16 Ağustos 2014 Cumartesi

Hikaye: "Kocaman, Turuncu, Pis Canavar"

Bir rüyadaydım. Duymuyordum. Görüyordum haleli, ama tam algılayamıyordum. İşte, oradaydı hayal meyal, galiba seçebildim. Uzanayım desem, bayağı mesafe vardı. Seslensem hemen duyacak olmasına rağmen bağıramıyordum. Çok denedim, olmadı. Yutkundum, odaklandım, derin nefes aldım ve var gücümle bağırmaya çalıştım. Olmadı. Ağlıyordu ve beni arıyordu. Hayret, nasıl görmüyordu? Bensiz ne yapardı, ne yapardı?
Hıçkırıklarıyla yattığım yerde zıpladım. Bir de baktım yanımda. Gerçekten ağlıyor ve dürtüklüyordu. Kucağıma aldım.
-Kocaman tuyuncu pis canavay göydüm anne! dedi.

Kocaman, turuncu, pis canavar! İlginç bir betimleme. İlginç bir canavar.

Daha önce de görmüştüm bu rüyayı. Çok zaman önce. Çok gençken. Bu defa çocuğum yoktu ve rüyadaki de çocuğum değildi. Duymasını istediğim kişiydi. İşte oradaydı, galiba seçebilmiştim.  Uzanayım desem, çok uzaktı. Seslensem duyardı, ama bağıramamıştım. Sesim çıkmamıştı. O da görmemişti. Bir süre sonra yavaş yavaş yaklaşmaya başlamıştı. Sonra birden bire yanımdan geçip gitmişti. Görünmez olmuşum meğer. Kimse görmemişti. Duymamıştı.
Ertesi gün fırtınalı, soğuk bir sabaha uyanmıştım. Gerçek, rüyadan da boğucuydu. "Ne haddimize efendim," dedim kendi kendime, "boğulmak ne haddimize? Haydi çayını iç de işe gidelim. Bu çay demini mi almamış, neden turuncu? Hay ben şimdi senin... Neyse!"
Kendi kendine konuşur da insan yere batasıca rüyada bağıramaz ya, işte buna içilir.
Kim bilir kaç kere görülür bu rüya, hayatına yön verecek kaç insan görmeden geçmiştir seni ve sen bağıramamışsındır "buradayım hey!" diye.

***

-Anne sabah işe gitme oluy mu? Lüpteeeenn, bi keyecik!

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Nazar...

