27 Şubat 2015 Cuma

Aklıma Geldi De 29

"O beklediğin kişi ben değilim, safsın temizsin, ben seni üzerim"... bla bla bla...

İyi dediğiniz kadınları hiç sevemeyeceksiniz, değil mi?

24 Şubat 2015 Salı

Bal

Pencerenden bakarsın; kar yağar. Pencerenden bakarsın; güneş açar. Pencerenden bakarsın; karlar erir, yağmur yağar... Ve mevsim değişir. Sen de değişirsin, herkes değişir. Aslında değişmek değil, yetişmek; yetişirsin. Yetiştirir acı düşünceler seni. Koşar, koşar da dünyanın öbür ucuna yetişirsin. Kovalarlar seni, senden ne istediğini bir türlü anlayamadığın kara bulutlar. Taşıdıkları yağmuru illa kafana dökeceklerdir. İste ya da isteme.

Yanında insan olmasına gerek yok, yalnızsındır işte. Çünkü tek bir insan dahi yoktur ki ruhunu tanısın ve kendi ruhunu sana sunsun, zayıflıklarını kullanmaya çalışmasın. Eksikliklerini anlarlarsa vay haline. Yani bilseler bir türlü, bilmeseler bir türlü. Eksikliklerini fark edip seni bırakıp gidene mi kızarsın, eksikliklerin sayesinde seni kötüye kullanana mı? Peki iki satır yazamayan insana nasıl güvenirsin? Mektup yazma zorunluluğu getirilsin istiyorum. Belki o zaman birini tanımak için çok da çabalamak gerekmezdi. Ruhunu farkında olmadan sererdi önüne. Zor olmasa gerek o kadar. Aslında gayet basit.

Neden diye sorma, anlayacağım diye uğraşma; bazı sözcükler gerçekten sembolik. Biz insanlar çok semboliğiz. Biz kendimizi apaçık anlatamıyoruz. Anlatırsak olmuyor, anlatmazsak hiç anlaşılmıyor. Bazı şeylerse durup sessiz bir odada düşünmeden anlaşılmıyor. Bazen de hayat seninle saklambaç oynamak istiyor. Sonra tutuyor kolundan seni, annesinin hazırladığı ballı ekmekleri yemeye götürüyor. Masadaki bal kavanozuna parmağını daldırıyor, çıkarırken bileği kavanozun ağzına biraz sıkışıyor. Kimseciklere söylemiyorsun, kızmasınlar diye. Çünkü kötü bir niyeti yok.

Sahi; hayat senin de ağzına bir parmak bal çaldı mı hiç?

