19 Eylül 2014 Cuma

Söyle Neden?

Bugün yine yalnızlaştım anne. Anlatsam kızacaksın, "neden sen de onlar gibi yapmıyorsun, neden kendini öne atıyorsun, neden sahte gülücükler atmıyorsun sen de onlar gibi?" diyeceksin biliyorum. Yapamam anne. Yapamadım.

Nasreddin Hoca'nın "Timur'un filleri" fıkrasındaki gibi kalakaldım önce. Timur'un karşısına kendi isteğimle çıktım anne ben, köylüler istiyor diye değil. Ama köylülerin beni o kadar ortada bırakacağını da hiç zannetmiyordum. Hatta sonradan "büyütüyorsun, saçmalama, neden gittin ki" diyeceklerini de hiç düşünmemiştim. Olsun, mesele bu da değildi. Timurla küstük sadece, sorun değil.

Sonra sanki Timur'a da köylülere de bir şey yapmışım gibi herkes uzaklaştı benden. Kimse "halin nedir" diye sormadı inanır mısın? Herkes Timur'un fillerine kızdım, hâlâ onun için kızgınım zannetti. Hiç benimle konuşmaya çalışmadıklarından, aslında Timur'un üslubuna kırıldığımı kimse bilmedi. Bütün gün tek başımaydım anne. Kimsesiz gibi hissettim. Kafam attı; ama kafam attığında arayabileceğim kimsem olmadığını o an fark ettim. Kendimi kapatacak bir oda bulamadım. Tek başıma mücadele etmeliydim. Ama beynimin içinde bin bir düşünceyle asla mücadele edemedim. Bütün gün beynimin içindeydiler ve yakıp kavurdular beynimi.

Hele köylülerden biri var ki; bana hep moral vermiştir. Psikolojimin en kötü olduğu anlarda beni hep dinlemiştir. Kendisi de en özel anlarını hep bana anlatmıştır. Ama o bile uzaklaştı benden, sebepsiz. Timur'a küstüm diye mi? Ortamı gerdim diye mi? Ya da ne bileyim, moral vermek istemediğinden mi? Eve dönerken hep yanıma gelip koluma girerdi bu köylü, bir şeyler anlatırdı; ama bu sefer hiç dönüp bakmadı bile. Yürüdü gitti. Neden? Sanki ben kötü durumdayım diye her şey kötü gitmeliydi o an. İyileştirmek yerine herkes daha da yalnızlaştırmalıydı beni.

Çantamdan buldum telefonumu, ciddi ciddi arayacak birilerini aradım. Dertleşmek için değil, sadece beynimi susturmak için. Susmuyordu, konuşuyordu aralıksız; neden neden neden neden neden... diyordu. Hadi Timur'u anladık, köylüye ne oldu?

Seni aradım işte anne. "Ne al demiştin gelirken?"

Ben bugün kafam attığında arayacak kimsem olmadığını anladığımda kesin olarak yalnızlaştım işte anne. İnsanlardan bir kere daha soğudum. "Ben size ne yaptım" diye ağladım. Yine ağladım anne, kızma. Kafam attığında arayabileceğim tek bir kişi vardı aslında ama... Aramamalıydım onu. Dayanamadım:

Sadece tek bir an gülebildim; balayında falan dinlemeden nikâh şahitliğini yaptığım biricik dostumu aradım. Cıvıl cıvıl açtı telefonu. Ona aynı şekilde karşılık veremedim. Ama mutlu gününü de asla berbat etmedim. Hiçbir şeyi belli etmedim. "Nasılsın?" dedi "İyi sayılır, sen nasılsın?" diye karşılık verdim ama ağlamaklı sesimi kamufle etmiştim. Güzel şeylerden bahsetti, cıvıldamaya devam etti, o cıvıldadıkça bahar havası esti, etraf cıvıldadı. Ben gülümsedim. Sesimden mutluluk aktı. Yüzüm güldü. Ama uzaktaydı işte. Hep olmayacaktı o bile. Telefon kapandıktan sonra aynı buruk, soğuk, biçimsiz hayat belirdi zaten akabinde.

Anne, ben çok yoruldum artık. Ben bugün yine yalnızlaştım. Kaç kere ölür insan anne, ya da kaç kere yalnızlaşır söylesinler.

14 Eylül 2014 Pazar

Baba

Kızsam da, küssem de, bıkıp usansam da zaman zaman, sevdiğim bir adam var. Küsmeme, üzülmeme hiç dayanamayan bir adam...
Ve belki hayatımda ilk ve son kez duyabildiğim bir gülümsemeli cümle; "ben senin için her şeyi yaparım be manyak!"

Bir kız çocuğunun en önemli adamıdır 'baba'! En güzel hatıralardaki tek adamdır. Hiçbir erkeğin duramayacağı bir yerdedir. Kız babasıdır o, farklıdır.
Ben senin için her şeyi yaparım be manyak!

2 Eylül 2014 Salı

Papağanım Olmasınmış

Bir papağanım yok benim.
Karşılıklı oturup manasızca kısa diyaloglar kurabilirdik ve birbirimizi yargılamazdık.

