10 Mayıs 2016 Salı

Olmuyor.

İçim sıkılıyor Firuze. Ürpermiyor yani sadece. Tuhaf bir sıkıntı kaplıyor içimi. Hiçbir şey yolunda gitmiyor hissi ensemde. Düzeltmeye çalıştıkça her şeyi bozuyorum. Bazen çabalamak bir işe yaramayıp her şeyi daha kötü yapıyormuş diye çabalamayı da bırakıyorum. Her şey daha da kötü oluyor. Alt tarafı basitçe yaşayacağım, onu bile beceremiyorum. Diğer insanlar nasıl yapıyor diye sormaya utanıyorum çünkü pek de bir meziyet gerektirmiyor. İyi kötü bir işin ucundan tutmak, iki üç insanla iletişim halinde olmak, basit yollu bir evlilik yapıp çocuk yapmak ve yaşayıp gitmek basitmiş gibi görünüyor. Nasıl yapıyor insanlar bunu? 

Dışarıdan bakınca iki meslek sahibi sayılırım. Yine de hiçbir işim yolunda değil. Üçüncü bir meslek edinmek içinse çok yaşlıyım. Hem daha benden ne olur onu bile bilmiyorum. Hani herkese uygun bir giysi vardır ya onu seçer insan yaşamı boyunca üstüne, işte benim yok. Ben neye elimi atsam elimde kalıveriyor çünkü. Başımı çevirip sağıma soluma bakıyorum ne eksiğim var diye, onlar benden farklı ne yapıyorlar diye, benden iyiler mi diye. Aynılar, benden farklı bir şey yapmıyorlar ama onlara o giysiler oluyor, bana neden olmuyor? Sonra buluyorum neden olmadığını ama elimden bir şey de gelmiyor; kimse benim kadar fazla düşünmüyor. Kimse aman kolu kısa geldi, boyu uzun geldi, şurası pot yaptı demiyor. Herkes kendini bir akışa bırakmış ve yaşıyor. Ben hasta edercesine düşünüyorum ve sonuca varamıyorum. Tüm bunlar yaşamımı koca bir çöp yığınına dönüştürüyor. Her şey daha da kötü oluyor. Bunun bir sonu yok mu?

Hayat benden bazı kararlar bekliyor. Ben hiçbir şeyi akışa bırakamıyorum, kimse buna izin vermiyor. Onlar kendini nasıl bırakıyorlar akışa? Kimse onlardan tercih istemiyor mu? Ya da ne bileyim, herkes her zaman doğru tercihi yaparken bir tek ben mi hep yanlış tercihler yapıyorum? Bazen kimseyi dinlemiyorum. Kafama koyduğumu yapıyorum. Bazen de kendimden başka herkesi dinliyor, onların yönlendirmelerine adeta kapılıyorum. İki durumda da olmuyor. Benim için hiç mi umut yok?

Eskiden iyi kötü yazardım şimdi onu bile beceremiyorum. Bak, ne kadar zamandır ilk defa yazıyorum ve yazdığım şeyler de böyle kıytırık bir yazı oluverdi. Hiçbir şeyi beceremediğim kötü bir dönem oldu bana bu dönem. Ölmeyi bile beceremeyeceğim sanırım, onu da elime yüzüme bulaştıracağım zamanı geldiğinde.

14 Şubat 2016 Pazar

Arkana bak!



Hayat ellerimizde akıp giderken (ya da bizi oradan oraya savururken mi demeliyim) yanımızda götürmediklerimiz kurtulmaya çalıştıklarımızdır. Çünkü onlar ya bizi dibe çekendir ya canımızı acıtandır ya da umursamadıklarımızdır.
Evet, bazen vazgeçmeyi bilmek gerekir ama sevmeyi bırakmak kalbe zararlıdır. Güle oynaya sevmeyi bıraktığın işler gün gelir içinde bir iç sıkıntısına dönüşür. O yüzden bir şeylerden vazgeçerken, hayat yolculuğunda bir şeyleri bavuluna koymazken çok fazla düşünmen gerek.

Düşün; en son hangi şeyden vazgeçtin? Neyi yanında götürmeyip arkanda bıraktın zaman geçerken? Bunu yaptığın için pişman oldun mu? Yoksa "iyi ki yapmışım" mı dedin? Bunları güzelce düşün. İleride benzer şeyleri yaşarken bu tecrübelerinden mutlaka yararlan. Çünkü hayat, bir şeyleri unutup tekrar aynı hataları yapmak ya da aldığın dersleri unutup yanlış yollara sapmak için çok kısa. Vakti verimli kullanmalıyız, kendimizi yıpratmadan veya onararak.