5 Şubat 2015 Perşembe

+13 Karga İle Tilki


Karga ile tilki masalını bilirsin. Hani karga peyniri çok severmiş ya! İşte aslında biraz daha derinlemesine bilseydin masalı, anlardın belki. Anlatayım o zaman devamını:
O kadar severmiş ki peyniri karga; bırak ağzından düşürmeyi, dilinden bile düşürmezmiş adını. Hatta belki de yemek değilmiş niyeti; koklamak ve yanında yatmak istemiş ona hayran hayran bakarak. "Yeme de yanında yat" diye bir deyiş çıkarmış onu görenler. Günümüze, söylene söylene manası değişerek gelmiş bu deyiş. Şimdilerde lezzet için kullanılıyor. Ne bilsinler karganın kalbini?
Karganın peyniri bir evden çaldığı bile söylentiler arasında. Yok öyle bir şey. Karga peynirle tesadüf eseri tanışmış düşünebiliyor musun? Karga o güne kadar peyniri uzaktan tanıyormuş, ama o gün... İşte o gün karşısında peyniri görünce o kadar şaşırmış ve büyülenmiş ki "ben senin methini çok duydum, karşılaşamayız sanıyordum çok şaşkınım" diyememiş. Peynirin o saf, masum duruşu kulaklarına gaipten şu sözleri fısıldamış sanki: "Gel beni al, seninle her yere gelebilirim. Bence seni seveceğim, sen de beni seveceksin. Bak karpuz bile aşık çimene..."
Oysa peynir habersiz, gerçekten saf ve masum...
Almış karga peyniri, "kusura bakma seni ağzımda taşıyabilirim yoksa düşersin" diyerek. Uçmuş, uçmuş, uçmuş... Bir nevi mutluluktan uçmuş. Yorulunca bir ağacın dalına konmuş.
Tilki peyniri görünce bir hışım koşmuş ağacın altına. O da peyniri istiyormuş. Hiç sevmezlermiş zaten tilki ile karga birbirlerini. Sevmediği hayvan olan kargadan peyniri söküp almanın nasıl büyük bir zevk olacağını hayal etmeye başlamış tilki. Tilki kısa boyu yüzünden erişemiyomuş bir türlü o dala, ama aklına bir cin fikir gelmiş. Masalın bu kısmını biliyorsunuz ya işte, karga bu kadar hayranken peynire, düşünememiş işte onu kaybedeceğini. Sözde peynir ona "gel al beni, seveceğim" demişti ya, bizim saf karga inanmış işte buna. Öylesine kendini kaptırıp bir hayali gerçek sandığını bilmiyormuş ki... Zavallı karga tilkinin tuzağına düşüp peynire serenad yaparım düşüncesiyle açmış ağzını. Açmaz olaymış. Ne peynir onun şarkısını duyabilmiş ne de onu sevebilmiş. Aptal karga çok geç kaldığını anlamışsa da artık yapacak bir şey yokmuş tabii. "Ah" demiş, "ben neden peyniri adam akıllı karşıma alıp anlatmadım derdimi? Tilkiyi istediğini söylerse bırakırdım onu tilkiye, vazgeçerdim, ah" demiş. Cesaretsizliğine sövmüş, kendine kızmış ve hala peynirin kendine cevap verebilecek bir canlı olduğunu düşünüyormuş. Ama işte yapmamış ki zamanında! Yuvasına kapanıp günlerce ağlamış, dertlenmiş. Yapacak başka bir şeyi yokmuş maalesef artık. Geç kalmış.
Karga çok aptalmış, tilki çok kurnaz ve işgüzar. Peynir mi? Saf o. Yakınına gelen kargayı fark edemeyen bir saf. Artık onu yutacak olan tilkinin ellerine düşmüş işte.
Bu masaldan karganın çıkardığı bir ders olmuş elbet; bundan sonra peynirleri sadece yemek için gidip çalacakmış. Ha bir de; kendi hatalarına katlanacak, korkaklığına ve aptallığına günah keçisi aramayacakmış. Bana böyle söyledi. Bir de dedi ki; çocuklara masalı bu şekilde anlatamayacakları için değiştirmişler. Böylece karganın peynire aşkını kimse duymamış, bilmemiş.
Tilki ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine... Şimdi mutlu musun ha tilki?

1 Şubat 2015 Pazar

Kendine güvenmeyen şöyle gelsin konuşacağız!

Şu capsi yapan eller çok yaşasın e mi! :)