Kadınlar kendilerini güldüren erkeklerden hoşlanırmış ya -kim uydurduysa-; bir papağanım olsaydı dişi ya da erkek fark etmez, muhakkak beni güldürürdü. Nereden mi biliyorum? Öyle işte. Hisleri önemsememek robotların işidir kardeşim, bazen bir şeyleri kesin olarak bilmeme gerek olmuyor. Hoş; bir papağanın gülümsetebileceğini düşünmek pek bir bilgi gerektirmiyor gibi sanki.

"Bir Jako papağanım olmasın mı yani?" dedim, olmasınmış. Nedenini hiç sorma. Bir sürü abuk sabuk bahane... İnsanlarla aynı evde yaşamak çok zor kardeşim, hayvanlar öyle mi ya? Bir papağanım olsaydı ben ona bu kadar sinir olmazdım herhalde. Ben galiba son zamanlarda iyice kalpsizleştim belli ki.

Hem depresyona girermiş papağanlar. Tüylerini falan yolarlarmış sonra. "Tamam" dedim "kabul, tam benlikmiş bu papağan. Beraber çok mutlu oluruz bence." Ben sadece kafeslere karşıyım kardeşim. Kafes nedir kardeşim, kocaman papağan hiç kafese sığar mı? Büyük papağan kafesleri varmış, hah! Papağanın kocaman geveze dünyası diyorum sana, hiç sığar mı kafese? Nerede mi yaşayacaklar? Ben bilmem kardeşim, onu besleyene soracaksın. Ben papağansız bir insanım kardeşim, bunu sakın unutma.

Benim karşılıklı iki çift küfür edeceğim bir papağanım yok be! Yok işte kardeşim, niye yok, niye olmasınmış?

16 Ağustos 2014 Cumartesi

Hikaye: "Kocaman, Turuncu, Pis Canavar"

Bir rüyadaydım. Duymuyordum. Görüyordum haleli, ama tam algılayamıyordum. İşte, oradaydı hayal meyal, galiba seçebildim. Uzanayım desem, bayağı mesafe vardı. Seslensem hemen duyacak olmasına rağmen bağıramıyordum. Çok denedim, olmadı. Yutkundum, odaklandım, derin nefes aldım ve var gücümle bağırmaya çalıştım. Olmadı. Ağlıyordu ve beni arıyordu. Hayret, nasıl görmüyordu? Bensiz ne yapardı, ne yapardı?
Hıçkırıklarıyla yattığım yerde zıpladım. Bir de baktım yanımda. Gerçekten ağlıyor ve dürtüklüyordu. Kucağıma aldım.
-Kocaman tuyuncu pis canavay göydüm anne! dedi.

Kocaman, turuncu, pis canavar! İlginç bir betimleme. İlginç bir canavar.

Daha önce de görmüştüm bu rüyayı. Çok zaman önce. Çok gençken. Bu defa çocuğum yoktu ve rüyadaki de çocuğum değildi. Duymasını istediğim kişiydi. İşte oradaydı, galiba seçebilmiştim.  Uzanayım desem, çok uzaktı. Seslensem duyardı, ama bağıramamıştım. Sesim çıkmamıştı. O da görmemişti. Bir süre sonra yavaş yavaş yaklaşmaya başlamıştı. Sonra birden bire yanımdan geçip gitmişti. Görünmez olmuşum meğer. Kimse görmemişti. Duymamıştı.
Ertesi gün fırtınalı, soğuk bir sabaha uyanmıştım. Gerçek, rüyadan da boğucuydu. "Ne haddimize efendim," dedim kendi kendime, "boğulmak ne haddimize? Haydi çayını iç de işe gidelim. Bu çay demini mi almamış, neden turuncu? Hay ben şimdi senin... Neyse!"
Kendi kendine konuşur da insan yere batasıca rüyada bağıramaz ya, işte buna içilir.
Kim bilir kaç kere görülür bu rüya, hayatına yön verecek kaç insan görmeden geçmiştir seni ve sen bağıramamışsındır "buradayım hey!" diye.

***

-Anne sabah işe gitme oluy mu? Lüpteeeenn, bi keyecik!

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Nazar...