1 Kasım 2015 Pazar

Seni Rüyamda Gördüm

(Uzun zamandır yoktum. Yoğunluğum vardı. "Dönüşüm muhteşem olamadı" demiştim en son, ama galiba yavaş yavaş dönüşüyorum. O yazıyı yazıp başarısızlığımı kabullenene kadar hiçbir şey değişmemişti hayatımda. Oysa şimdi hayatımı kendime göre şekillendirmeye başladım diyebilirim. Sabırsızlığım ve uzun süren işsizlik dönemim yüzünden az kalsın doktorluk oluyordum ama neyse ki her şey rayına oturmaya başladı.)

Birçok insan o kadar sahte ki, "kimin nasıl dikkatini çekerim" diye düşünüp düşünüp "seni rüyamda gördüm" yalanını bulmuşlar. Hayır mesele sadece dikkat çekmek olsa bi derece, bazıları da karşısındakini denemek için "seni rüyamda gördüm .... yapıyordun / yapıyorduk" olayına el atmış. Neden sahici olamıyoruz? Neden yalan? Herkes hissettiğini yaşasa, duygularını paylaşsa, gördüğünü anlatsa daha çekilir bir yer olmaz mıydı dünya dediğimiz yer? Olurdu. Bu yalan söyleyen arkadaşlara da buna benzer yalanlar söylense bu kadar eğlenebilecekler mi acaba çok merak ediyorum. Hayatta nefret ettiğim şeylerin başındadır aldatılmak.
Sırf bu iğrenç yalanlar yüzünden kimseye "seni rüyamda gördüm" diyemeyeceğim. Oysa o kadar güzel bir şey ki birini rüyanda görmek. Ve özel birini rüyanda görmek. Ve özel birini çok güzel bir şekilde, gülücükler saçarken ve saçarak rüyada görmek.  Böyle bir yalan furyası olmasaydı ve karşı tarafa bunu söyleyebilseydik belki ne kadar sevinirdi karşı taraf. Belki güzel şeylere vesile olurdu. Hiç beklemediği bir anda duyduğu bu güzellik karşısında mutlu olurdu. Küçük bir şey, basit bir şey ama güzel bir şey. Bilmiyorum, bana anlamlı geliyor.
İşte o yüzden, yapmayın gençler! Bu yalanı artık söylemeyin gençler. Hoş söylenmese bile artık çok geç.

24 Ağustos 2015 Pazartesi

'Dönüşüm' ...muhteşem olacaktı oysa

"Güzel şeyler yapacağım, beni üzen şeylerden uzaklaşacağım, hayallerimi tamamen ya da kısmen gerçekleştireceğim zaten ne istiyorum ki hepsi basit ama beni mutlu edecek şeyler" dedim durdum. Önce elimdekileri yitirmem gerekiyordu yeni yollar için, ben de öyle yaptım. Sonra yeni hayaller kurdum, onları gerçekleştirmek için bir takım şeylerle uğraştım, başaracağımı sandım. Buraya geldim ve sık sık yazılarımda "güzel şeyler olacak, ben de burada anlatacağım", "başaracağım çok hoş şeyler olacak benim açımdan, hallettiğimde bahsedeceğim" dedim. Hiç de öyle imkansız, abuk sabuk gerçekleşmeyecek şeyler de değillerdi. Birkaç fedakarlık ve bolca istekle olacak gibi görünen şeylerdi.
Olmadı.
Yapamadım. Bu gece buraya bunu söylemek için geldim. Güzel şeyler olunca yazacaktım ama olmadığını da yazmalıyım diye düşündüm. Olmadı işte. Hatta benden hiçbir şey olmadı. Hiçbir şeyden mutlu da olmadım. Daha fazla beklemenin alemi yok. Söylüyorum işte artık; olmadı. El-alem erişilemez hayaller kurup şans eseri sahip olurken, dışarıdan bakıldığında gayet basit olan birçok insanın burun kıvıracağı nitelikte hayallerim çabalarımı sonuçsuz bırakarak olmadı. Üstelik bu olmamak da şans eseri. Çünkü bir şeye emek verdiğinizde, uğraştığınızda, fedakarlıklar yaptığınızda, inandığınızda, yürekten istediğinizde olmaması için başka hiçbir sebep yoktur normalde. Hem de kademe kademe hayallerim vardı ki ben daha birinci kademeye erişemeden bu hayallerimi noktalamak zorundayım.
Gregor Samsa oldum; kabuğumun üzerinde ters döndüğümü fark edip debelendim durdum. Sonunda ayaklarımın üzerine dönebildim ama şimdi de tekrar insan olamıyorum. Odada öylece sıkışıp kaldım. Hayatımda güzel hiçbir şey yok. Geleceğim yok. En son yemek yemeyi keseceğim galiba.

6 Ağustos 2015 Perşembe

Gerçekte Kimim?