Bazen aslında bir parça şanslı biri olduğumuzu gözardı ediyoruz. Dünya başına yıkılmış bir dert babası gibi karalar bağlıyoruz. Oysa insan biraz olsun kendinin farkına varmalı şu hayatta. Şu kısacık ömürde sürekli kendini üzmek insanı hakikaten hiçbir yere götürmez. Hem bu sayede tüm o yaşam belirtilerini de kaybetmeye başlar insan. Ne olur biraz olsun kendimizi kendimize savunsak şu hayatta? Kendimizi biraz kendimizden korusak ve hatta kendimizi kimseye değil yine kendimize övsek... Çünkü buna ihtiyacımız var.
Lütfen sayın okuyucu, kendimizi kandırmayalım. Ego dediğimiz benliğimiz biraz olsun okşanmak ister, kim olursak olalım. En mütevazimiz övgüye en aç olanımızdır. Bak bu sözümü yaz bir kenara ve gerçekten üzerinde düşün. Hem insanları da biliyoruz ne yazık ki; mütevazilik diye bir kavram bile kalmadı günümüzde. "O da nesi" der gibi bakıyor herkes. E hal böyle olunca pek bir değeri kalmıyor. Kimsenin aramadığı bir şey nasıl değerli olabilir?
Günümüz normları çerçevesinde konuşuyorum, elbette mütevazilik değerli benim dünyamda. Ancak az önce övgüye açlık ile ilgili sözümün arkasındayım.
Dönüp kendime bakıyorum mesela, sürekli benden daha güçlü insanları görüp kendimi küçümsediğimi fark ediyorum. Ama dikkat et, daha güçsüz olduğumu değil, kendimi küçümsediğimi fark ediyorum sadece. Dolaylı olarak bu da beni güçsüz kılıyor. Yani aslında kendimi ben güçsüz kılıyorum, buna ben sebep oluyorum. Güç nedir peki? Kendime bunu soruyorum; güç belki başarı belki azim. Ya da hepsi bir bütün, yani azmedip sonucunda başarıya ulaşıyorum ve işte bu benim gücüm.
İşte kilit nokta belki de bu; dönüp kendine bakabilmek için mütevazilik ya da zıttı olan kendini yüceltmek gibi elini kolunu peşinen bağlayan olgulardan sıyrılmak gerekiyor. İşte o zaman kendini görüp kendini gerçekleştiriyorsun. Belki daha sonra bir karar vermen gerekebilir, kendini yüceltmek mi tevazu göstermek mi... Bu ikisinin ortası da var, ki en makul olanı da bu. Kendini kendine ve çevreye karşı küçük düşürmeyerek yüceltmiş -doğru ifadeyi bulamadım- oluyorsun, mütevazi davranarak insanların seni olduğun gibi görmesine ve seni keşfetmesine fırsat veriyorsun. Yalnız şunu da belirtmeliyim, çoğu insan başkası hakkında "evet mütevazi" demeyebilir (nedeninden yukarıda biraz bahsetmiştim) ancak "evet bu gerçek bir başarı" diyerek başarılarını fark ederler. Bazen -hatta çoğunlukla- fark etmeyebilirler, ya da etmemiş gibi görünürler. Mütevazilik kavramı nasıl bitti sanıyordun? Etki-tepki.
Başkalarının ne düşündüğü pek umrumuzda değil elbette; ama bazen umrumuzda, öyle değil mi? İnsanız çünkü, zaaflarımıza yeniliyoruz.
Örneğin aşık oluyoruz, işte o zaman hemcinslerimizi birer rakip olarak görüp onları tanımaya çalışıyoruz. Kendi kafamızda bir yarış başlatıp kazananı olmak istiyoruz. Daha güçlü olmak uğruna savaşıyoruz onlarla onlardan haberli ya da habersiz. Bazen daha güçlü olduğumuz oluyor. Ama peki karşı cins güçlü birini mi istiyor? Güçlü olduktan sonra işte onu çok fazla önemsemiyoruz. Güçlüyüz ya, elbet onu yanımıza getirecek gücü de buluruz nasılsa. Zaten sırf o öyle istiyor diye gücümüzden feragat edecek değiliz o ayrı (bu cümle zaten güç sayesinde ortaya çıkar). Ama işler böyle gitmiyor, çünkü yanlış bir örnek seçtim. Kendini kendin için değil, başkaları için hazırlarsan hiçbir zaman gerçek bir güçten söz edemeyiz. Konu aşksa zaten hiçbir strateji, hiçbir yaşam belirtisi, hiçbir güç, hiçbir başarı üstün değildir. Normlar ortadan kalkar, akan sular durur ve bazen tersine akar. Yani aşkın konumuzla bir alakası yok, aşık olduğunuzda kendinizi onore etmeyiniz zira ihtiyacınız kalmayacak yine üzüleceksiniz. Yazının dönüp dolaşıp geldiği noktada -ki bu nokta bana kulaktan kulağa oyununu hatırlattı- çıkarılan sonuç (yani kulağına söylenen kelimeyi en son herkese söyleyen kişinin ağzından çıkan cümle) şu: aşık olmayın, olursanız da özgüveninizi aşk üzerinden sınamayın zira zararlı çıkarsınız maazallah. Bu örnek kısmına kendi yaşamınızdan başkalarının ne düşündüğünü önemsediğiniz herhangi bir olayı koyabilirsiniz; belki iş yaşamındaki saygınlığınız olabilir.
Neyse biz konuya dönelim. Başarılarımızın ne kadar farkındayız? Gücümüzü neden gözardı ediyoruz? Göğsümüzü gere gere çıkıp "Ben güçlüyüm. Çünkü ben mücadele ettim, azmettim ve başardım. Bu başarı benim, o halde ben güçlüyüm" dememizin vakti geldi, en azından kendimize. Zaten otomatik olarak vücudumuz bile güçlü birininkinin şeklini alacaktır. Hiçbiri tesadüf değil bahsettiklerimin. Başarılı olmanın da kendine göre sırları var tabii; beklentileri yüksek tutmamak, zamanla bir oyun gibi zorlaştırmak yani tabiri caizse 'level atlamak'. Her 'level' yani çıta her aşamada biraz daha yüksekte. Başkalarının özel hayatını didik didik etmek, başarılarını kıskanmak ya da "bak ben daha başarılıyım gör" gibi yaklaşımlarla başarı sağlanamadığı gibi; kendinin farkında olmayarak, ağlanıp sızlanarak, başkalarının yıkıcı eleştirilerine çok takılarak da hiçbir şey elde edilmez. Kısacık ömürde kazandığımız güç özsaygımız olsun yeter.
Ve asıl söylemek istediğim şey -aslında birçok kişiden de duymuşsunuzdur belki-; sadece yapamadıklarımıza değil bazen de yapabildiklerimize odaklanırsak, çok daha iyilerini yapabilecek gücü ve isteği kendimizde bulabiliriz. Hiç zorlanmadan, özsaygımız yardımıyla çıtayı daha, biraz daha yükseğe koyabiliriz.
Biraz kişisel gelişim tadında bir yazı olduysa da "ne haddimize efendim" diyerek affınıza sığınıyorum. 'Her yetişkinin öğüdü kendine' diyerek bu yazıdaki öğüdün aslında kendime verildiğini belirtmek isterim. Sevgiler.

