16 Aralık 2014 Salı

Affetmek üzerine...

"Affetmek büyüklüktür!" Öyle midir gerçekten? Ne kadara kadar affetmek büyüklüktür mesela? Yüzümüze tükürürlerse "ya rabbi şükür şükür" mü demeliyiz?
Affedici olmak bazen çok önemli bir erdemdir. Bunu kimse inkar edemez. O "asla affetmem" dediğimiz hatayı biz de yapabiliriz. Elimizde nereden baktığımıza bağlı büyüklükte bir hayat var ve bu hayatın içine ne hatalar, ne doğrular sığdırıyoruz. Ama bazı hatalar var ki, hata demeye dili varmaz insanın. Kalbindekini yansıtırsa karşındaki, onu affedip affetmemek sana kalır ve kimse "neden affetmedin?" diye soramaz bile. Çünkü senin yerinde olsa o da affetmezdi.
Bazen affetmek bir suçtur. Evet, bir suç. Dünyaya bunca kötülüğü dokunmuş bir zalimi nasıl affederdin mesela? Affetseydin mazlumların hakkına giren o zalimden olmaz mıydın sen de?

Ben çok affederim. Kişinin önümde durup gözlerime bir kere bakması yeter bazen affetmeme. Bunun o kadar büyük bir zayıflık, acizlik olduğunu bilmeme rağmen bana yapılanı umursamıyormuşum gibi davranıyorum. Elimde olmuyor. Bunu nereden öğrendiğimi de bilmiyorum. Elimde olsa yapmazdım.

Geçtiğimiz aylarda bir arkadaşımla aramızda büyük bir anlaşmazlık oldu. Ama arada öyle bir iletişim kopukluğu yaşandı ki ne o bana neden bozulduğunu söyledi ne de ben ona üzerime attığı suçtan dolayı kırıldığımı söyleyebildim. Benim hakkımda çok yanlış düşündüğü bir mevzuyu diğer iki farklı arkadaştan duymuştum ve "sana söylediğimizi ona söyleme, bilmiyormuş gibi davran" dediler. Aslında benim açımdan onursal önem taşıyan konuyu sırf onlar kötü duruma düşmesin diye sakladım. Hislerimi belli etmedim. O kadar kırılmıştım ve kızgındım ki, onarılamaz olarak tanımladım ama karşıma alıp "bak böyle böyle" diye anlatamadım ve "senin, hakkımda böyle düşünmeni istemezdim" diyemedim. Dünyanın en büyük hakaretine uğramışım gibi hissediyordum ve içimde tutmak zorundaydım. Ama bir yandan da öfkeyle gözlemledim onu. Bana karşı davranışlarını izledim. Sonra ne oldu peki? O hiçbir şey olmamış gibi, sanki ben iftiraya uğramamışım gibi, ortada hiçbir terslik yokmuş gibi davrandı. Hatasını anlamıştı belki de. Normal normal selamlaştık, gözlerime bakabildi. Bu kadar fazla kırılmış olan ben, anlaşılamaz şekilde affetmiştim sanki onu. Hiçbir şey yokmuş gibi davranarak rolüme fazla kaptırmıştım kendimi. Sonunda unutmuştum. Nasıl oldu da onun arkasından ahlaksız bir iş çevirebileceğimi düşündü? Nasıl oldu da ben böyle bir şeyi affedebildim? Belki de esas soru; affettim mi?
Evet, sanırım affettim. Çünkü etmemiş olsaydım böyle davranmazdım. Peki kıza her baktığımda bana yakıştırdığı durum aklıma gelmiyor mu?

İnsan bazen kendine anlam veremiyor. Çok kızıyor kendine çok. Ama bazı huylarını değiştirmesi çok zaman alıyor. Ben de tolerans sınırımı gözden geçirsem iyi olacak. Herkes her konuda ölçülü olmalı.