Öyle derler. Bir kara buluttur dolanmaya başladı birkaç gündür evde. Önce annemin ağrıyan bacağı moralimizi bozdu. Bel fıtığı olduğunu öğrendiğimizde küçük bir şaşkınlık da yaşamadık değil. Çünkü birkaç hafta önce iş arkadaşım aynı şikayetle doktor doktor gezmiş, ağrısından duramaz-oturamaz-yürüyemez hâle gelmişti. Aynı hastalığın birden bire annemde de olması beni bayağı ürküttü. Evde her zaman annemin titizlikle yaptığı tüm işleri üstlendim -pek beğenmese de- elimden geldiğince evin annesi olmaya çalıştım. Zaman zaman annemden farklılık gösterip kendi kurallarımı koysam da şu an idare ediyoruz. Kendi kurallarımdan kastım şu ki; abimin her zamanki gibi elinde meyve tabağı, kahvesi eşliğinde odasına gitmesinin önünü keserek "meyve bizimle yenecek, haydi bakalım oturalım buraya haydi oğlum" benzeri çıkışım gözleri doldurdu diyebilirim.
Annem çok ağrı çekse de mızmızlanacak bir kadın olmadığından son ana kadar doktora gitmemiş olması kötü oldu tabii. Zaten hastalık yeterince kötüyken bir de gece bayılıp yere düşünce, dudağını patlatınca yeni bir üzüntü doğmuş oldu. Sabah bunu da duyduğumda oturduğu, uzandığı odadan uzun süre ayrılmama kararı aldım. İlk kez yatağına kahvaltı götürdüm, malum titiz ve karınca gibi olan annem öyle şeyleri sevmez. Hasta da olsa illa kalkıp gezinecek. Bütün gün zor tuttum yerinde.
Aksilikler bununla da bitmedi tabii. Normalde ufak tefek sakarlıklarım olsa da tuhaf bir şekilde son birkaç gündür farklı bir hisle, sanki akacak bir kanım varmış gibi damarlarım anne karnını tekmeleyen bebek misali hareketlendiğini hissettirdi. Mutfağı toparlarken ayağıma tak diye düşen bıçağın kesiği neyse ki hafifti. Derin olan, asansör kapısına nasıl olduğunu anlamadığım şekilde sıkıştırdığım sol elimin orta parmağıydı. Parmağımdan oluk oluk akan kanı durdurabilmek için deli gibi diğer avucumu bastırırken bir yandan telefonuma ulaşmaya çalıştım. Ancak mecburen bırakmam gerektiğinde kanın durmayacak kadar çok aktığını görüp şoka girdim. Şu an parmağım sarılı ama doktora gitseydim belki dikiş derdi. Sonuç olarak; solak oluşum düşündürse de kopmadığına sevindim. Abimin yıllık izninde şişen ayağıysa şu an iyi gibi. Ev gazi kampına döndü yani biraz. Nedir bu kara bulutların sebebi bilemiyorum. Aman dikkat edin kendinize.

26 Temmuz 2014 Cumartesi

Sesin nereden geldiği hep önemlidir.

Nihayetinde, tuvalet penceresinden duyulan gök gürültüsüdür sesin artık.
Normalde bir kalbi yakıp kavurabilecek güçteyken aslında ne olduğun değil, sesinin nereden geldiği önemlidir. Yakınlık-uzaklık meselesine sadece konum olarak bakmak kadar saçma bir şey de yoktur şu hayatta. Yanındaki sesi -Teoman'ın şarkısında da dediği gibi- içinden geçen binlerce sesle bastırıyorsan uzaksındır. Bazen de sesin yakındaymış gibi yanıltabilir, lakin bilmem kaç ışık hızı uzakta gürlüyorsan ve ben bunu tuvalet penceresinden işitiyorsam konuyu daha fazla kurcalamanın alemi yok.
Genellikle ürkünç, ama sadece hava muhalefetinin sesi olan bir isyan da diyebiliriz gök gürültülerine. Tıpkı sen. Ürkünç oluşunu gidişlerine borçlusun sevgilim. Ama bunun, tuvalet penceresiyle pek alakası yok, o mesele bambaşka.1
Yani işte dediğim gibi; önce tuvalet penceresinden duyulursun, sonra yavaş yavaş duyulmaz olursun. Hep şimşekler çakacak değil ya!




1.Herkes gitmekte özgürdür, kötü olan duygularla oynamaktır.


20 Temmuz 2014 Pazar

Dünyanın bütün çocukları

Çocuklar koşmalı. Özgür bırakmalı güzel bir dünyada. Koşmalı çocuklar, sadece düşünce dizleri kanamalı. Evet yeri geldiğinde ağlamalı. Ancak gözyaşı, düşünce yaralanan dizi için akmalı.
Koşmalı çocuk elinde uçurtmasıyla. Oyuncak silah dahi görmemeli, tanımamalı. Acayip bombalar canını acıtmamalı. Yalnızca çok şeker yediğinde endişe duymalı, illa olduysa da vücudundaki tek hasar çürümeye başlayan azı dişi olmalı. Canı yanmamalı bir çocuğun; bir çocuğun canı yandığında dünyadaki bütün insanların nefesi kesilmeli, boğazı düğümlenmeli "neler oluyor böyle, nerede bir çocuğun canı yanıyor" diye sorası gelmeli.


Kusura bakmayın; ben o kadar cesaretli değilim, Gazze'li bir çocuğun yaralı ya da ... Gazzeli bir çocuğun yaralı fotoğrafını paylaşamadım. O kadarına yüreğim elvermiyor.

Dünyanın bütün çocukları savaştan, katliamdan uzak olsun. Bu kirli oyun çocukların oynayacağı türden değil. Onlar saklambaç sever, evcilik sever, bisiklete biner. Bitsin bu pis oyun. 
Şunu da ekleyeyim; çocukların canının yandığı yerde insanlar kat kat ölüyordur, insanlık zaten ölmüştür.
Related Posts with Thumbnails

Share It