24 Ocak 2015 Cumartesi

Hayat bu gün de benden bir şans bekliyor mu?

"Şans vermek gerekiyor yine de hayatına, insanlara. Sınırsız şans vermek gerekiyor. Şans vermeden göremezsin çünkü, insanların duvarlarını aşamazsın o zaman. Gerçek yüzlerini görene kadar şans verme erdemi göstermelisin. Erdemlerin en büyükleri arasındadır bu. Hayat bu gün de senden bir şans bekliyor :)"
18 yaşındayken yazmışım bunu. Şu an elime geçti. Hatta 18'i doldurmama tam on gün kala yazmışım -o zaman blogum olmadığı için kağıda yazmışım-. Hem sınırsız şans vermişim hem de sınır koymuşum. "Gerçek yüzlerini görene kadar". O zamanlar ne hissederek yazmışım ne düşünmüşüm bilmiyorum. Yedi yıl geçti hatırlayamıyorum. Bu kadar yılın içi bomboş gibi sanki. Ne sakladım ben bunca yılın içine? Bir-iki dostluk saklamışım belki içine, onlar da fırsat buldukları aralıklardan uçup, ait oldukları yere gidip konmuşlar. Arada uçup gidip onların yanlarına konarım.

Hayat bu gün de benden bir şans bekliyor mu? Kendime soruyorum, bir cevap alamıyorum bu defa. Ben mi ondan bir şans bekliyorum yoksa o mu benden? Yine cevap yok. Bunun için bir yedi yıl daha bekletmesen bari. Beni duyuyor musun? Kulaklarımla, gözlerimle bütün olan ben; duyuyor musun dedim?
Hayat o gün benden bir şans mı beklemiş? Bunu nereden duymuşum acaba, kendi mi söylemiş? İnan hatırlayamıyorum.

22 Ocak 2015 Perşembe

Aklıma geldi de 28

Hiç her gün ağlayan bir insan gördün mü? Bir insan her gün ağlar mı? Ağlamamalıdır tabii.

Ya da ağlamalı mıdır?