10 Aralık 2014 Çarşamba

Aklıma geldi de - 27

Bundan iki-üç yıl önceki yazılarıma baktığımda "nasıl kötü bir dil kullanmışım böyle?" diyorum şu sıralar. Özellikle kendimi anlattığım yazılarda bunu çok yaşıyorum. Hem bazı fikirlerimin nasıl keskin bir şekilde değiştiğini hem de ne kadar saçma cümleler kurduğumu görüyorum. Ergenlik çağındaki bir kız çocuğuyla konuşuyormuşum gibi hissettim bazılarını okurken (zaten şu ergenlik kaç yaşında bitiyor tam olarak bilen yok).
Silesim geldi :) Bazen katlanamayacak gibi olduklarımı taslağa döndürüyorum ne yapayım? Hepsini kaldırsam mı demeden edemiyorum. Ama olsun, insanın kendindeki gelişmeleri görmesi de güzel. Her geçen yıl biraz daha bilinçlendiğimi hissettiriyor. Ne tuhaf, değil mi?

9 Aralık 2014 Salı

2015'e doğru...

Her yılın sonunda yaptığım gibi geleneksel bir yıl sonu yazısıyla daha buradayım. Sıradan bir deyişle; acısıyla tatlısıyla bir yılı daha sonlandırdık. Yeni yeni umutlar, hayaller ektik gelecek yıllar için. Ne biçeriz, bilinmez. Bazen kızdık, bazen üzüldük, bazen sevindik, bazen başardık. Koca bir yıl çabucak geçse de içine neler neler sığdırdık aslında. Ama en önemlisi de; yine çok kayıplar verdik. Soma'yı yaşadık. Yetmedi daha yüzlerce işçi kaybettik. Hiç iyi şeyler olmuyordu ne dış dünyada ne de benim iç dünyamda. 2014 de bize kötü geldi. O da önceki yıllara benzedi.

Tüm bu mutsuzluklar içinde arada iyi şeylerin olduğu da oluyordu. Devam eden yaşamda farklı mutluluklar da bulunuyordu elbette. Yakın bir arkadaşım evlendi ve nikah şahitliğine beni layık gördü. Bu benim için gerçekten önemli bir andı. Ayrıca henüz yıl bitmeden sevindirici bir haber de aldım; o ve eşi bebek bekliyor. Böyle şirin bir yuvanın şahitliğini yapmaktan onur duydum. İyi ki memura "evet" demişim diyorum :) (yadırgamayın bu heyecanımı, zira nikah masasında gelin ve damattan daha heyecanlı bir şahittim).

Bazen yeni bir yıl için yeni yollara yürüme planları yapılır. Gerçekleştirilir ya da gerçekleştirilemeyebilir, ama önemli olan o planları yapmaktır. İstemek başarmanın yarısıdır derler ya, işte ondan. Gelecek yıl bu planlarımın gerçekleştiğini ya da gerçekleşmek üzere olduğunu görmeyi umuyorum. Kimse boşa kürek çekmek istemez sonuçta. Ama hayatın ne getireceği hiç belli olmadığından gerçekleşmeyen planlara üzülerek karalar bağlamanın da bir alemi yok. Yeni planlar koymaya her zaman devam etmeliyiz değil mi? Söz verin!

Planlarım olduğu gibi kaygılarım da var. Var olan düzenimden uzaklaşıp yeni bir yola yürüyor olmak, yolun sonunda karşıma neler çıkacağını bilmediğimden ya da önüme çıkan sapaklardan doğru olanı seçip seçmediğimi bilmemekten ötürü kaygılandırıyor beni. Bunu da ancak her şey olup bittikten sonra öğreneceğim. Ya "keşke zamanı geri alabilseydim" diye pişman olacağım ya da "iyi ki bu yöne sapmışım" diyeceğim. İyi de olsa kötü de olsa bitişler beni hep hüzünlendirmiştir. Bundandır mutlu sonla biten filmlerde bile dökülen gözyaşlarım. Mutlu da olsa bitti diye.

2015'in iyi olup olmayacağını yine önceki yıllar gibi şu an bilemiyorum. İlerleyen zamanlarda göreceğiz. Önemli olan acıların yaşanmamasını, kayıpların verilmemesini, artık iyi olmayı temenni etmek. Her şeye rağmen -daha değerlisi gelene kadar- en değerli yılım 2013 olarak kalacak.   Hem umut veren hem de umutsuzluk veren en değerli yıl. Çünkü genelinde ve özelinde, benim için bir dönüm noktasıydı. Nice yıllara Sembolizasyon!

