24 Ağustos 2015 Pazartesi

'Dönüşüm' ...muhteşem olacaktı oysa

"Güzel şeyler yapacağım, beni üzen şeylerden uzaklaşacağım, hayallerimi tamamen ya da kısmen gerçekleştireceğim zaten ne istiyorum ki hepsi basit ama beni mutlu edecek şeyler" dedim durdum. Önce elimdekileri yitirmem gerekiyordu yeni yollar için, ben de öyle yaptım. Sonra yeni hayaller kurdum, onları gerçekleştirmek için bir takım şeylerle uğraştım, başaracağımı sandım. Buraya geldim ve sık sık yazılarımda "güzel şeyler olacak, ben de burada anlatacağım", "başaracağım çok hoş şeyler olacak benim açımdan, hallettiğimde bahsedeceğim" dedim. Hiç de öyle imkansız, abuk sabuk gerçekleşmeyecek şeyler de değillerdi. Birkaç fedakarlık ve bolca istekle olacak gibi görünen şeylerdi.
Olmadı.
Yapamadım. Bu gece buraya bunu söylemek için geldim. Güzel şeyler olunca yazacaktım ama olmadığını da yazmalıyım diye düşündüm. Olmadı işte. Hatta benden hiçbir şey olmadı. Hiçbir şeyden mutlu da olmadım. Daha fazla beklemenin alemi yok. Söylüyorum işte artık; olmadı. El-alem erişilemez hayaller kurup şans eseri sahip olurken, dışarıdan bakıldığında gayet basit olan birçok insanın burun kıvıracağı nitelikte hayallerim çabalarımı sonuçsuz bırakarak olmadı. Üstelik bu olmamak da şans eseri. Çünkü bir şeye emek verdiğinizde, uğraştığınızda, fedakarlıklar yaptığınızda, inandığınızda, yürekten istediğinizde olmaması için başka hiçbir sebep yoktur normalde. Hem de kademe kademe hayallerim vardı ki ben daha birinci kademeye erişemeden bu hayallerimi noktalamak zorundayım.
Gregor Samsa oldum; kabuğumun üzerinde ters döndüğümü fark edip debelendim durdum. Sonunda ayaklarımın üzerine dönebildim ama şimdi de tekrar insan olamıyorum. Odada öylece sıkışıp kaldım. Hayatımda güzel hiçbir şey yok. Geleceğim yok. En son yemek yemeyi keseceğim galiba.

6 Ağustos 2015 Perşembe

Gerçekte Kimim?



Bazen dışarıda durup kendine bakmak, içine doğru yavaştan akmak istiyor insan. Gerçi bu böyle sıradan bir insanın tamamen yapabileceği bir şey değil, ancak kısmi yapılabilir sanırım. Kolay mı öyle kendini bir tarafa koyup uzaktan bakmak? Üstelik bunun bir sağlaması da yok, yani "kendimi şöyle şöyle görüyorum dışarıdan, hmm sence doğru mu?" diye sorabileceğin kimse yok muhtemelen etrafta. Çünkü insanlarla ne kadar yakın olursan ol, onları ne kadar seversen sev, onlar ne kadar seni severlerse sevsinler, beraber ne kadar vakit geçirirseniz geçirin, şu ego denen meret yüzünden ya seni çekemediklerinden ya kendinden başka kimseyle yeteri kadar ilgilenemediklerinden ya takıntılarından ya da asla objektif bakmayı beceremediklerinden sana doğru bir sağlama veremeyeceklerdir. Düşünsene; hiç o sebeple söylemediğin, aklından bile geçirmediğin basit bir sözcüğün altından nasıl bir art niyet çıkardılar zamanında. Hem de kim bilir bu ne kadar fazla oldu farklı insanlarla. Belki sen bile, hiç o sebeple söylenmemiş bir sözü kendine tehdit olarak görüp "hep benim kötülüğümü düşünüyor yeaa!" dedin ve sonradan yanıldın. Her neyse! Yani öyle tutup da kendin hakkındaki fikirlerini birine açıklayıp "sence de böyle miyim?" diye sorma gafletine düşme derim. Ama eğer etrafında bilge, kendinden arınmış, filozof ruhlu olgun kimseler varsa iş değişir; onlara her şeyi sorabilirsin kendin hakkında. Tek bilmen gereken şey, bu kimseleri çok nadir tanıyacağın ve belki de hiç tanıyamayacak kadar şanssız olacağın.
Peki o zaman kendimize dışarıdan bakıp bir özeleştiri yapma gereksinimi hissettiğimizde ve bir bilge kişi bulamadığımızda ne yapmalıyız sorusu geliyor akla. Yapabileceğimiz tek şey var; kısmi olarak kendimize dışarıdan bakıp bununla yetinmeye çalışacağız. Böyle bir şeye gereksinim duymuyorsan da duymalısın. Çünkü bu gerçekten gerekli. İyi bir insan olmak için gerekli, kendini dış dünyaya karşı savunman için gerekli, başka insanları kendinden koruman için gerekli falan filan. Kısacası, bir kabulleniş yaşamamız gerekli.