Öyle derler. Bir kara buluttur dolanmaya başladı birkaç gündür evde. Önce annemin ağrıyan bacağı moralimizi bozdu. Bel fıtığı olduğunu öğrendiğimizde küçük bir şaşkınlık da yaşamadık değil. Çünkü birkaç hafta önce iş arkadaşım aynı şikayetle doktor doktor gezmiş, ağrısından duramaz-oturamaz-yürüyemez hâle gelmişti. Aynı hastalığın birden bire annemde de olması beni bayağı ürküttü. Evde her zaman annemin titizlikle yaptığı tüm işleri üstlendim -pek beğenmese de- elimden geldiğince evin annesi olmaya çalıştım. Zaman zaman annemden farklılık gösterip kendi kurallarımı koysam da şu an idare ediyoruz. Kendi kurallarımdan kastım şu ki; abimin her zamanki gibi elinde meyve tabağı, kahvesi eşliğinde odasına gitmesinin önünü keserek "meyve bizimle yenecek, haydi bakalım oturalım buraya haydi oğlum" benzeri çıkışım gözleri doldurdu diyebilirim.
Annem çok ağrı çekse de mızmızlanacak bir kadın olmadığından son ana kadar doktora gitmemiş olması kötü oldu tabii. Zaten hastalık yeterince kötüyken bir de gece bayılıp yere düşünce, dudağını patlatınca yeni bir üzüntü doğmuş oldu. Sabah bunu da duyduğumda oturduğu, uzandığı odadan uzun süre ayrılmama kararı aldım. İlk kez yatağına kahvaltı götürdüm, malum titiz ve karınca gibi olan annem öyle şeyleri sevmez. Hasta da olsa illa kalkıp gezinecek. Bütün gün zor tuttum yerinde.
Aksilikler bununla da bitmedi tabii. Normalde ufak tefek sakarlıklarım olsa da tuhaf bir şekilde son birkaç gündür farklı bir hisle, sanki akacak bir kanım varmış gibi damarlarım anne karnını tekmeleyen bebek misali hareketlendiğini hissettirdi. Mutfağı toparlarken ayağıma tak diye düşen bıçağın kesiği neyse ki hafifti. Derin olan, asansör kapısına nasıl olduğunu anlamadığım şekilde sıkıştırdığım sol elimin orta parmağıydı. Parmağımdan oluk oluk akan kanı durdurabilmek için deli gibi diğer avucumu bastırırken bir yandan telefonuma ulaşmaya çalıştım. Ancak mecburen bırakmam gerektiğinde kanın durmayacak kadar çok aktığını görüp şoka girdim. Şu an parmağım sarılı ama doktora gitseydim belki dikiş derdi. Sonuç olarak; solak oluşum düşündürse de kopmadığına sevindim. Abimin yıllık izninde şişen ayağıysa şu an iyi gibi. Ev gazi kampına döndü yani biraz. Nedir bu kara bulutların sebebi bilemiyorum. Aman dikkat edin kendinize.

26 Temmuz 2014 Cumartesi

Sesin nereden geldiği hep önemlidir.

Nihayetinde, tuvalet penceresinden duyulan gök gürültüsüdür sesin artık.
Normalde bir kalbi yakıp kavurabilecek güçteyken aslında ne olduğun değil, sesinin nereden geldiği önemlidir. Yakınlık-uzaklık meselesine sadece konum olarak bakmak kadar saçma bir şey de yoktur şu hayatta. Yanındaki sesi -Teoman'ın şarkısında da dediği gibi- içinden geçen binlerce sesle bastırıyorsan uzaksındır. Bazen de sesin yakındaymış gibi yanıltabilir, lakin bilmem kaç ışık hızı uzakta gürlüyorsan ve ben bunu tuvalet penceresinden işitiyorsam konuyu daha fazla kurcalamanın alemi yok.
Genellikle ürkünç, ama sadece hava muhalefetinin sesi olan bir isyan da diyebiliriz gök gürültülerine. Tıpkı sen. Ürkünç oluşunu gidişlerine borçlusun sevgilim. Ama bunun, tuvalet penceresiyle pek alakası yok, o mesele bambaşka.1
Yani işte dediğim gibi; önce tuvalet penceresinden duyulursun, sonra yavaş yavaş duyulmaz olursun. Hep şimşekler çakacak değil ya!




1.Herkes gitmekte özgürdür, kötü olan duygularla oynamaktır.


20 Temmuz 2014 Pazar

Dünyanın bütün çocukları

Çocuklar koşmalı. Özgür bırakmalı güzel bir dünyada. Koşmalı çocuklar, sadece düşünce dizleri kanamalı. Evet yeri geldiğinde ağlamalı. Ancak gözyaşı, düşünce yaralanan dizi için akmalı.
Koşmalı çocuk elinde uçurtmasıyla. Oyuncak silah dahi görmemeli, tanımamalı. Acayip bombalar canını acıtmamalı. Yalnızca çok şeker yediğinde endişe duymalı, illa olduysa da vücudundaki tek hasar çürümeye başlayan azı dişi olmalı. Canı yanmamalı bir çocuğun; bir çocuğun canı yandığında dünyadaki bütün insanların nefesi kesilmeli, boğazı düğümlenmeli "neler oluyor böyle, nerede bir çocuğun canı yanıyor" diye sorası gelmeli.