2 Aralık 2014 Salı

Ne Güzel Adın

Bilmem siz de mi öyle düşünürsünüz; isimlerin kişiler üzerindeki etkilerine inanırım bir parça. Tamamen kişi sahip olduğu ismin özelliklerini taşır demiyorum ama. Farklı bir şey.
Bana göre:
Bir kişinin iç dünyasına girebilirseniz orada ismiyle özdeşleşen çok ince ayrıntılar bulabilirsiniz. Belki tamamen tesadüf olabilir. Belki öyle bir şey yok. Ama ben böyle düşünmekte ısrarlıyım. Ayrıca, yeni doğmuş çocuklara isim verirken 'farklı', 'ilgi çekici', 'hiç duyulmamış' isimler yerine değer taşıyan isimler verilmesi taraftarıyımdır. Çocuk 'öyle' olsun diye değil, en azından büyüdüğünde ismine değer vermesi için.
  • Bazen de bir isim, anlamıyla tamamen zıt özellikler veriyor sanki kişiye. Bu da bazı isimlerde oluyor. Örnek bir isim vermeyeceğim ama mesela haylaz olan birçok adaş görürsünüz ve genelde öylelerdir. O zaman benim tezim çürümüş mü oluyor? Hayır, kendi kendimi yine çürütemiyorum, çünkü bu bahsettiğim durum istisnai bazı isimlerde böyle.
Belki de sadece bir isim, özel anlamlar yüklememek gerek. Biri bize seslendiğinde dönüp bakabilelim diye koyulmuş kod olarak görmeliyimdir belki.
Bu konuda bir şey söylemek isteyen elini kaldırsın -yok yok yoruma yazsın :)-

28 Kasım 2014 Cuma

Umut İnşa Edicisi

Bu blog yayına başladığından beri şöyle ağız tadıyla mutlu mutlu yazılar yazamadığımın her zaman farkındayım. Hatta yıl ve aylara ayrılmış sağ sütundaki arşiv listesinden de bu görülebiliyor. Hep bir bekleyiş, umutsuzluk, kararsızlık, pişmanlık. Sanki mutluyken değil, mutsuzken gelip yazıyormuşum izlenimi yaratsam da, bunun nedeni belki de hiç mutlu olmayışımdır.
Her insan zaman zaman neşeli, keyifli, heyecanlı, mutlu olur, gülümser. Ama insanın hayatındaki bu küçücük anların arka fonunda ya mutlusundur ya mutsuz. Bazen umutlusundur, bazen umutsuz. Kendi umudunu kendin inşa edersin. Yanında yardım etmeye gelen olmaz. "Umut inşa edicisi" güzel bir meslek olurdu, ama bunu şimdi es geçiyorum.
Sağlıklı oluşum dışında hayatımda kayda değer bir mutluluk bulunduğunu düşünmüyorum. Belki de en önemlisi bu, ama kendine anlatamıyor ki insan! Hayat hiçbir şey yapmana gerek kalmadan yoruyor da yoruyor. Sağlıklı oluşundan mutlu olmana sevinemeyecek kadar savruluyorsun oradan oraya.
"Hay ben senin derdini..." diye kendine hayıflansan da, geceleri ruhsal çöküntülerinle baş başa kalıverirsin.
Hani olur ya, üzgünsündür de neye üzüldüğünü bilmezsin.
Çok seversin be, çok seversin yazarak rahatlama hissini, ağlamayı, küfretmeyi.

Herkese küsesim geliyor bu günlerde. Ne zaman gelmedi ki zaten?" diye azarlıyor iç sesim.
"Bir gün", diyorum hep, "bir gün size çiçekli şeyler anlatacağım". Didem Madak'ın çiçekli şiirler yazmasına kızıyor olmanız gibi bayım, belki bana da kızarsınız. Ama olsun, yeter ki ben çiçekli yazılar yazayım.
"Bir gün" dedim hep, "bir gün"... Ama o bir gün hiç gelmiyor ki! Bak! Kaç yıldır bir gün diyorum. Ben dedikçe gelmiyor. Gelecek gibi olup beni kandırdığı olmuyor değil. Olsun.