Ben kendime dışarıdan baktığımda çeşitli şeyler görüyorum ve hangisi olduğuma karar veremediğim oluyor. Örnek vermem gerekirse mesela düşünce yapımı olgun bulurken bir bütün olarak çocuksu olduğumu düşünüyorum. Daha önce beceremediğim en basit bir şeyi yapabildiğimde çocuk gibi seviniyorum mesela. Sonra aynaya bakıp çocukça gülümsediğimi, deli gibi heyecanlandığımı görüp gülüyorum halime. Bu ne çift karakter meselesi ne de iki yüzlülük. İnsan kendine ikiyüzlü olamaz ne kadar uğraşırsa uğraşsın.
İnsanın kendi hakkında bile çözemediği binlerce şey varken başkalarını tanımanın güçlüğünü de hissediyoruz elbette. Çok iyi tanıdığımızı düşündüğümüz kişiler bambaşka insanlara dönüşünce neden hala şaşırdığımız anlamsız.
Bir de olayın şu yönü var; tüm insanların içinde öyle cevherler var ki, birini bulup çıkardığımızda diğerini bulsak apayrı şaşırıyoruz. Ve belki de bu yüzdendir birbirimizi sevdikçe sevesimizin gelmesi -ve tabii tersi olarak nefret ettikçe edesimizin gelmesi durumu-. Düşünsene, senin içinde çıkarılamamış ne cevherler var. Kim bilir ne güzellikler var.
İşte insan kendisini bir kenara koyup dışarıdan bakmayı bu yüzden de istiyor. Başkaları da oradan baksın istiyor bazen.

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Dert sende, derman da sende.

Bir derdi olunca insan, sanki başka kimsede dert yokmuş gibi bir izlenime kapılır çoğu zaman. Oysa dünya üzerinde aynı dertten muzdarip binlerce insan var. Hatta tüm insanlar başka başka dertlere sahip. Hatta ve hatta bazı insanların derdi, ortadoğudaki fakir bir çocuğun derdine göre devede kulak kalır.

Yine de insan kendini tüm insanlardan, çevreden, maddeden önemli görmenin önüne geçemiyor. En fazla kendini avutabildiği zamanlarda aklına geliyor "Sadece ben miyim sanki? Bir sürü insanın derdi var ne ki bu?" deyiveriyor içinden. Ama bunu demeden önceki kriz anında yatışana kadar derdini dünyanın en büyük sorunu olarak görüyor. Bazen bunu yapanlara kızıyoruz, çok kızıyoruz. Anlamlandıramadığımız oluyor. Bazen de aklımıza, bunun geçici bir kriz anı olduğu geliyor ve avutmaya çalışıyoruz onu. Avutabiliyor muyuz bilmiyorum. Ama insan insana bir nebze olsun iyi geliyor. Yine de kendimizi ancak kendimiz avutabiliriz galiba.

Bazen şaşıyor insan, gözünde büyüttüğü derdi meğer o kadar sıradanmış ki... Herkeste varmış da insan sadece kendinde var sanırmış. "Başka bir derdi olabilir, ama benim derdimden asla!" düşüncesi nereden gelip yerleşmiştir bilinmez.