10 Ocak 2015 Cumartesi

Anılarımı Yıkmışlar

Şimdi düşünüyorum da en değerli yıllarıymış hayatımın. Bir daha aynı tadı hiçbir şeyden alamayacak olmanın verdiği hüzün, uzaklaştıramayacağım kadar içimde. Yine de daha belki çok yıllar aklıma geldikçe gülümsetecek. Herkesin hayatında oluyor değil mi böyle dönemler?
Çocukların sokakta oynamasının güzel ve daha tehlikesiz olduğu zamanlardı. Aslında tam da tehlikeli olmaya başladığı yıllardı. Son demleriydi sokakta oynamanın. Sanırım ben 10-15 yaş arasında sokaktaydım. Hatta öncesinde 8-10 yaş arası apartman evciliklerimiz olurdu. Biz sitede büyümedik. Postu apartmana sererdik biz bir güzel. Gelen geçen önce kızar, sonra kabullenirdi. Apartmanda çocuk vardı ne de olsa. "Gürültü çıkarmasınlar yeter"di. Gerçi genelde o gürültü kesin çıkardı. Sokağa bir adım kalmış zamanlardı onlar da. 
Okullar tatil olur olmaz küçük kızlar hemen birbirlerine koşardı. Daha doğrusu sokağa koşabilmek için fırsat kollardı. Saat öğleden önce 11.00'ı gösterdi mi kahvaltılar biter, üst değişir, telefon trafiği başlardı. Anneler arkadan "nereye bu saatte allah allah!" serzenişleriyle her zamanki azarları çekerlerdi. Bazen ne tatili, okuldan eve gelince de koşardık dışarı. Sanki bir daha öyle tatların kalmayacağını bilirmiş gibi...
Apartman kapısının önü bizimle şenlenirdi. Çocuk aklıyla yapılan abuk subuk esprilere gülerdi yoldan geçen amcalar, teyzeler. Bazen işe de yarardık. Bir Aysel teyzemiz vardı, pencereden para uzatır, bakkaldan kendine ekmek ve sigara aldırırdı. Öğle ya da ikindi molası verip evlere girer, yemeklerimizi yer sonra tekrar koşa koşa dışarı çıkardık. Arkadaşlık nedir, yine sokakta öğrendik. Birimiz yaz tatiline gitse geride kalanımız bir ay, iki ay belki de tatilin tamamı bekledik. Okuldaki teneffüsler arkadaşlarımızla görüşmemize yetmiyordu. Oysa sokakta ya da evimizde -belki de apartman evciliklerimizde- öyle miydi? Mesela arkadaş grubumuzu bir 'takım' yapmaya karar verdik. İsim bulduk. Bazen bir duvarla bile arkadaş olduk. Evet, bildiğimiz komşu apartmanın duvarı. Sakızımızdan çıkan en güzel çıkartmaları yapıştırdık o duvara. Bir gün en güzel çıkartmayı baş köşeye yapıştırıp "Bu da bizim maskotumuz olsun" dedik. (Bunu söyleyen zeki kimdi sizce?) 

İşte o duvarı yıkmışlar. Kendimize bir köşe addettiğimiz, üzerine 'maskotumuz'u yapıştırdığımız yan apartmanın duvarı artık yok. Yani yan apartman tamamen yok, yıkmışlar. Zaten çok eski bir binaydı. Ben ve ailem 10 yıldır o sokakta yaşamıyoruz. Bizim o yıllarda oturduğumuz binanın yaklaşık 40 yıllık olduğunu düşünürsek yıkılan bina da yaklaşık 60 yıllıktır, belki de daha fazla.

İnsan hüzünlenmiyor değil. Belki hâlâ orada yaşamıyorum ama evime çok yakın bir mesafede olduğundan gelip giderken sürekli önünden geçiyorum. Geçen gün yine evime doğru giderken gördüm binanın yıkıldığını.
O binayla birlikte tarihe karışan tek anı maskot değildi elbette. Adile teyzemiz vardı, çok yaşlıydı. O binada erkek kardeşiyle yaşardı. Annemle arada bir ziyaretine giderdik. Yaşlı olmasına rağmen çok becerikli bir kadındı ve evine gelen misafiri boş çevirmemek için elinden geleni yapardı. Ben mendil içinde harçlık verildiğini ilk ondan öğrenmiştim. Birkaç sene önce öğrendiğimize göre hakkın rahmetine kavuşmuş. O rahmetli olduktan sonra bina bomboş durmaya devam etti. Daha önce kiracıları taşındığından bir o kalmıştı orada. O da gidince bina bakımsız, yıkık dökük bir harabeye dönmüştü. Hem eskiydi bina, hem 17 Ağustos depreminde bizim binadan ayrılarak hasar görmüştü. Ama şimdi kim bilir yerine nasıl çirkin bir bina yaparlar! Hem benim anılarım ne olacak?
Hayat bu değil mi? Kim bilir daha neler bitecek. Anı denilen şey tuhaf. Tüm bunları unutmak istemiyorum. Unutmayalım da zaten. Sıcak mahalle ortamı diyorum, çocuk oyunları diyorum, komşu teyzeler diyorum, bakkal amcalar diyorum... Hangi birini şimdi görebiliyoruz? Anılar yıkılmaz ki aslında; onlar hep beynimizin içinde, göz kapaklarımızın ardında dururlar. Evet benim de anılarım orada güvende. Belki bir rüya gibi şimdi. Ama hep benimle.
Related Posts with Thumbnails

Share It