16 Kasım 2014 Pazar

Aklıma geldi de 26

Beni bana anlatan kimsem olmadı uzun zamandır. İnsan kendini kendine anlatamaz ki. Ondan bu iç sıkıntısı, kendini bulamama hali.

1 Kasım 2014 Cumartesi

Daha fazla ENGEL olma.

Engelli nedir? İşte tam budur. Önüne engeller koyulan birey.


Düne ait bir haber...
"Engeli nedeniyle okuldan uzaklaştırmak istenilen Selen'e okulu ve sınıf öğretmeni sahip çıkarken veliler utanç verici bir eyleme imza atarak dün çocuklarını okula göndermedi."

Utanç verici bir haber...
Haberin devamı ise şöyle:

"Antalya’da yüzde 30 bedensel engeli bulunan ve özel eğitim verilmesi gereken Piri Reis İlkokulu 2'nci sınıf öğrenci Selen Sargın ile ilgili sorun yeni bir boyut kazandı. Ulusal yayın yapan bir gazetenin Akdeniz bölgesinde çıkarttığı ekinin konuyu gündeme taşımasından sonra toplumun büyük bir kesiminden tepki çeken olay sonrası okul yönetimi ve sınıf öğretmeni Selen’e özen gösterdi, arka sıralarda oturan çocuk ön sıraya oturtuldu. Bu olumlu gelişmeye karşı diğer öğrenci velileri olaya özenle yaklaşmak yerine çocuklarını okula göndermeme eylemine başladı. Duyarsız toplum örneğinin ortaya konulduğu okulda küçük Selen yalnızlığa itildi.
 Yaşanan olumlu gelişmelere rağmen diğer öğrenci velilerinin davranışlarında bir değişiklik olmadığını aktaran Baba Sargın, “Diğer öğrenci velileri durumu protesto ettikleri için çocuklarını okula göndermediler. Selen şu an sınıfta yalnız. Selen’i okuldan alıncaya kadar diğer veliler çocuklarını okula göndermeme kararı almışlar. Sınıfta şu an yalnızca Selen ve öğretmeni var” ifadelerini kullandı."

Bu konu hakkında yazmak istediğim bir iki şey var. Öncelikle; kısa bir süredir eğitim ve gelişim psikolojisi ile yakından ilgileniyorum. İlgilenmekle kalmayıp mutfağına da girmiş bulunuyorum. Gözlemlerime ve araştırmalarıma dayanarak konuyla ilgili artık az çok söz sahibi olabileceğimi izninizle düşünüyorum. Yılların eğitimcileri dururken benim çıkıp blogda kabaca fikrimi dile getirmem doğru olmayabilir belki ancak ben ahkam kesmek için değil, rahatsızlığımı dile getirmek için bu konuyu yine izninizle açıyorum.

 Hiçbir çocuk; sebebi ne olursa olsun, engeli olsun-olmasın, sorunları olsun-olmasın hiçbir çocuk dışlanmayı hak etmez. O sadece büyümesi, öğrenmesi, kendine yeterliliği oluşturulması gereken bir bireydir. Bu birey önce ailesiyle, sonra çevresiyle öğrenmeye devam eder. Öğretmeni onun ikinci ebeveynidir, arkadaşlarıysa kardeşleridir. Engeli sorunları varsa hep birlikte olmak onu motive eder ve hayata karışmasına yardımcı olur. Kaynaştırma eğitimi işte bu yüzden vardır.