27 Haziran 2015 Cumartesi

İstanbul'da Bir Pencere

Dışarıda mis gibi bir hava. İlkbahardayız. Dört duvar arasında mahkumlar gibiyim. Kuşlar ötmüyor aslında, kahkaha atıyorlar. Bana gülüyorlar ama ben sadece cıvıldaşmalarını işitiyorum. Sadece "acaba birbirlerine ne anlatmak istiyorlar" diye düşünüyorum. Biraz sonra meraklı gözlerle pencereden içeri bakıyorlar, ardına kadar açık duran pencereden içeri bir adım bile atmıyorlar.
"Yüzme bilmiyorum" diyorum, ona da yunuslar gülüyor. "Hiç denizlere gitmiyorsun ki, nereden bileceksin" diye muziplik yapıyorlar. "Sen dört duvar arasında aptal aptal otur."
"Hiç olur mu? Ben denize gittim birkaç kere." diye savunma yapmak istiyorum ama, "kaç kere kaç?" diye kinayeli sorular geliyor tarafıma. "Hem ben vapura binmeyi çok severim, bilmiyor musunuz?" dediğimde gökyüzünde başka kahkahalar duyuluyor. Başımı kaldırıp bakıyorum ki martılar... İçlerinden bir kahkaha gelip yakınıma konuyor. "Ne kadar zamandır bize simit atmadığını bir düşün bakalım." "Ama" diyorum "yolum hiç o taraflara düşmedi sevgili martı."
"O yolun bir yerlere düşmesini dört duvar arasında mı bekleyeceksin? Ben gidebilsem çok uzaklara giderdim ama üşeniyorum" diyerek yerden doğrulan kediye bakıyorum. "Oysa sen bir kedi değilsin, senin üşenme hakkın yok."
Tüm bu alayları dinledikten sonra birdenbire uyuyakaldığım koltukta zıplayarak uyanıyorum. Beynimi delercesine beni yerimden fırlatan sesin bir asfalt delici olduğunu anlıyorum. Sinirlenip pencereyi kapatmak için hamle yapıyorum ama pencerenin kenarında duran, demin bakarken uyuyakaldığım kuşları görüyorum. Meraklı gözlerle içeriye göz atmaya devam ediyorlar. Kaçmadıklarından anlıyorum; neyse ki tülün arkasından beni görmüyorlar. Pencereyi kapatmıyorum, koltuktaki yerime geri dönüyorum. Ben de onları gözlemliyorum. Asfalt delicinin sesini işitmiyorum bile. Elime not defterimi alıp kendime günlük program yapmaya koyuluyorum:

  • Vapurla karşıya ya da adalara geçilecek (tabii yanında simit bulundurarak).
  • Sahilde yürüyüş yapılacak ve biraz deniz seyredilecek.
  • Bir çay bahçesinde oturup çay içilecek.
  • Aman ha, yanına mutlaka fotoğraf makineni al, unutma.
  • Kelebek saymaya çalış, kaç tane göreceksin bakalım.
  • Yalnız olunacak, mutlaka yalnız. Yanına gelen doğa dostları ile vakit geçirilecek sadece. Yalnız olmazsan onları ürkütebilirsin (ama bir gün bunu hisseden başkaları da beraberinde götürülecek).
Listeye şöyle bir bakıyorum; çok fazla eksik olsa da bir gün için yeterli diye düşünüyorum. "Yunusların alaylarına bir süre katlanabilirim" diyorum. Not defterimin sayfasını çevirip ileri bir tarih için yeni program yapmaya koyuluyorum ama "Dur bir dakika, geç kalma sakın. Vapurda yaparsın listeni." diye söyleniyorum. Kuşlara el sallayıp hazırlanıyorum.

12 Haziran 2015 Cuma

Tuhaf şey

Köreliyorsun. Hayat öyle bir şey yapıyor ki sana -yok yok aslında hiçbir şey yapmıyor- bir anda kendin bile tanıyamıyorsun kendini. İlginç, yaratıcı, etkileyici fikirlerin varken bile birden bire bomboş bir insana dönüşebiliyorsun. Takıldığın insanların, bulunduğun yerlerin, dinlediğin müziklerin, izlediğin filmlerin, elindeki uğraşıların -ya da tam tersi cümleyi kurabilirsin ki takılmadığın, bulunmadığın, dinlemediğin, izlemediğin, uğraşmadığın-  bunlara çok etkisi var. Ama tamamıyla şununla alakalı diyemiyorsun. Bazen bir yaş bile belirleyici olabiliyor. Şu şu yaşına kadar özünü koruyup bu yaşında bozguna uğrayabiliyorsun mesela. Genelde bunun en somut örneğini çocukluk yıllarına baktığımızda görürüz; çok yetenekli (herhangi bir yeteneği olabilir) bir çocuğu sürekli engellemek, yeteneğini önemsememek ve yok saymak onu öyle bir köreltir ki bunun tüm yaşamını etkileyeceğini kimse kestiremez. E burada yine her zamanki gibi eğitim sistemi zafiyeti ortaya çıkıveriyor ama şu an ona değinmeyeceğim.
Yazmak isteyip yazamadığım zamanlar hep bunlar gelir aklıma mesela. Acaba beni ne köreltiyor, ne engelliyor diye düşünüyorum. Oysa yazmak, rahatlamak istiyorum burada ve bunu seviyorum. Aynı şey iş yaşamında da insanın başına gelebiliyor. Çok çeşitli konularda olabiliyor işte. Nedenini araştırmak gerek belki kendi içimizde. Çünkü dediğim gibi, nedenler o kadar fazla ve karmaşık ki hangisi olduğunu ilk bakışta kestirebileceğimizi düşünmüyorum. Birçok nedeni de olabilir, hayır sadece biri de olabilir, belki de tümüdür. Bilemiyoruz işte. Bilmem psikologlar ruhsal bozuklukların derinini araştırırken bunu da çözebilirler mi? Bunun üzerine de bir çalışmaları var mı? Bu konu hakkında bilgisi olan birileri varsa seve seve aydınlanmak isterim belirteyim.

