ona söyleme, bilmiyormuş gibi davran" dediler. Aslında benim açımdan onursal önem taşıyan konuyu sırf onlar kötü duruma düşmesin diye sakladım. Hislerimi belli etmedim. O kadar kırılmıştım ve kızgındım ki, onarılamaz olarak tanımladım ama karşıma alıp "bak böyle böyle" diye anlatamadım ve "senin, hakkımda böyle düşünmeni istemezdim" diyemedim. Dünyanın en büyük hakaretine uğramışım gibi hissediyordum ve içimde tutmak zorundaydım. Ama bir yandan da öfkeyle gözlemledim onu. Bana karşı davranışlarını izledim. Sonra ne oldu peki? O hiçbir şey olmamış gibi, sanki ben iftiraya uğramamışım gibi, ortada hiçbir terslik yokmuş gibi davrandı. Hatasını anlamıştı belki de. Normal normal selamlaştık, gözlerime bakabildi. Bu kadar fazla kırılmış olan ben, anlaşılamaz şekilde affetmiştim sanki onu. Hiçbir şey yokmuş gibi davranarak rolüme fazla kaptırmıştım kendimi. Sonunda unutmuştum. Nasıl oldu da onun arkasından ahlaksız bir iş çevirebileceğimi düşündü? Nasıl oldu da ben böyle bir şeyi affedebildim? Belki de esas soru; affettim mi?
Evet, sanırım affettim. Çünkü etmemiş olsaydım böyle davranmazdım. Peki kıza her baktığımda bana yakıştırdığı durum aklıma gelmiyor mu?

İnsan bazen kendine anlam veremiyor. Çok kızıyor kendine çok. Ama bazı huylarını değiştirmesi çok zaman alıyor. Ben de tolerans sınırımı gözden geçirsem iyi olacak. Herkes her konuda ölçülü olmalı.

10 Aralık 2014 Çarşamba

Aklıma geldi de - 27

Bundan iki-üç yıl önceki yazılarıma baktığımda "nasıl kötü bir dil kullanmışım böyle?" diyorum şu sıralar. Özellikle kendimi anlattığım yazılarda bunu çok yaşıyorum. Hem bazı fikirlerimin nasıl keskin bir şekilde değiştiğini hem de ne kadar saçma cümleler kurduğumu görüyorum. Ergenlik çağındaki bir kız çocuğuyla konuşuyormuşum gibi hissettim bazılarını okurken (zaten şu ergenlik kaç yaşında bitiyor tam olarak bilen yok).
Silesim geldi :) Bazen katlanamayacak gibi olduklarımı taslağa döndürüyorum ne yapayım? Hepsini kaldırsam mı demeden edemiyorum. Ama olsun, insanın kendindeki gelişmeleri görmesi de güzel. Her geçen yıl biraz daha bilinçlendiğimi hissettiriyor. Ne tuhaf, değil mi?
Related Posts with Thumbnails

Share It