Kusura bakmayın; ben o kadar cesaretli değilim, Gazze'li bir çocuğun yaralı ya da ... Gazzeli bir çocuğun yaralı fotoğrafını paylaşamadım. O kadarına yüreğim elvermiyor.

Dünyanın bütün çocukları savaştan, katliamdan uzak olsun. Bu kirli oyun çocukların oynayacağı türden değil. Onlar saklambaç sever, evcilik sever, bisiklete biner. Bitsin bu pis oyun. 
Şunu da ekleyeyim; çocukların canının yandığı yerde insanlar kat kat ölüyordur, insanlık zaten ölmüştür.

30 Haziran 2014 Pazartesi

Öykü:Şeyler Söylenmek İçin Değildir

"Haydi ama çabuk! Böyle akşama kadar bekleyemem, ne söyleyeceksen bir an önce söyle!"
"Söyleyeceğim elbet ama biraz ağır olacak, kabul mü?" dedi.

Sırf meraktan kabul ettim. Yoksa daha ağırını kaldıramayacaktım. Sabahtan beri çok gereksiz bir yük varmış gibiydi omuzlarımda. Çok konuşan insanları sevmediğim halde ona nasıl katlandığımı sorup duruyordum kendime. İçimdeki ses onun cümlelerini duymamamı sağladığı için bundan keyif de alıyordum. Tek duyabildiğim "Sana önemli şeyler söyleyecektim aslında." girişi olmuştu. Giriş biraz geç gelse de o an dikkatimi toparlamamda bir sıkıntı çıkmadı.

 Elindeki sigarasıyla aptalca hareketler yaparken yine gevelemeye başladı:
"Sonra konuşuruz ben gidiyorum, sen gelmesen de olur." der demez oturduğu sandalyeden kalkıp yürümeye başladı. Anlamamıştım. Umrumda da değildi aslında. Artık böyle şeyleri çekemiyordum. Ama yine sırf meraktan masaya çayların parasını fırlatıp koştum. Kolundan sertçe tuttum. Filmlerdeki gibi. "Bırak, kolumu acıtıyorsun" diye seslendirdim onu. Ama o hain bir kahkahayı suratımda patlatıp "İnandın mı? Ulan ne salak adamsın. Yok önemli bir mevzu, sadece seni denedim. Nasıl merak ettin ama?" Dayanamadım ve nereden geldiğini anlayamayacağı hızda suratına bir tokat geçirdim. Bu defa sanki o da bana yumruklarıyla girişmiş gibi bir aksiyon sahnesi canlandırdım gözümde. Ama yok, aldığı tokat darbesiyle daha şeytani gülüyordu. Dayanamayacağımı hissettim. Neyse ki gülmeyi kesti:"İşte buydu anlatmam gereken. Beni de aynı böyle kandırdın pislik herif! Nasıl oluyormuş ha kandırılmak, beğendin mi? Şimdi siktir git!"

Artık her şey netleşmişti. Nihayetinde bir kadındı ve erkek ruhundan anlamıyordu. Biz sıkılgan yaratıklardık. Öyle her takıldığımız kadına ait kalamıyorduk maalesef.