Hep 'ilham' denen şeyin kabahati bunlar.

5 Haziran 2015 Cuma

Hayaller vs. Hayatlar

DİKKAT! - Yazanın kişisel problemlerini içerir.
Şu hayaller - hayatlar mevzusu çok klişe olsa da hepimizin kendine yakıştırdığı bir takım hayaller vs. hayatlar resmi olmuştur belleğimizde. Hayal ettiklerimiz her zaman olacak diye bir kural yok tabii, umut ediyor insan sadece.
Benim için dünyanın en güzel işi gibiydi çocuk kitapları tasarlamak, ama "paramız yok maaşını veremiyoruz" saçmalığını bir daha duymamak için birkaç yıl önce yayınevi aşkımı sonlandırmıştım. Hatta ondan sonra grafik tasarıma devam ettiğim halde yine aradığım mutluluğu bulamamış, tamamen mesleği bırakmıştım. Bu da bir hayaller vs. hayatlar gibi görünse de aslında şu an asıl hayallerime doğru yol aldığımı söyleyebilirim. Bu anlattığım konunun aklıma gelmesinin sebebi; yine bir çocuk yayınevinin grafik tasarım ilanını görmüş olmam. Önce bir iç geçirdim, ardından aklıma bu yaşadığım hayal kırıklıkları geldi ve kendimi toparlayıverdim.
Anlaşıldığı üzre, son günlerde iş ilanları sitelerinin vazgeçilmez müdavimi oldum. Tabii arayıp bulduğum ilanlar artık yeni mesleğime, yani eğitime yönelik. Ve birçok okula başvuruda bulundum. Sonunda bir geri dönüş aldım ve görüşmeye çağrıldım. Adını devamlı duyduğunuz bir vakıftı görüşmeye gittiğim. Ancak mülakattaki sorulara verdiğim yanıtları sonradan düşününce "ben bile beni işe almazdım" dedim içimden. Ama aslında insanları iyi analiz edebilen kişilerin takılmayacağı, hoş görebileceği cevaplardı. O yüzden içimde küçük de olsa bir umut var diyebilirim. İki hafta içinde olumlu ya da olumsuz geri dönüş yapacaklarını söylediler. Yani bir nevi "biz sizi ararız" vak'ası.
Başvuru yapıyorum ama eğitimime de devam etme planlarım var bir yandan. Yaz mevsimi çıkarken benim için bir şeyler netleşecek. Şu an için istem dışı bir belirsizlik var. Gerçi bir işe girersem de eğitimime devam etme planlarımdan vazgeçmeyeceğim. Onun da çaresi bulunur.
"Büyüyünce ne olacaksın" diye sorular sordular çocuklara, ne saçmaydı değil mi? Şimdi bile ben istediğim "şey" olabilecek miyim, yoksa hiçbir şey olamayacak mıyım bilemiyorum. Elimden geleni yaparak sonuçları göreceğim. İyi bir eğitimci olmak istiyorum ve zaman zaman yapabileceğime inanıyorum. Bazense kendime olan güvenimi yitirdiğim oluyor, acaba diyorum doğru yolda mıyım ve ben buna uygun muyum?  Çünkü gerçekçi olmak gerek. Gerçekten verimli olup olmadığını kişinin bilmesi gerek. Kendini gereksiz ego ve çok bilmişliklerden arındırması gerek. "İyi" olabilmek için çalışıp çabalayıp kendini sürekli geliştirmesi ve o bulunduğu yeri gerçekten hak etmesi gerek. Böyle düşünüyorum ve buna göre hareket edeceğim. Ve biliyorum ki bir gün her şey rayına oturacak.
Güzel şeyler olsun da size güzel güzel anlatacağım.

12 Mayıs 2015 Salı

Aklıma geldi de 32

Şimdi hâlâ umuttan bahsetmek biraz ayıp mı olur?



Teoman'ın da bir benzerini dediği gibi: "Çok mu ayıp hâlâ mutluluk istemek? Neyse zaten hiç halim yok!..."
Related Posts with Thumbnails
Bu gadget'ta bir hata oluştu