Bir çocuk ele alalım. Zihinsel bir engeli olsun.
Çocuğumuz özel bir çocuktur. Bu yüzden özel eğitime gereksinimi vardır. Özel eğitimine devam eden bu özel çocuk aynı zamanda standart bir sınıfta kaynaştırma eğitimi almak zorundadır. Sınıftaki diğer çocuklar bu çocuğumuzun hal ve hareketlerinden yola çıkarak kendilerinden 'farklı' olduğunu bilinçlerine bir güzel yerleştirirler. Onun ani tepkileri diğer çocuklara normal gelmez ve onu yadırgamaya başlarlar. Eve gittiklerinde çok bilgili çok sevgili annelerine anlatırlar arkadaşlarını. O gün okulda ne tuhaf hareketler yaptığından bahsederler. Çocuğundan daha çok korkar anne. Korkusunu çocuğuna da aşılamaya başlar ve ilk hatasını yapmış olur. Süregelen günlerde veli toplantılarında dedikodular başlar; "aaa sizin çocuğunuz da mı ağlayarak geliyor eve?" "Ya ben çok korkuyorum ya gözüne kalem sokarsa" "Benim çocuğuma benden iyi mi göz kulak olacak öğretmeni sanki" "Hepimiz imza toplarsak okuldan gönderirler"... bla bla bla...
Ve belki de "Aklıma parlak bir fikir geldi; yarın hiçbirimiz çocuğumuzu okula göndermeyelim".
Bunu ben kurguladım. Peki ya yukarıdaki haber bu kurgunun hangi bölümünde?

Bir de şöyle bir şey kurgulayalım;
Engelli bir çocuğunuz var (zihinsel ya da bedensel). Özel eğitime gereksinimi var, aynı zamanda kaynaştırma eğitimine katılıyor. Onu okula götürürken sokakta bazı insanların istemsizce size baktıklarını görüyorsunuz. Bazıları yarım metre daha sola ya da sağa doğru açılarak sizden daha uzak geçmeye çalışıyorlar yanınızdan. Okula varıyorsunuz. Sınıfına kadar bırakıyorsunuz biricik yavrunuzu. Diğer çocuklar tuhaf tuhaf süzmeye başlıyorlar her sabahki gibi. Sonra öğreniyorsunuz ki sınıfta hiçbir çocuk yanına oturmak istemiyormuş. Velilerin de çocuğunuzu okuldan atmak için birlik oldukları geliyor kulağınıza. Ertesi gün çocuğunuzu sınıfa getirdiğinizde sınıfın bomboş olduğunu görüyorsunuz.

İki farklı bakış açısıyla iki kurgu.
Yetişkinler her zaman çocukların rol modelidir. Bu yetişkinler ebeveynler de olabilir öğretmenler de bakkal amcalar da. Vicdanlı bir birey yetiştirmekse her şeyden önce gelmelidir. Rol model erdemli biri değilse çocuktan öyle olmasını bekleyemeyiz. Öncelikle yetişkinlerin farklılıklarla barışık olması gerekiyor haliyle.
İnsan olmak belki de birkaç aşamalı. Başarmakta zorlanılan aşama da ilk aşama;farklılıkları kabullenmek.

Habere dönecek olursak;
Durumun aslını her yönüyle bilmememize rağmen velilerin bu tutumu vicdanı olan herkesçe yanlış. "Durumun aslını her yönüyle bilmememize rağmen" dedim, çünkü olaya çok yönlü bakayım diyorum ve acaba Selen'in ailesi kaynaştırma eğitiminin yanında bir destek eğitimi de almayı mı reddediyor diye sorguluyorum. Böyle düşünmemin sebebi de yine bu olayı haberleştiren gazetede çıkan diğer bir haber. Öyle bile olsa bu, diğer velilerin davranışını hiçbir şekilde masum göstermiyor. O yapılan eylem okul yönetimini falan değil, direkt Selen'in psikolojisini etkilemektedir. Umarım aileler derhal yaptıkları bu ayıbı kabul edip Selen'den özür dilerler. Çünkü olanlardan bihaber bir çocuk söz konusu. Selen'in psikolojisini etkileyen bu olay diğer çocukların da psikolojisini farklı bir yönde etkiliyor.

Ve bir tespit; engelli çocukları gözlemlediğinizde sevgiyle uysallaştıklarını görürsünüz. Engelsiz insanlarda da böyle değil midir? Sevgisiz insanlar değil midir o agresifler? Sevgi yatıştırıyor. Onun için dışlamak yerine sevgiyle 'içlemek' gerekiyor.

Related Posts with Thumbnails

Share It