Bazen dışarıda durup kendine bakmak, içine doğru yavaştan akmak istiyor insan. Gerçi bu böyle sıradan bir insanın tamamen yapabileceği bir şey değil, ancak kısmi yapılabilir sanırım. Kolay mı öyle kendini bir tarafa koyup uzaktan bakmak? Üstelik bunun bir sağlaması da yok, yani "kendimi şöyle şöyle görüyorum dışarıdan, hmm sence doğru mu?" diye sorabileceğin kimse yok muhtemelen etrafta. Çünkü insanlarla ne kadar yakın olursan ol, onları ne kadar seversen sev, onlar ne kadar seni severlerse sevsinler, beraber ne kadar vakit geçirirseniz geçirin, şu ego denen meret yüzünden ya seni çekemediklerinden ya kendinden başka kimseyle yeteri kadar ilgilenemediklerinden ya takıntılarından ya da asla objektif bakmayı beceremediklerinden sana doğru bir sağlama veremeyeceklerdir. Düşünsene; hiç o sebeple söylemediğin, aklından bile geçirmediğin basit bir sözcüğün altından nasıl bir art niyet çıkardılar zamanında. Hem de kim bilir bu ne kadar fazla oldu farklı insanlarla. Belki sen bile, hiç o sebeple söylenmemiş bir sözü kendine tehdit olarak görüp "hep benim kötülüğümü düşünüyor yeaa!" dedin ve sonradan yanıldın. Her neyse! Yani öyle tutup da kendin hakkındaki fikirlerini birine açıklayıp "sence de böyle miyim?" diye sorma gafletine düşme derim. Ama eğer etrafında bilge, kendinden arınmış, filozof ruhlu olgun kimseler varsa iş değişir; onlara her şeyi sorabilirsin kendin hakkında. Tek bilmen gereken şey, bu kimseleri çok nadir tanıyacağın ve belki de hiç tanıyamayacak kadar şanssız olacağın.
Peki o zaman kendimize dışarıdan bakıp bir özeleştiri yapma gereksinimi hissettiğimizde ve bir bilge kişi bulamadığımızda ne yapmalıyız sorusu geliyor akla. Yapabileceğimiz tek şey var; kısmi olarak kendimize dışarıdan bakıp bununla yetinmeye çalışacağız. Böyle bir şeye gereksinim duymuyorsan da duymalısın. Çünkü bu gerçekten gerekli. İyi bir insan olmak için gerekli, kendini dış dünyaya karşı savunman için gerekli, başka insanları kendinden koruman için gerekli falan filan. Kısacası, bir kabulleniş yaşamamız gerekli.

Ben kendime dışarıdan baktığımda çeşitli şeyler görüyorum ve hangisi olduğuma karar veremediğim oluyor. Örnek vermem gerekirse mesela düşünce yapımı olgun bulurken bir bütün olarak çocuksu olduğumu düşünüyorum. Daha önce beceremediğim en basit bir şeyi yapabildiğimde çocuk gibi seviniyorum mesela. Sonra aynaya bakıp çocukça gülümsediğimi, deli gibi heyecanlandığımı görüp gülüyorum halime. Bu ne çift karakter meselesi ne de iki yüzlülük. İnsan kendine ikiyüzlü olamaz ne kadar uğraşırsa uğraşsın.
İnsanın kendi hakkında bile çözemediği binlerce şey varken başkalarını tanımanın güçlüğünü de hissediyoruz elbette. Çok iyi tanıdığımızı düşündüğümüz kişiler bambaşka insanlara dönüşünce neden hala şaşırdığımız anlamsız.
Bir de olayın şu yönü var; tüm insanların içinde öyle cevherler var ki, birini bulup çıkardığımızda diğerini bulsak apayrı şaşırıyoruz. Ve belki de bu yüzdendir birbirimizi sevdikçe sevesimizin gelmesi -ve tabii tersi olarak nefret ettikçe edesimizin gelmesi durumu-. Düşünsene, senin içinde çıkarılamamış ne cevherler var. Kim bilir ne güzellikler var.
İşte insan kendisini bir kenara koyup dışarıdan bakmayı bu yüzden de istiyor. Başkaları da oradan baksın istiyor bazen.

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Dert sende, derman da sende.

Bir derdi olunca insan, sanki başka kimsede dert yokmuş gibi bir izlenime kapılır çoğu zaman. Oysa dünya üzerinde aynı dertten muzdarip binlerce insan var. Hatta tüm insanlar başka başka dertlere sahip. Hatta ve hatta bazı insanların derdi, ortadoğudaki fakir bir çocuğun derdine göre devede kulak kalır.