Kahkahası kesildikten sonra bir süre de kendini tokatlayışını izlemek zulmüne katlandım. Biter bitmez onu psikiyatriste götürecektim, bu fikir aklıma yattı. Ben ki bu güne kadar kimse için kılımı kıpırdatmamışımdır. Ona karşı ya biraz daha fazla düşünceliydim ya da vicdan yapmıştım. Ben bu güne kadar hiç kendimi de dinlememiştim ki... İçimin bana anlatmak istediğine kulak tıkamak hobim gibi bir şey. İç sesimin anlattığı şeyi bilemeden onu izlerken, o hâlâ kendini tokatlıyordu.
~~~~~~~~~~~~~
Kendime attığım tokatların acısı onun attığı kadar etkili olmasa da kendimi durduramıyordum. Zira ona söylemek istediğim hiçbir şeyi söylememiş olmam daha acıydı. Çok daha ağır şeyler vardı zihnimde ama söyleyememekle beraber bir de sıradanlaşmıştım. Sıradan bir aile kızı mı yoksa sıradan bir sokak fahişesi mi olmuştum onun gözünde? Ne önemi var ki, sıradan olmuştum. Hoş, onun ne düşündüğünün pek bir önemi de yok; sonuçta onu görme bahanesiyle buluşmak isteyişimi anlamayacak kadar salaktı. Evet, onu gebertecek kadar öfkeli ve görmek isteyecek kadar delisiydim.

Bir süre aptalca şeyler anlatıp durdum. O da zaten tek bir kelimesini dinlemedi, bundan eminim. Onu iyi tanıyordum, o bunu da bilemeyecek kadar salaktı. Sonra birden bire delirip masadan kalkma isteğime karşı koyamadım. Gereksiz bir ergen hamlesiydi ama yapmış bulundum. Sonrası zaten malum. Tokat kıyamet. Bir de demesin mi yürü hastaneye diye? Oracıkta gırtlağını sıkacaktım. Neyse ki öfke nöbetlerim beş dakikayı geçmez. Ama kim olsa beş dakika boyunca kendini tokatlayan bir manyağı akıl hastanesine bile yatırmayı düşünürdü.

Mevzu derin. Bırak kızım dedim kendime, ne anlayacak bu herif? O basit bir aşk ve bağlanma hikayesi zannededursun. Karşılaştırsın diğer kadınlarla. Oracıkta herşey bitti işte. Artık rahat bir nefes alma vakti geldi. Yıllardır sahile inip karşı kıyılara küfretmemiştim. Haydi yürü, tam sırası...

14 Haziran 2014 Cumartesi

Konuşalım mı?

Ya da ben konuşayım siz dinleyin. Ve oldukça kişisel bir yazı olacak baştan uyarayım. Amacım ne? Yazmak kendimi iyi hissettirecek her zamanki gibi. Çünkü bazen kimseye anlatamadığın şeyleri yazarsın, okuyanın anlayıp anlamaması seni bu ruh halindeyken pek ilgilendirmez.
Bazı dönemler oluyor, kendimi sürekli değersiz hissedecek şeyler yaşıyorum ya da hassas bir ruh haline giriyorum. Sanki her şey üst üste geliyor ve kimse tarafından önemsenmediğimi hissediyorum o dönemlerde. Aniden kaybolup gitsem yokluğum fark edilmeyecekmiş gibi. Bazen sevgim, dostluğum, hiç değilse insanlığım yetmiyormuş gibi kimseye. Düşmanını bile önemserken insan, sana sen yokmuşsun gibi hissettiriliyorsa tabii ki sosyal yaşamın da bir anlamı kalmıyor. Bilmem nedendir, sanki görünmezsin ve hiç hayatlarında bulunmamışsın gibi davranıyorlar. Dediğim gibi bu bir dönem mi ve kimin dönemi -benim mi onların mı- bilmiyorum. Ama böyle anlarda çocukluğumu daha bir hatırlıyorum. Bu sefer daha bir kabuğuma çekilip bu dönemin geçmesini bekliyorum. Bu dönem geçtiğindeyse; kimse beni hatırlamıyor, sanki yüz yıllık bir uykudan uyanmışım gibi herkes yeniden tanışılacak yabancılar oluveriyor. Kaybediyorlar beni umursamadan, kayboluyorum. Bulmaya çalışansa yok.
Ben bana yeterim diye yine kendimi kandırıyorum.

Dünya üzerinde bize yüklenen ağır yüklerden arada bir başımızı kaldırmaya fırsatımız olduğunda bunları hissediyorsak ölüden farkımız ne ki?
Related Posts with Thumbnails

Share It