Yine de insan kendini tüm insanlardan, çevreden, maddeden önemli görmenin önüne geçemiyor. En fazla kendini avutabildiği zamanlarda aklına geliyor "Sadece ben miyim sanki? Bir sürü insanın derdi var ne ki bu?" deyiveriyor içinden. Ama bunu demeden önceki kriz anında yatışana kadar derdini dünyanın en büyük sorunu olarak görüyor. Bazen bunu yapanlara kızıyoruz, çok kızıyoruz. Anlamlandıramadığımız oluyor. Bazen de aklımıza, bunun geçici bir kriz anı olduğu geliyor ve avutmaya çalışıyoruz onu. Avutabiliyor muyuz bilmiyorum. Ama insan insana bir nebze olsun iyi geliyor. Yine de kendimizi ancak kendimiz avutabiliriz galiba.

Bazen şaşıyor insan, gözünde büyüttüğü derdi meğer o kadar sıradanmış ki... Herkeste varmış da insan sadece kendinde var sanırmış. "Başka bir derdi olabilir, ama benim derdimden asla!" düşüncesi nereden gelip yerleşmiştir bilinmez.

27 Haziran 2015 Cumartesi

İstanbul'da Bir Pencere

Dışarıda mis gibi bir hava. İlkbahardayız. Dört duvar arasında mahkumlar gibiyim. Kuşlar ötmüyor aslında, kahkaha atıyorlar. Bana gülüyorlar ama ben sadece cıvıldaşmalarını işitiyorum. Sadece "acaba birbirlerine ne anlatmak istiyorlar" diye düşünüyorum. Biraz sonra meraklı gözlerle pencereden içeri bakıyorlar, ardına kadar açık duran pencereden içeri bir adım bile atmıyorlar.
"Yüzme bilmiyorum" diyorum, ona da yunuslar gülüyor. "Hiç denizlere gitmiyorsun ki, nereden bileceksin" diye muziplik yapıyorlar. "Sen dört duvar arasında aptal aptal otur."
"Hiç olur mu? Ben denize gittim birkaç kere." diye savunma yapmak istiyorum ama, "kaç kere kaç?" diye kinayeli sorular geliyor tarafıma. "Hem ben vapura binmeyi çok severim, bilmiyor musunuz?" dediğimde gökyüzünde başka kahkahalar duyuluyor. Başımı kaldırıp bakıyorum ki martılar... İçlerinden bir kahkaha gelip yakınıma konuyor. "Ne kadar zamandır bize simit atmadığını bir düşün bakalım." "Ama" diyorum "yolum hiç o taraflara düşmedi sevgili martı."
"O yolun bir yerlere düşmesini dört duvar arasında mı bekleyeceksin? Ben gidebilsem çok uzaklara giderdim ama üşeniyorum" diyerek yerden doğrulan kediye bakıyorum. "Oysa sen bir kedi değilsin, senin üşenme hakkın yok."
Tüm bu alayları dinledikten sonra birdenbire uyuyakaldığım koltukta zıplayarak uyanıyorum. Beynimi delercesine beni yerimden fırlatan sesin bir asfalt delici olduğunu anlıyorum. Sinirlenip pencereyi kapatmak için hamle yapıyorum ama pencerenin kenarında duran, demin bakarken uyuyakaldığım kuşları görüyorum. Meraklı gözlerle içeriye göz atmaya devam ediyorlar. Kaçmadıklarından anlıyorum; neyse ki tülün arkasından beni görmüyorlar. Pencereyi kapatmıyorum, koltuktaki yerime geri dönüyorum. Ben de onları gözlemliyorum. Asfalt delicinin sesini işitmiyorum bile. Elime not defterimi alıp kendime günlük program yapmaya koyuluyorum:

  • Vapurla karşıya ya da adalara geçilecek (tabii yanında simit bulundurarak).
  • Sahilde yürüyüş yapılacak ve biraz deniz seyredilecek.
  • Bir çay bahçesinde oturup çay içilecek.
  • Aman ha, yanına mutlaka fotoğraf makineni al, unutma.
  • Kelebek saymaya çalış, kaç tane göreceksin bakalım.
  • Yalnız olunacak, mutlaka yalnız. Yanına gelen doğa dostları ile vakit geçirilecek sadece. Yalnız olmazsan onları ürkütebilirsin (ama bir gün bunu hisseden başkaları da beraberinde götürülecek).
Listeye şöyle bir bakıyorum; çok fazla eksik olsa da bir gün için yeterli diye düşünüyorum. "Yunusların alaylarına bir süre katlanabilirim" diyorum. Not defterimin sayfasını çevirip ileri bir tarih için yeni program yapmaya koyuluyorum ama "Dur bir dakika, geç kalma sakın. Vapurda yaparsın listeni." diye söyleniyorum. Kuşlara el sallayıp hazırlanıyorum.
Related Posts with Thumbnails
Bu gadget'ta bir hata oluştu